HIRİSTİYAN OLAN BİR MÜSLÜMAN
[Asıl adı Muhammed Şükrü Efendi olan]
Yahya Avetaranyan tarafından yazılan
"Geschichte eines Mohammedaners der Christ wurde"
Kitabının Çevirisi
Richard Schäfer tarafından kaleme alınan, Ölümünden sonra tamamlanan hayat hikayesi
ve
Dipnotlar, ekler, indeksler ve haritaları hazırlayıp Almanca’dan İngilizce’ye kazandıran: John Bechard
Kutsal Kitap Ayetleri KUTSAL KİTAP TÜRKÇE YENİ ÇEVİRİ’den alınmıştır. Eski Antlaşma© The Bible Society in Turkey, 2001; Yeni Antlaşma © The Translation Trust, 1987, 1994, 2001. Tüm yayın hakları Kitabı Mukaddes Şirketi ile Yeni Yaşam Yayınlarına aittir ve izin ile kullanılmıştır.
İngilizce edisyon için yayın hakları © 2002 John Bechard
Bu kitabın her türlü yayın hakkı saklıdır. Telif hakkı sahiplerinin yazılı izni olmadan bu kitabın yayınının herhangi bir şekilde basılıp çoğaltılması – fotokopi yoluyla çoğaltılması, bilgisayar ortamında kullanılması, kaset veya CD’ye kaydedilmesi dahil yasaktır. Kitabın metnini yukarıda anılan herhangi bir biçimde kullanmak isteyenler, telif hakkı sahiplerinin yazılı izni için yayıncıya başvurmalıdır.
‘Siz ilahlarsınız’ diyorum, ‘Yüceler Yücesi'nin oğullarısınız hepiniz!
Mezmur 82:6
“Ben ve Baba biriz."
Yahudi yetkililer O’nu taşlamak için yerden yine taş aldılar.
İsa onlara, "Size Baba’dan kaynaklanan birçok iyi işler gösterdim" dedi. "Bu işlerden hangisi için beni taşlıyorsunuz?"
Şöyle yanıt verdiler: "Seni iyi işlerden ötürü değil, küfür ettiğin için taşlıyoruz. İnsan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun."
İsa şu karşılığı verdi: "Yasanızda, ‘Siz ilahlarsınız, dedim’ diye yazılı değil mi?
Tanrı, kendilerine sözünü gönderdiği kimseleri ilahlar diye adlandırır. Kutsal Yazı da geçerliliğini yitirmez.
Baba beni kendine ayırıp dünyaya gönderdi. Öyleyse ‘Tanrı’nın Oğlu’yum’ dediğim için bana nasıl ‘Küfür ediyorsun’ dersiniz?
Eğer Babam’ın işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin.
Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin. Öyle ki, Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz ve anlayasınız."
Yuhanna 10:30-38
Önsöz
1 Çocukluk ve Gençlik Dönemi
2 Bir İslam Tarikatı
3 Yoldan Sapmış Bir Kuzu Gibi
4 İlk Güreş
5 Karanlıktan Sonra Gelen Işık
6 Hem Din Alimi Hem De Hıristiyan
7 Yeni Işıkta Yeni Bir Yol
8 İman Uğruna Denenmeler
9 Hıristiyanlar Arasında Bir Hıristiyan
10 Rab İçin Çalışmak
11 Pamirlerin Ötesi
12 Kaşgar’daki Görevin Başlaması
13 Engeller
14 Kaşgar’daki İlk Vaftiz
15 Doktor Sven Hedin Gezisi
17 Kaşgar’daki Son Günlerim
18 Yol Tecrübeleri
19 Yeni Bir Tanışma ve Sonuçları
20 Kutsal Kitap Çevirisi
21 Bulgaristan’daki Müslümanlara Müjde
22 Çeşitli Deneyimler ve Bereketler
23 Filibe. Çalışma ve Mücadele Yılları
24 Türk Devriminden Sonra
25 Mücadele ve Çalışma. Balkan Savaşları
26 Dünya Savaşı ve Etkileri
27 Dolu Dolu Bir Yaşamın Sonunda
28 Sözün Kısası
29 Çevirmenin Özeti
Ekler
Haritalar
Bu kitabın kahramanı olan Hıristiyanlığı kabul etmiş Müslüman, 1919 yılında ölmüştür.
1905’teki ilk baskıda kendi yaşam öyküsünün 1900 yılına kadar olan kısmını aktarmıştır. Alman Doğu’ya Müjdeleme kuruluşuna katılmasıyla öyküsünü bitirmiştir ama bu grubun yayımlarında sonradan başından geçecek deneyimler de yayımlanmıştır.
Müjdeci Yahya Avetaranyan, Alman Doğu’ya Müjdeleme grubundan 1918 yılında ayrılıp Potsdam’daki Doktor Lepsius’un Doğu’ya Müjdeleme grubuna katılır ve yaşamı boyunca mücadelesini verdiği uğraşını böylece Lepsius Kurumuna emanet eder.
Avetaranyan’ın ölümünden sonra görevi sürdürmek için en uygun kişi olan Johannes Lepsius, Avetaranyan’ın yaşam öyküsünün bütününü yeni bir baskı ile yayımlamak ister ama hastalığı ve sonra da ölümü bunu engeller. Yayıma hazırlama işi müjdeleme derneğine kalmıştır. Müjdeleme derneği, 1900’den itibaren Avetaranyan ile birlikte çalışmış olduğundan ve Johannes Lepsius’un 33 yıldır yürütmekte olduğu genel sekreterlik görevini artık ben devraldığımdan dolayı, iş bana kalmıştı. Hıristiyan olmuş bir Müslümanın sadık sevgisi ile birleşen Alman incilî iman yaşamının geçmişte neler başarabildiğinin kayıtlarını sunmakla sadece büyük erdemlere sahip iki kişiye karşı olan görevimi yerine getirmiş oluyorum.
Orakçılar yorulduklarında tırpanlarını bir kenara bırakmazlar, kendilerinden sonra gelenlere emanet ederler çünkü amaç üründür ve yalnızca ürünü görmek için çalışırlar.
Ey, mahsulün sahibi Rab, ürünü kaldıracak işçiler gönder!
Potsdam, 31 Mart 1930.
Richard Schäfer,
Potsdam’daki Dr. Lepsius’un Alman Doğu’ya Müjdeleme Kuruluşu adına.
Ben Yahya, İslam inancı ve öğretisi altında yetiştirilmiştim. Oğlunun kanı uğruna, müjdesi aracılığıyla beni çağıranın ve Kutsal Ruh’u ile beni ikna edenin lütfunu övmek için başımdan geçen olayları yazmaya koyuldum. Yücelik sonsuzluklar boyunca O’nun olsun!
Anadolu’da, Erzurum’da, Süleyman Efendi adında bir Müslüman yaşıyordu; kendisi Vali Esad Paşa’nın mührünü taşımakla sorumluydu. İki kızı vardı, Hatice ve Münife. Daha genç olan Münife, on iki yaşında işitme ve konuşma yetisini kaybetti. Bir süre sonra da görme duyusu o kadar zayıflaştı ki neredeyse hiç bir şey görememeye başladı. Çaresiz baba bir çok hekime başvurdu ancak doktorlar da ne yapmaları gerektiğini bilemediler. Süleyman Efendi serveti sayesinde en tanınmış hekimleri getirtmiş olmasına rağmen talihsiz çocuğa hiç biri yardımcı olamadı. Hatice sağlıklıydı, babası tarafından Bayburt katibi ve Müslümanlar arasında çok tanınmış bir şair olan Zihni ile evlendirilmişti. Süleyman Efendinin hiç erkek çocuğu olmadığından dolayı erkek bir torun istiyordu. Hatice bir oğul doğurduğunda çok sevinmesinin nedeni bu yüzdendi. Fakat üç yıl sonra ölüm, çocuğu ailesinden ayırınca artık dedesininde o evde yaşaması için bir sebep kalmamıştı. Evini, kızlarını bırakıp gitti, bir daha da dönmedi. Bir kaç yıl sonra Hatice, kocasını da kaybetti ve sağır, dilsiz kızkardeşi ile yalnız kaldı. Fakat kısa bir süre sonra Erzurum yakınlarındaki Haydari köyünden Recep Baba adındaki bir şeyh ile ikinci evliliğini yaptı. Bir kaç yıl Erzurum’da yaşadılar. Daha sonra şeyh, eşi ve baldızıyla Haydari’ye yerleşti.
Haydari’de yaşarlarken Avrenli kasabasından Ganizade Ali adında bir adam şeyhin müridi yani öğrencisi olmak için geldi. Dervişlerin kurallarına ve geleneklerine göre bu adam şeyhe bir kaç yıl hizmet etmek zorundaydı. Bu arada şeyhin aklına Münife’yi öğrencisi ile evlendirme fikri geldi. Ali, öğretmeninin ve daha önemlisi efendisinin arzusunu sevinçle kabul etti çünkü şeyh, Ali’ye bir oğlunun olacağı ve bu çocuğun doğumunun tüm aileyi mutlu edeceği kehanetinde bulunmuştu. Münife, 30 Haziran 1861’de bir oğlan doğurdu ve adını Muhammed Şükrü koydu.
Şeyh öldükten bir süre sonra Hatice, kızkardeşini ve bakımıyla tamamen kendisi ilgilendiği çocuğu da alarak şehre [Erzurum’a] geri döndü. Şükrü üç yaşlarındayken teyzesi ve annesiyle birlikte bir gün hamama gitti. O gün orada harika bir şey gerçekleşti. Münife taşın üzerinde yıkanırken birden bire konuşmaya, çevresindeki nesneleri görmeye başladı. Oğlunu çağırıp kucağına aldı, ona sarıldı, öptü ve eve gidince ona şeker alacağını söyledi. Son sudan sonra minderlerin üzerinde uzanarak buhar banyosu yaptılar. Kızkardeşinin düzelmesine çok sevinen Hatice, onu uyandırmak için yanına döndüğünde Münife gözlerini bir daha açmadı. Ölmüştü.
Cenaze ertesi gündü. Şükrü teyzesiyle birlikte kaldı. Babası hiç sesini çıkarmadan bu olaydan memnundu; teyzesi zaten çocuğa çok iyi bakmaktaydı. Bir süre sonra oğlunu götürmek için geldi. Ancak Hatice, kendi oğlu gibi sevdiği Şükrü’nün götürülmesine direnmekte kararlıydı. Babası oğlunu götürmek için bir çok defa daha geldi ama boşunaydı. En sonunda teyze, babanın içeri girmesini engellemek için kapıları sürgüledi. Bundan sonra Ali vazgeçmiş gibi göründü. Evden hatta şehirden bile uzaklaştı, Hatice artık koruma duvarlarını yıkabilirdi. Bir gün Şükrü sokakta oynuyordu; birdenbire babası çıkageldi, onu çağırdı ve kendi köyüne götürdü. Çocuk hiç tereddüt etmeden babasıyla gitti. Fakat Hatice, çocuğu evine geri getirecek olan jandarmaları çağırana kadar çocuğun ortadan kaybolduğunu farketmemişti. Bu sefer baba, yasaların kendisine verdiği hakları almak için müftüye gitti. Ancak müftünün eşi ile arkadaş olan Hatice durumu o kadar iyi ayarlamıştı ki dava her seferinde erteleniyordu. Müftü, yasayı müddetsiz olarak atlatamayacağını anlayınca birbirleriyle evlenmelerini öğütledi. Mesele bu şekilde çözüldü.
Ali biraz garip bir insandı. Gerçeği bilmek için sınırsız bir açlık duyuyordu, bu arzusu hiç bir zaman doyuma ulaşmamıştı ve hayatını mutsuz ediyor, ona rahatsızlık veriyordu. Dervişlerin fikirleri onu bir ileri bir geri sürükleyip duruyordu. Bugün bu şeyhle birlikteyse yarın başka bir şeyhin yanında oluyordu; Bazen başıboş dolanıyordu bazen de para kazanmak için muska yazıyordu. Bir süre orduya da hizmet etmişti. Böylece bir oğlu bile olduğu aklına gelmeden aylar ve yıllar geçti. Eğer Hatice çocuğa sevgiyle bakmasa, köyün birinde babasının akrabalarının yanında hiç bir eğitim almadan büyüyeceğine şüphe yoktu. Onaltı yaşına kadar teyzesinin evinde kaldı. Teyze, kendi geçimini kendisi sağlamıştı ve babası Süleyman Efendi’den kalan miras evleri satması geçimine katkıda bulunmuştu.
Şükrü, altı yaşından beri din alimleri okuluna gitmekteydi. Oniki yaşına kadar kendisine İslam öğretisi verildi. Bu zamanda Müslümanlık inancı, çocuğun doğasında kökleşmişti ve ömrünün ilerleyen yıllarında insanlar bu kökleri yok edemediler. Yedi yılda İslam kurallarına göre namaz kılmayı öğrenmişti. Teyze, Hocanın çocuğa öğrettiklerini her gün evde tekrarlattırıyordu çünkü Hatice, dini kuralların ve yasakların çocuğun aklına ve yüreğine kazınmasını istiyordu.
Şükrü onikinci yılını bitirdiğinde, sağlığı daha fazla ders çalışmaya izin vermeyeceğinden dolayı, analığı onu Garabed adında Ermeni bir terzinin yanına çırak olarak verdi. Hıristiyanlardan çok nefret ettiğine ve dinlerinden iğrendiğine hiç şüphe yoktu ama Müslümanlar arasında alışılagelmiş bir çok günahın Hıristiyanlarda olmadığını bildiğinden, camide beş vakit namazını kılma şartı ile çocuğu onlara emanet etmişti. Böylece Şükrü iki yıl boyunca terzilik mesleğini öğrendi ve eğitimine kaldığı yerden devam etti.
Bu arada Ali, Karadağ savaşı sırasında askere çağrıldı. Aslında çağrılması gerçeğe olan sevgisi yüzündendi. Bir kaç yıl önce Rus savaşı sırasında orduda görev yapmıştı ama Rusların zafer kazanması yüzünden kendi birliği ile kaçmıştı. Sonra o savaşta yer alan herkes toplandı ve askeri bir mahkeme huzurunda Ali’ye neden firar ettiği soruldu. Gerçeği söyledi ve kaçtığını anlattı. Önceki komutanı, Ali’nin hastanede yardım etmek üzere kaydedildiğini ve daha sonra ikisi yalnız kaldıklarında ise eğer bu ifadeyi doğrularsa serbest bırakılacağını anlattı. Ancak Ali gerçeğe bağlı kalmasının sonucu olarak savaşa gönderildi. Askerlik onun için oldukça rahat geçti. Sakin yaratılışından ve dervişlerle ilişkisinden dolayı kutsal bir adam olarak görülmekte. Çoğu zaman dua etsin diye çatışmalardan uzakta tutulmaktaydı.
Hatice ise evde, yalnız ve terkedilmiş durumdaydı. Şükrü’ye haber gönderip “Buralardan gitmeliyiz. Ruslar yakın zamanda Erzurum’a girecek, bizi sersefil ve muhtaç bırakacaklar. Bayburt’a eski kocam Zihni’nin evine gideriz ve kimse sana zarar vermez” dedi. Zihni ilk evliliğinden bir oğul bırakmıştı ve oğlu sık sık üvey annesini ziyarete gelirdi. Bu adam yetenekli bir yazardı ve onun evi Hatice’ye yuva oldu, Şükrü ise ondan çok şey öğrendi. Fakat Bayburt’ta bir yıl geçirdikten sonra Hatice öldü, evlatlığı onun için çok yas tuttu.
Bu satırları yazan kişinin ben, Ali ve Münife oğlu Şükrü olduğumu, teyzem ve analığım olan Hatice’yi ömrümün sonuna kadar sevgiyle andığımı açıklamalıyım.
Ruslar Erzurum’u ele geçirdikten sonra babamın Erzincan’da olduğunu ve beni görmek istediğini haber aldım. Böylece Erzincan’a hareket ettim. Fakat vardığımda babam orada yoktu. Onu kendi köyü olan Avrenli’de bulduğumda Hatice’nin öldüğünü söyledim. Sonra bana gelecekle ilgili planlarını anlattı.
“Artık burada kalamayız” dedi, “Ruslar şehrimizi ele geçirdi.” O günlerde bir Rusun yüzünü görmeye dayanamayacak kadar Ruslardan nefret ettiğimden dolayı babama yürekten katıldım. “Sahip olduğumuz her şeyi satmalıyız” dedi, “ve Bağdat’a taşınmalıyız; orada imamların bir çok türbesi var. Ayrıca şehirde bir çok derviş yaşamakta.” Gitmekte isteksizdim, her şeyden önce çok gençtim, deneyimsizdim ve babamın beni nasıl bir yaşama sürüklediğini bilemiyordum.
İlk önce evimizi satmak ve derviş giysilerimizi değiştirmek üzere şehre [Erzurum’a] gittik. Yalnızca seyidlerin yani Peygamberin soyundan gelenlerin giyebileceği yeşil sarıklarımızı taktık. O zamana kadar daha önce sadece bir kez giymiştim, Hatice okula giderken giydirmişti. Hoca sarığı gördüğünde şaşırmış ve nasıl olur da yeşil sarık takarak okula gittiğimi sormuştu. Teyzemin verdiğini söylemiştim. Sonra ciddi bir şekilde “teyzen yeşil sarığı sadece Peygamber soyundan gelen kişilerin giyebileceğini bilmiyor mu? Git ve söylediklerimi ona anlat” demişti. Eve döndüğümde olanları Hatice’ye anlattım. Ailemizin soyu hakkıda hocanın hiç bir şey bilmemesine şaşmıştı. Çünkü Haticenin memleketinde Muhammed’in soyundan gelenler, sadece o ailenin taşıyabileceği isimlerle tanınırlar. Oysa başka ülkelerde kişinin kökenini gösteren yazılı belgeler kullanılır. Ertesi sabah teyzem benimle birlikte gelerek hocayı gördü. Teyzem babasının adını söyler söylemez hoca nazik hatta mütevazı bir davranışa büründü. O günden sonra okula girdiğimde ayağa kalkar ve hatta beni hep yanına oturturdu. Ancak bu ilginin ve saygının benim için değil ama yüce atalarım için olduğunu önemle vurgulardı. Bana göre bu şeyleri konuşmaya gerek yoktur çünkü boşturlar ancak İslam’a inananların hurafelere ve önyargılara ne kadar eğilimli olduklarını gösterirler. Ben de bu konuda onlardan aşağı kalır değildim. Mesih’i tanımadan önce yaşadığım sürece yararsız şeylere güvendim ve uzun bir süre soyum, beni Mesih’ten uzak tutmak için Şeytan’ın elinde bir araç oldu. Fakat beni özgür kılan Kurtarıcının adına övgüler sunarım!
Sonunda babam Bektaşi Dervişlerine katıldı ve beni de bu gruba yaklaştırdı. Tüm dervişler gibi bunlar da bedenlerini en büyük düşmanları olarak görür ve çeşitli yollarla bedenlerini zayıflatmaya ve arzularını bastırmaya çalışırlar. Yürüyerek uzun yolculuklara çıkarlar, sık sık oruç tutarlar ve kendilerini esrar 1 içmeye teslim ederlerdi. Aslında esrar ile insan ruhu kendinden geçer ve dervişlere göre esrar, yaşamın asıl amacı olan ilahi şeyleri derin düşünebilmek için özel bir yeterlilik kazandırır. Namaz ve abdest gibi şekillere ve törenlere tenezzül etmezler.
Babam esrar içerdi, ben de aynı şekilde içmeye başlamıştım ama hayatımı ve gençliğimi tehlikelerin en büyüğüne maruz bıraktığımın farkında değildim, bilmiyordum.
Kısa bir süre sonra Erzurum’dan ayrılarak Hasankale’ye geldik. Seyahatlarimizin hepsinde olduğu gibi bir dervişin evine uğradık ve sohbet ettik. Orada çok harika şeyler duydum. O zamana kadar tüm hayatımı sadakatle sunduğum Tanrı’ya kulluk etmem pek bir şey sayılmazdı. Kendimi koruduğum bir şey aslında Tanrı’yı hoşnut eden şeyler olmalıydı. Sorular ve şüpheler oluştu bende ama ne zaman esrar içsem hepsi çabucak yok olup giderdi. Sonra bu yeni yaşamın doğru ve iyi olduğunu düşünürdüm. Soluk benzimi, gayipten gelen sesleri ve ciğerlerimde hissettiğim acıları Tanrı’nın tadı olarak sayardım. Geleceğimi hiç düşünmedim, ne yapmalıydım ne olmalıydım, bunların yerine dervişlerin yaşam tarzını tam olarak kabul ettim.
Hasakale’den Hınıs kalesine ve sonra da Muş’a gittik; oradan da Bitlis’e, Siirt’e ve Cizre’ye gittik. Zakhu adlı küçük bir kasabada bir kaç gün daha kaldıktan sonra bizimle aynı görüşlere sahip bir çok insanın yaşadığı Musul’a vardık. Özellikle de çevre köylerde bir çok Bektaşi Dervişi yaşamaktaydı. Farklı düşünce okullarına ait olsalar da, çoğunlukla Yoloğlu, öğretişlerinde sadece biraz farklılık vardı. Sonraki durağımız olan Erbil’de bile bu harabatiler (‘dünyadan kaçan insanlar’) ile karşılaştık. Altınköprü’de bence tüm bu insanların en düzgünü ve en saygını olan bir harabatinin evinde kaldık. Yaşlı bir adamdı ve kendi kasabasındaki Sünni imamlar kurumunu yürütüyordu. Topluluğunun onun yaşam tarzıyla kesinlikle alakası yoktu ve onun görüşleri Sünnilerce kutsal sayılan şeylerle şüphesiz çelişmekteydi. O anki yaşamımın doğruluğu ile ilgili şüphelerimi anlatmak konusunda ona güvendim ama dervişlerin yaşamının daha yüksek bir aydınlanma seviyesine işaret ettiğini açıklayarak beni tamamen ikna etti. Topluluğunun üyelerini neden böyle bir yaşam konusunda teşvik etmediği sorduğumda ise onların bunun için yeterince olgun olmadıkları yanıtını verdi.
Altınköprü’de babam hasta düştü böylece Musul’a geri döndük. İyileştikten sonra iki ay, uzun yolculuk yapanların iyi kaynak suları ile tanıdığı Taz-harap’ın mağaralarında kaldık. Oradayken paramız bitti ve sonra zor günler başladı; dahası babam tekrar hastalandı ve ölümü yaklaştı. Bu arada oranın halkı için çeşitli dini kitaplar kopyalamıştım ve böylece beni köylerinde tutmaya çalıştılar.
“Baban ölüyor” dediler, “burada kal. Sana ev ve ihtiyacın olan her şeyi veririz. Çocuklarımıza okuma yazma öğret; seni özel bir şekilde ödüllendiririz.” Aralarından bir şeyler okuyabilen çok az kişi vardı, onlar da zaten çok az okuma biliyordu.
Bir kaç gün sonra babam iyileşti. Halk ricasını tekrar bildirmesine rağmen babamla birlikte Erzurum’a döndüm çünkü bulunduğumuz yerin iklimi çok sıcaktı ve babam için sağlıklı değildi.
Erzurum’da da pek uzun süre kalmadık, kısa bir süre sonra babamın köyüne yol aldık. Kış geldiğinde babam, ruhsal kardeşi olarak saydığı 120 yaşındaki bir dervişi görmeye gitti. Kar yolları kapadığından bahara kadar geri dönmedi. Ben de Hatice’nin evlendiği şeyhin kızkardeşi olan Behcet Hanım adında bir akraba ile kaldım. Bu kadın okuma yazma biliyordu ve iyi konuşma yeteneği çevresindeki insanlar için etkili birisi olmasını sağlamıştı. Yoloğlu tarikatına girdikten sonra kocasını, oğullarını ve gelinlerini, benim amcalarımdan birini ve bir kaç komşusunu bu öğretiye kazandırmıştı. O köyde daha yakın akrabalarım olmasına rağmen tarifsiz nezaketi ile evinde kalmam için ısrar etti. Kısa zamanda beni oğlu gibi sevdi ve sıklıkla beraber okur, söyleşirdik.
Babam da Yoloğlu öğretisini kabul etti ve şimdi düşünüyorum da zevkleriyle ve mahrumiyetleriyle tam bir gezgin hayatı sürmemin nedeni Yoloğlu öğretisinde huzur bulmam içindi.
Bu bölümde üzerinde durmak istediğim, diğer derviş tarikatları birbirlerinden bazı ufak tefek farklılıklarla ayrılırken ve Yoloğlu’na yakın olan Kadiri, Nakşibendi, Rufai, Tarik-i-Nazaenin ve Bektaşi 2 gibileri çok tanınmışken, İslam içinde gizli bir varlık gösteren Yoloğlu öğretisinden ve ibadetinden bahsetmektir. Aslında Müslümanlar arasında hiç kimse Yoloğlunun uygulamaları ve kuralları hakkında kesin bir şey bilmez çünkü Yoloğlu’nun uygulamaları yazılı değildir, sadece gelenek yolu ile öğrenilebilir. Arada sırada öğretileriyle ilgili yazılar ortaya çıkar ancak bunlar hiç bir zaman basılı eserler değillerdir ve Sünniler gözleriyle görmezlerse Yoloğlunun bu tür öğretişleri olduğuna inanmazlar. Bu nedenle Yoloğlu Kitapsız “kitabı olmayanlar” olarak da adlandırılır.
Sünniler, bu tarikatın üyelerini çok çeşitli isimlerle adlandırırlar: Çırasöndüren, ışığı söndürenler; Kızılbaş 3; Rafızi, öğretilere karşı gelen kimse; Uzak Türk, barbar; Türkmen; Şabak; Şahzavan; Alallahi; Çayraklı ve yetmişiki dinden olmayanlar.4 Yoloğlu ise kendini Yoloğlu veya Yoluşağı, yolun oğulları veya çocukları yani hacılar ya da yabancılar; Erenler, cesur yiğitler; Gerçekler, vb. olarak adlandırır. Öğretide ve törenlerde birbirlerinden pek farklılık göstermeyen bir kaç Yoloğlu topluluğunun özel isimleri vardı, Uryankusurlu, Ağiçendi, Baba-mansuri ve Kureyşi. İbadette diğerlerinden farklı olan bir grup ise İnceyollu, dar yoldan gidenlerdir.5
Yoloğlu öğretisinin Hıristiyan topluluklardan geldiğini düşünüyorum. Belki işlere dayanarak doğruluk olacağına inanan Galatyalılar gibiydiler, Müslümanların tehditlerine maruz kalınca inançlarını İslam formuna uyarlayarak açıkladılar. Kurallarının ve törenlerinin bir kısmını Üçlük kavramı dışında başka bir şekilde açıklamak mümkün değildir; kutsal ismi çağırdıklarında bu kavram ortaya çıkar.
Yoloğlu birbirlerini “kardeş” diye çağırır. Kendilerinden olmayanların farkedemeyeceği küçük işaretler ve alışkanlıklarla birbirlerini tanırlar. Erkekler bıyıklarını kesmezler, böylece Sünnilerin çoğundan ayrılırlar. Birbirlerini selamladıklarında gözleri sevinçle aydınlanır, bu da yalnızca “kardeş” kavramındaki değer ile anlaşılır. Yemek için dua ederken sağ işaret parmakları ile sofraya dokunurlar.
Yoloğlu kendi tarikatının taraftarlarına büyük misafirperverlik gösterir. Köye – çoğunlukla şehirden uzak köylerde yaşarlar – bir yabancı gelse, kapısında durduğu evin hanımı tarafından selamlanır. Evin hanımı ya da kızı misafirin ayaklarını yıkar ve dinlenmesi için onu bir odaya yerleştirir. Bu arada evin erkeğine haber verilir, köylüler toplanır ve misafir uyandığında eğlence, müzik hazır olur; bazı zamanlarda da dans edilir. Kutlama akşama kadar sürer, misafir köylülerin ayrılmasına izin verene dek gelenler orada kalırlar. Eğer misafir uzun süre kalırsa evin reisi işine gidebilmek için her sabah misafirden izin almak zorundadır. Ve sosyal aktiviteler her akşam tekrarlanır, misafir ilk geldiği günkü gibi onurlandırılır. Misafir köyden ayrılırken evin reisi arkasından bir iki kilometre kadar bakar.
Ancak Yoloğlu kendi insanlarına misafirperver olduğu kadar diğer inançlardan olanlara misafirperever değildi, hatta soğuktu bile.
Tarikat üyeleri arasında boşanma hemen hemen hiç görülmez ve poligami (çok eşililik) de azdır. Ayrıca Müslümanlar arasında olduğu gibi karılarını ortamdan uzaklaştırmazlar tersine kadınlar saygı görür ve toplantılarda erkeklerle eşit konumdadırlar.
Dünyasal varlıkları bakımından Yoloğlu, her şeyi ortak kullanmaya çalışır.
Dini toplantılar dede ya da pir olarak adlandırılan ihtiyarlar tarfından yönetilir, Toplantılar Perşembe akşamları olur ve oniki törenden oluşur.
1. Ekmeği bereketleme ile başlarlar. Topluluk ailelere göre sıraya geçer. Ailenin her bir üyesi elini akrabasının koluna ya da omzuna uzatır böylece bir beden olurlar. Her ailenin kendi getirdiği ekmeği ailenin babası tutar ve pir ekmeği bereketler. Sonra tüm ekmek dilimleri toplantı önderinin yanına konulur.
2. Sonra gözcülerin seçimine gelir. Topluluktan iki erkek seçilir. Birincisi kısa bir sopa alır ve yabancıların girmesini engellemek için kapı önüne gönderilir. İkincisine uzun ince bir sopa verilir, onun görevi ise kapının iç tarafında durup toplantıya katılan üyeleri izlemektir. Eğer birinin dikkati dağılırsa ya da uykuya dalarsa uzun sopasıyla bu kişiye dokunup kendisine hatırlatmada bulunur.
3. Bu iki kişi görev yerlerini aldıktan sonra, topluluk mumların yanında sıra olur ve pir bereket duaları ederken tek elle mumlara dokunulur.
4. Sonra herkes daire şeklinde oturur, eğer topluluk kalabalıksa iki daire yapılır. Sırada ayak yıkama vardır. Buna herkes katılabilir. Bu görevi önderin kendisi ne zaman yapsa büyük alçakgönüllülüğünü ve adanmışlığını ilan etmiş olur. Ancak görev için atanmış üç kadın bu eylemi gerçekleştirir. Öncelikle bu kadınlar herkesin çoraplarını çıkartır. Sonra sırayla herkesin ayaklarını değil, ellerini yıkarlar. Kadınlardan biri leğeni tutar, biri kabdan insanların ellerine su döker ve üçüncüsü de bir bezle kurular.
5. Herkes bu şekilde yıkandıktan sonra önder topluluk adına kefaret duası eder. Yazılı bir dua yoktur ama söylenen sözler genellikle aynıdır.
6. Sonra saz ile topluluğun alkış tutması eşliğinde övgü ezgisi söylenir. Topluluk, çok güzel ruhsal içerikleri olan bu ezgilerden yaşamlarında uygulamaları gereken öğretileri, buyrukları ve yasakları öğrenir.
7. Ezgi söyleme bittikten sonra topluluğun ihtiyarları esrar içebilir ve bu toplantı dışında esrar içmeleri yasaklanmıştır. Sonra beş erkek ayağa kalkıp saz eşliğinde kutsal dans olan semah dönmeye başlarlar. Bir kişi ortada olacak şekilde dairenin ortasında sıraya geçip kollarını hareket ettirirken yavaşça sallanmaya ve dönmeye başlarlar. İhtiyar, yanındaki adama işaret edene kadar dans giderek hızlanır, daha da canlanır ve dans edenlerin kolları birbirlerinin kollarına değer. Sonra pir dans eden adamlardan birine dokununca diğerleri de yaklaşır, el ele tutuşur ve pire eğilirler. Kadınların dansı da aynı şekilde devam eder.
8. Herkes yerine döndükten sonra pir, ekmekleri getirip böler ve herkese payını verir. Ekmek, sanki günlerce hiç bir şey yenmemiş gibi sevinçle kabul edilir. İki gözcü de payını aldıktan sonra canlı ve ruhsal sohbetler yapılarak yemek yenir.
9. Sonra herkes ayağa kalkar ve sanki herkes çok uzun bir yolculuğa çıkacak hacılarmış gibi hazırlanır. Sonrası şöyledir.
10. En önemli törenlerden biri günaha ölmektir. Pirin önünde eğildikten sonra iki evli erkek birbirlerine sarılıp yüzüstü yere uzanır, bu sırada bir üçüncüsü iki adamın da sırtının tek bir bedenmiş gibi bir yüzey oluşturup oluşturmadığını kontrol eder. Sonra karıları, kocalarının önünde diz çöküp bir peçeyle kendi yüzlerini kapatırken bir taraftan da giysileriyle kocalarının ayaklarını örterler. Sonra ihtiyar, sandıkta özenle saklanmış yüzyıllar boyunca sadece bu iş için kullanılmış bir sopa, tarık ya da erkân, çıkartır. “Allah, Muhammed, Ali!” diye bağırarak yerde “ölü” gibi yatanlara üç kez bu sopayla vurur. Bundan sonra “ölüler” dirilir, yani iki adam da ayağa kalkar. Biri ihtiyarın giysisini sağ eliyle tutar diğeri de sol eliyle; bu hareket bir yardım çağrısını işaret eder. Pirin kolunun altından geçerek topluluğa katılırlar. Pir, kadınların avuç açmış ellerine de sopayla üç kez dokunduktan sonra kadınlar da aynı şekilde yerlerini alırlar.
11. Günaha ölüm zaki yani içki ile tamamlanır. Hüseyin’in ölümüne ağıt okunurken ihtiyar elindeki sopayı suya değdirir ve sonra bu suyu içsinler diye herkese verir.
12. Son bir övgü ezgisi çaldıktan sonra toplantı sona erer. Sonra herkes pirin önünde eğilip evine gider.
Yoloğlu öğretisine göre herkesin Tanrı’ya inanması önemlidir ancak Tanrı herşeydedir yani varolan herşeyin toplamı Tanrı’dır ve bunun dışındaki her şey bir hiçtir. Şair Salim Divana, bu inancı şöyle açıklamıştır: “Tanrı veya Ruh, ikisi de aynı şey, ikisi de bir yere gitmez, ikisi de bir yerden çıkıp gelmez. Onu şu şekilde anlamaya çalışmalısınız: bir deniz kıyısı hayal edin ve sahilde ters çevrilmiş fıçılar olsun. Eğer bu fıçıları denize bırakırsanız, suyla dolar; denizden çıkartırsanız, su akar gider. İnsanoğlunun hayatı ve ölümü de böyledir. Çünkü Kur’an’daki (Sure 15:29), “...öz ruhumdan içine üflediğim zaman...”6 sözleri bundan farklı bir şey anlatmaz. Başka bir yerde ise Salim Divana şöyle der: “Gerçekten bir şey yoktan var olabilir mi? Asla. Varolan şeyler başlangıçtan beri vardır ve ‘Tanrı yarattı’ sözü sadece, Tanrı’nın varolan şeyleri başka bir şekle dönüştürdüğü anlamına gelebilir.”
Yoloğlu öğretisinde bir çok ayrılıklar olduğu gibi, dünyanın yaratılışı görüşü de dünyanın aslında hiç bir zaman yaratılmadığı ve böylece sonunun da olmayacağı fikri ile ters düşer. Aşağıdaki metin bunu gösterir:
“Süleyman bir gün kırda dolaşırken iki büyük kum dağı ve dağların arasında güzel bir kadın gördü. Kadın ‘Sen benimsin, seni bırakmam!’ sözleriyle Süleyman’ın yoluna mani oldu. Süleyman ona evlenme sözü verdi ve şimdilik gitmesine izin vermesini rica etti. Kadın ‘Eğer geri döneceğine ant içersen, gitmene izin veririm’ dedi. Süleyman ona mühür yüzüğünü vererek oradan ayrıldı. Geri döndüğünde aynı yerde yüzüne bakılmayacak kadar çirkin bir kadınla karşılaştı. Süleyman mührünü geri almak için güzel bayanı aramaktaydı. Çirkin kadın ise ona, ‘Davut oğlu Süleyman, gel ve bana verdiğin mühür yüzüğünü al’ dedi. Süleyman ‘sana yüzük vermedim ki geri alayım. Sen de kimsin?’ dedi. Kadın şöyle yanıtladı: “Ben dünyayım. Önce çok güzel ve çekici olarak çıkarım insanların karşısına, aslında öyle değilim, insaları yoldan saptırırım. Gel ve bulabilirsen yüzüğünü al.’ Elini çantasından çıkardı ve çanta ‘Davut oğlu kral Süleyman’ yazılı mühür yüzükleriyle doluydu. Çok şaşıran Süleyman ‘bu da ne demek?’ diye sordu. Kadın şöyle yanıt verdi: ‘Senden başka Süleyman olmadığını düşünme. Burada senin gibi ‘Davut oğlu Süleymanlardan’ söz olarak aldığım binlerce mühür yüzüğü var. – Şuradaki kum dağlarını görüyor musun? Her yüzbin yıl geçtiğinde, dağın birinden küçük bir kum tanesi alıp diğerine atarım. Bu dağların yerlerini böylece kaç sefer değiştirdiğimi hatırlamıyorum bile. Sonsuza dek bir dağı diğerine aktaracağım.’”
Yoloğlu öğretisine göre doğru bir kişi öldükten sonra bu dünyaya dönüp “cennet” olarak adlandırılan yeni bir yaşama başlar. Fakat kötü kişi cehennemi yani bir hayvan şekline bürünüp ıstırap çektiği bir yaşamı hakeder. Ancak en büyük ceza kişi ölümünden sonra kuma, sonra taşa, sonra madene örneğin demire dönüşmesidir. Çünkü tekrar insana dönüşebilmesi ve hayvan, insan veya kum çemberine yeniden başlayabilmesi için, tüm maden çeşitlerine dönüşmesi gerekir. Bu fikirlerin hepsi Kaygusuz Abdal, Azizi ve diğerlerinin yazılarında açık bir dille ifade edilmektedir.
Yoloğlu Adem ile başlayarak tüm peygamberleri kabul eder. Ayrıca Muhammed’e ve amcasının oğlu Ali’ye çok saygı gösterir, kurtuluşlarının bu peygamberlerin soyunun elinde olduğunu söyler. Dışsal görünüşe göre ikisi de eşittir ancak Yoloğlu’na göre Ali’nin içsel değeri Muhammed’i gölgede bırakır. Muhammed’i gün ile, Ali’yi de gizemli gece ile karşılaştırırlar. Yamini’nin kitabı bu görüş için bir kaynaktır.
“Bir gün Muhammed, Ali ve halk ile birlikte oturuyordu. Cebrail bir vahiy ile Muhammed’i ziyaret etti. Cebrail, Muhammed’in sağında Ali’yi görünce, Ali’nin önünde eğildi. Böyle bir saygı Muhammed’e hiç gösterilmemişti. Olaya şaşırmış olarak şöyle dedi: ‘Bu da ne demek Cebrail?’ Melek ise ‘Ey Muhammed, Ali benim önderimdir’ karşılığını verdi. ‘Tanrı beni yarattığında, henüz başka hiç bir şey yaratmamıştı. Kendi varlığımla ilgili de pek bir bilgim yoktu. Kanatlarım vardı, alabildiğince büyüklerdi. Üçyüz yıl uçtum inebileceğim bir yer bulamadım. Sonuç olarak yeşil bir kubbe farkettim ve birazcık dinleneyim diye oraya uçtum. Ancak bir ses duydum, ‘Ben kimim? Sen kimsin?’. Ben de ‘Ben benim; sen de sensin’ diye yanıtladım. Bunu söyler söylemez kanatlarım yandı ve boşluğa sürüklendim. Kanatlarım yeniden çıkana kadar ne kadar zaman düştüğümü bilmiyorum. Üçyüz yıl daha uçtuktan sonra yine aynı kubbeye geldim. Yine aynı soru ile karşılaştım, yine aynı yanıtı verdim. Ve yine kanatlarım yandı sonra da aynı uçurumdan düştüm. Kanatlarım tekrar çıkınca sonsuzlukta uçmaya başladım. Önceki deneyimlerimi hatırladıkça sıkılıyordum. Birden beyaz sakallı bir adam belirdi ve şöyle dedi: “Ne zamana kadar kayıtsız kalacaksın ve ceza almaya devam edeceksin? Gel de kubbeye vardığında söylemen gerektiğini sana öğreteyim. Şöyle yanıt vereceksin: “Ben yaratılmış bir kulum, sen ise yaratansın.” ’ Sonraki seferde öyle yaptım ve kurtuldum. Bundan sonra da kubbenin içine baktımda çok parlak bir nur gördüm. Nur üç renkte parlamaktaydı: Tanrı’nın rengi olan beyaz, Ali’nin nuru (yani ruhun) olan kırmızı ve Muhammed’in ışığı olan yeşil. ‘Ey Muhammed’ dedi Cebrail, ‘bu öğüdü bana veren Ali’ydi; henüz hiç bir şey yaratılmamışken bana yön gösterdi. Bundan dolayı öğretmenimi senin yanında gördüğümde ona saygıyla eğildim.’ ”
Bu öyküden yola çıkarak Yoloğlu, Ali’nin tüm sonsuzluk boyunca varolduğu sonucuna varmaktadır. Dahası Yeni Ahit’te gençken (Sünniler bu gencin Cebrail olduğunu öğretir) Meryem ile tanışmış Vaftizci Yahya olan İlyas’ın da Ali olduğunu öğretirler. Bakire Meryem’e o kadar etkili bakmıştı ki, Meryem gebe kalmıştı. Kur’an’da bu olaydan sonra Ali olarak anıldı. Daha sonra Hacı Bektaş Veli olarak ortaya çıktı, o hep dünyada kalacaktı. Ayrıca Mehdi (bkz. Ek-F) denen kişi ondan başkası değildi (Sünniler Mehdi’nin öncelikle doğması gerektiğine inanırlar).
Tüm bu öğretişler bir kaç yıl önceye kadar İstanbul’da basılmış Yoloğlu’na ait tek kaynak olan Nirani Sultan’ın kitabında yazılıdır
Ayrıca Yoloğlu oniki elçiye inanmaktadır ancak onları Muhammed ile Ali’nin soyundan gelen oniki imam olarak düşünürler. Birincisi Ali’dir sonra Muhammed’in kızı Fatma’dan olma iki oğlu Hasan ve Hüseyin gelir. Diğerleri ise Hüseyin’in oğlu Zain-ul-Abidin, Muhammed-Baghır, Musa el-Kazım, Hasan el-’Askari, Muhammed-Tagi, Ali an-Naqi, Ali-Rıza, Cafer-Sadık ve Mehdi-el-Hadi.7 Sonuncusu ortadan kaybolmuştur ama son günde Mesihkarşıtı ile mücadele etmek için geri dönecektir.
Bir başka geleneğe göre oniki imam herkesten önce yaratılmıştı veya zaten vardılar. Diğer geleneklere göre Fatma, Hasan ve Hüseyin sonsuzluklar boyunca varolmaktaydı ve başka geleneklere göre oniki imamların hepsi tek bir ruhtur ve Hacı Bektaş Veli de buna dahildir. Muhammed’in soyundan gelenler de bu ruha sahip olmalıdırlar; bu ruh Tanrıdır.
Yoloğlu öğretisine göre Tanrı insanoğluna beş vahiy göndermiştir: Musa’nın Yasası, Mezmurlar, İncil, Kur’an ve İmam Cafer-Sadık’ın kitabı. Tarikat bu son esin kitabına göre varlığını sürdürmektedir. Ancak bunlar dışında Azizlerin Emirleri adında yazılı metinleri vardır. Tarikat bu metinlerden birine dayanarak kutsal soyunu kanıtlamaktadır:
“Adem ve Havva Cennetten kovulduktan sonra yeryüzünde yaşamaya başlamıştı, sonra Kahin ve Habil adında oğulları oldu. Adem ve Havva birbirleriyle tartıştılar, Adem çocukların kendisine benzediğini, Havva kendisine benzediğini söyledi. Bunu test etmeye karar verdiler ve her ikisi de ortaya bir testi koydu. Havva evde yemek hazırlayıp Adem’e götürdüğünde Adem tarlada çalışıyordu. Fakat kocasına iyi hizmet etmedi ve Adem ondan memnun değildi. Bundan sonra Tanrı, Adem’in evine ‘Kurtarılmış Olan’ adında göksel bir bakire gönderdi. Bakire, Havva’ya şöyle dedi, ‘Kocan senden memnun olmadığından dolayı, karısı olayım diye beni Tanrı gönderdi. Kocan nerede?’ Havva, ‘Biraz otur, çağırayım’ dedi. Yemeği aldı, aceleyle tarladaki Adem’in yanına koştu ve Adem’e çok kibar davrandı öyle ki Adem çok mutluydu ve minnettardı. Havva, Adem’e ‘ben hayatta olduğum sürece kimseyle evlenmeyeceğine yemin et’ dedi. Adem yemin etti. Ancak akşam eve gelip Kurtarılmış Olan’ı gördüğünde çok pişman oldu. Ama sonra Adem’in testisinden Şit çıktı. Testi çok dar olduğu için ve kendi testisinin hala boş olmasına sinirlenen Havva testiyi çok sert bir şekilde sarstığından dolayı, Şit aksamaktaydı. Sonra Adem, Şit’i Kurtarılmış Olan ile evlendirdi ve tüm peygamberler bu ikisinin soyundan geldi. Çünkü Şit’te aldatmanın ve günahın yani Havva’nın mirası yoktur.”
Böylece Yoloğlu, Şit’in ve Kurtarılmış Olan’ın soyundan gelen “Kurtarılmış Halk” olduğunu iddia eder. Yetmişiki dine bağlı değillerdir ve ilk babaları yarım olduğundan yani ilk babaları yalnızca Adem’den geldiğinden dolayı kendilerine “yarım” denir.
Son olarak Kaygusuz Abdal’ın yazılarından iki paragraf daha aktarmak istiyorum çünkü bu paragraflar Yoloğlu’nun tuhaf düşünüş şeklini ve garip üslubunu göstermesi bakımından özellikle önemlidir.
Şöyle başlıyor:
“Musa’yı İsrailoğullarını Mısırdan çıkartırken gördüğümde bir ağacın altında oturuyordum. Firavun ordusunu hazırladı ama gayreti birden yok oldu. Sonra Şeytan gelip Mısırlıları İsraillilere karşı kışkırttı. Şeytan’ın Musa’ya zarar vermek istediğini gördüğümde, ayağa kalktım ve onu kovaladım. Ona yetişim onunla dövüştüm ama pelerinini, şapkasını ve değneğini bırakıp kaçtı. Sonra ağacın altına geri döndüm. Sonra Musa geldi ve benimle konuştu: ‘Şeytan’a pelerinini, şapkasını ve değneğini geri ver’ dedi. ‘Olmaz’ dedim. Sonra ‘onlarla ne yapacaksın?’ diye sordu. ‘Yalnızca tövbe edip bir daha peygamberlerin başına dert açmayacağına söz verirse pelerinini, şapkasını ve değneğini geri veririm’ dedim. Sonra Şeytan geldi, tövbe etti ve bir daha insanları peygamberlere karşı kışkırtmayacağına söz verdi – ben kim olduğumu biliyorum. Halkımı Musa’ya karşı kışkırtmasın diye Şeytan’ı tövbe ettirdim.”
Diğer bir paragrafta ise şöyle yazılıdır: “Şeytan’ın ve cinlerin, Süleyman’ı ayartmaya çalıştıkları odaya çıkan o dervişi gördüm. Fakat gözlerinden Ali’nin baktığı Süleyman, onları hemen tanıdı. Ben bilirim kim olduğumu, ben dervişim, Süleyman’ım ve Ali benim gözlerimden dünyaya bakar. Onun gözlerini bedenimde gördüm böylece cinler beni yoldan saptıramaz. Tüm evren benim içimde. Sonsuzluktan ebediyete kadar, Cennet olsun Cehennem olsun, melekler ya da cinler olsun, inanan ya da inanmayan olsun hiç bir şey gözümden kaçmaz. Her şey benim içimde, görmek istersem Son Gün Yargısı da benim içimde.”
Birinci bölümün sonunda 1879 kışını Erzurum’dan altı saat uzaklıkta, babamın köyü olan Avrenli’de Behcet Hanım’ın evinde geçirdiğimi anlatmıştım. Burada kalmam benim için büyük bir öneme sahipti. Çünkü beni yeni bir yaşama çağıran Tanrı’nın sesini ilk kez burada duyacaktım.
Bana gerçeğin bilgisini ulaştıran araç elime geçen Türkçe Yeni Ahit’ti. Çeyrek asır kadar bir süredir Kutsal Yazılar, Kitabı Mukaddes Şirketleri tarafından Osmanlıcaya ve Farsçaya çevrilip Müslüman ülkelere dağıtılmaktaydı. Fakat bu Kutsal Kitapları pek kimse görmezdi çünkü Müslüman önderlerin korkusuyla saklanmaktaydılar.
Avrenli köyü, vilayetimizin merkezi olan Erzurum’a giden anayol üzerindeydi. Behcet Hanım, seyahat eden bir çok kişi için misafirperverliğini gösterirdi. Sünni din uzmanları kadar Yoloğlu önderleri de onu ziyaret eder, en önemli soruları ve meseleleri onunla tartışırlardı. Öğrenmeye meraklı bir bayandı ve nadir bulunan ruhsal armağanlara sahipti. Altmış yaşın üzerinde olmasına rağmen yine de çok etkileyici bir kişiydi. Baş örtüsü takmazdı, ailenin diğer kadınlarının ona karşı olmasının sebebi buydu. Misafirler onu görmeye geldiğinde öncelikli olarak yiyecek ve içecek gönderirdi ve bundan bir süre sonra kendisi gelirdi. Sohbetin başlangıcında çok soğuk ve eleştirel davranırdı ama eğer misafirler dinlenmeye değer birileri gibi görünürlerse, kısa zamanda canlı ve eğlenceli biri olurdu. Çok etkileyici bir şiir yeteneği vardı ve misafirlerin bir çoğu sadece onu dinlemeye gelirdi. Sık sık ondan bir ezgi söylenmesi istediğinde hiç geri çevirmezdi ama nükteli sözlerle veya başka insanların şiirleriyle şevke geldiğinde onu tuhaf bir ilham ziyaret ederdi. Canlı ruhundan düşüncelere, uyağa ve melodiye taşan doğaçlama ezgiler söyleyerek eğitimli misafirlerinin hayranlığını kazanırdı. Bir çok kez ezgilerini yazmaya çalıştık ama mümkün değildi çünkü kalemimiz düşüncelerindeki akışı yazmakta onun kadar hızlı değildi ve dikkatini dağıtan her hangi bir şey susmasına sebep oluyordu. Okuma yazma biliyordu ve bir çok kitabı vardı.
Bir gün kitapları arasında daha önce hiç görmediğim bir kitap gördüm. İçini açtım ve ilk sözlerini okudum, Türkçe İncil’di. Kitabı nasıl edindiğini sordum, oğlunun Rus Savaşı sırasında Rusya’da tutsak kaldığını anlattı. Oğluna kitabı bir yabancı vermişti. Oğlu okuyamadığından annesine hediye etmişti.8
Kitabın başlığını okuduğumda, düşündüğüm sadece şuydu: bu İncil, Kur’an’da bahsedilen İncil olmalı. Kur’an şöyle der: “O, sana Kitap’ı, önündekileri tasdikleyici olarak hak bir yoldan indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de indirmiştir.” (Sure 3:2) 9
Müslümanlar için hem Eski Ahit hem de Yeni Ahit, kutsal kitaplardandır fakat iki kitapta da yazılı olanlarla ilgili hiç bir şey bilmezler.
Matta’nın Müjdesinin soyağacı10 ile başlaması pek bir etki yaratmadı bende, okuduklarımdan memnun kalmadan kitabı bir kenara kaldırdım. Ancak bir kaç gün sonra kitabı tekrar açtım ve Yuhanna’nın Müjdesinden onuncu bölümü okudum.
Şöyle yazılmıştı: “İsa şu karşılığı verdi: "Yasanızda, ‘Siz ilahlarsınız, dedim’ diye yazılı değil mi? Tanrı, kendilerine sözünü gönderdiği kimseleri ilahlar diye adlandırır. Kutsal Yazı da geçerliliğini yitirmez. Baba beni kendine ayırıp dünyaya gönderdi. Öyleyse ‘Tanrı’nın Oğlu’yum’ dediğim için bana nasıl ‘Küfür ediyorsun’ dersiniz?”11
Bu sözler beni çok şaşırtmıştı çünkü İslami görüş ile tamamen çelişmekteydi. Müslümanlar, İsa’nın Tanrı Oğlu olduğunu mümkün olan en sert şekilde reddeder, diğer bir yandan da Kur’an, İsa’nın gelmiş geçmiş en büyük peygamberlerden biri olduğunu çok açık bir şekilde öğretir ve Müslüman görüşüne göre tüm peygamberler günahsızdır.
Bu konu üzerinde tekrar düşündüm. Eğer İsa gerçekten bir peygamberse ve kendisi hakkında ben Tanrı’nın Oğluyum dediyse, doğru söylüyor olmalı çünkü peygamberler yalan söyleyemez. Bu düşünceyi mecburen kabul ettim: eğer burada yazılanlar doğruysa, o zaman bizim Müslümanlık dinimiz doğru değildi; eğer burada yazılanlar doğru değilse, İsa bir peygamber değildi. Ancak Kur’an’ın öğretisine göre ve her Müslümanın daha küçük yaşlardan itibaren bildiği gibi, “İsa bir peygamberdi!”
“Tanrı’nın Oğlu” sözünü ilk okuduğumda, şaşkına döndüm ve yüreğim karmakarışık bir hal aldı. Kendi kendime, “Bu ne biçim bir küfür! Tanrı Oğlu ha! Çoktanrıcılığa inanmak zorunda mıyım?” dedim. “İsa kendisi hakkında böyle bir iddiada nasıl bulunabilirdi?” Çünkü Müslümanlığa göre “Tanrı’nın Oğlu” ifadesi bedenden kaynaklanan bir oğul olarak algılanır.
Tanrı’dan bu sözleri bana açmasını istedim ve sakinleştikten bir süre sonra bu sözlerin ne anlama gelebileceğini düşündüm. İsa’nın alıntı yaptığı Eski Ahit ayetini, “Baba beni kendine ayırıp dünyaya gönderdi” sözleri ile karşılaştırdığımda, burada bedenden kaynaklanan bir düşünce olamayacağını anladım.
Evin hanımı benim derin düşüncelere daldığımı görünce ne olduğunu sordu. Yanıt olarak şüphelerimi onunla paylaştım. Kitabı elimden alıp beni yemeğe çağırarak düşüncelerimi dağıtmak istedi.
Bahar ile birlikte babam da geldi. Bana “oğlum, Persor köyündeki Ali Bey’e oğlunu eğiteceğine söz verdim!” dedi. Kabul ettim, babamla birlikte Ali Bey’i görmeye gittim ve oğluna ders vermeye başladım. Köylülerin çoğu öğretmenleri ve imamları olmamı rica etti. Tekliflerini kabul ettim ve Ali Bey’in evinde kalmaya başladım. Ali Bey, o köyün Yoloğlu inancına bağlı piriydi. Bir kaç gün sonra görevime resmi olarak atanabilmek için Erzurum’a başmollayı görmeye gittim. Köyün halkının bu konuda pek bir ısrarı olmadı ama kendi vicdanımı dinleyip gittim. Bana öğretmenlik yapan din alimine gittim ve bir imam olabilmek için yeterli olup olmadığımı sordum. Bana üzerinde kendi mührü olan mezuniyet belgemi vererek beni dualarla ve bereketlerle uğurladı.
Döndüğümde köylüler bir an önce kendime bir eş bulmamı istediler çünkü her yerde olduğu gibi köylerinde de evli bir imam istiyorlardı. Müslüman geleneklerine uygun olarak, isteklerine yanıt vermeden sustum. Böylece ihtiyarlar hangi kızın benim için uygun olabileceğini düşünmeye başladılar. Pir Ali Bey’in kızını uygun gördüler, böylece nişan işi hallolmuştu. Nişanlıma bir hediye almama ve ona altın bir zincir göndermeme izin verilmişti.
Fakat tüm bunlar olurken İncil’de okuduklarımı unutmamıştım, tersine bu sözler sık sık yüreğimi harekete geçirip duruyordu. Bir keresinde köyümdeki eğitimli insanlara bir İncil tercümesi gördüğümü söylemiştim ama onlar bunun doğruluğundan şüphe duydular.
Uzun lafın kısası, Müslümanlar arasında Yeni Ahit ile ilgili tuhaf fikirler vardır. Bir çokları Tanrı’nın Kur’an’ı göndermesiyle İncil’in Tanrı tarafından göğe geri alındığını söylemektedir. Bazıları Muhammed’in Kur’an’ı yeryüzüne getirmesinden sonra Hıristiyanların İncil’i değiştirdiğini öyle ki gerçek İncil’in artık elimizde olmadığını iddia ediyordu. Bazıları ise Tanrı’nın Yeni Ahit’i göndermesiyle Eski Ahit’in geçerliliğini yitirdiğini, aynı şekilde Kur’an’ın esinlenmesiyle de İncil’in geçerliliğini kaybettiğini söylüyordu.
Bir çok kez Behcet Hanım’dan İncil’ini bana göndermesini rica ettim ama göndermedi. Muhtemelen kafamı bu konularla gereğinden fazla meşgul edeceğimden korktu. Sonra vilayetimizin merkezi Erzurum’a giderek Ermeni terzi Garabed’e bir Yeni Ahit nasıl bulabileceğimi sordum. Beni bir Ermeni Protestana götürdü ve nereden İncil bulabileceğimi söyledi.
Bu konuyu Garabed ile tekrar konuştuğumda, Protestan ile konuşma öğüdünü o vermiş olmasına rağmen bana ters davrandı. Ulusal Ermeni Kilisesinin fanatik bir taraftarı olduğundan dolayı, Protestanların bana Yeni Ahit satmasını istemiyordu. Sonradan öğrendiğime göre kitapçıya gitmiş ve bana İncil vermemesini öğütlemişti. Ben bir imamdım ve kitabı polise götürüp şikayet edebilirdim. Kitapçının ya hiç İncil’i olmadığını söylemesi ya da almayayım diye yalvarması gerekiyordu.
Oniki [Alman] markı civarında bir para istediği oysa o zamanda bu para benim için çok büyük bir miktardı. Kitabın beş kuruş 12 olduğunu duyduğumu söyledim. Sonra Tanrı bir şekilde ayarladı ve Ermeni Protestan dükkana geldi. Son konuştuklarımızı duymuştu ve Müjde kitapları ile Elçilerin İşlerinin beş kuruştan fazla olmadığını bildiğini söyledi. Sonra benden çok fazla bir miktar talep ettiği için kitapçıyı azarladı. Protestan’ın ikna etmesiyle kitapçı Yeni Ahit kitabını bana sattı. İnanılmaz mutluydum, köyüme dönmek üzere iki gün sürecek olan yola koyuldum.
Yol üzerinde bir Ermeni kasabası vardı. Tanıdığım bir köylünün evine gittim ve orada köye misafir gelen bir genç öğretmen ile tanıştım. Satın aldığım Yeni Ahit’i gördü ve neden aldığımı sordu. İncil’i çalışmak istediğimi söylediğimde bana Yuhanna’nın Müjdesi birinci bölümden birinci ve ondördüncü ayetler13 arasını okumamı ve burada yazılanları düşünmemi istedi. Müslümanların Tanrı’nın bir oğlu olamayacağına dair iddialarını biliyordu ve Hıristiyan öğretisiyle ilgili düşünmem gereken ilk noktaya yönlendirmişti beni. Genç adam gayretliydi ve dini sonradan değiştirmiş bir kişiydi. O gece benim için Hıristiyan inanç bildirgesini Türkçe olarak yazdı ve önemli olarak gördüğü bazı öğretileri de yazdı. Evin ekmek yapılan odasında kalmaktaydı. Bu nedenle odanın ortasında içinde kömür ateşinin olduğu tuğlalarla çevrilmiş bir tür fırın vardı. Bütün gece uğraşıp yazdığı bilgiler farketmeden bu fırının içine düşmüş, ertesi sabah bu sayfayı bir kısmı yanmış halde bulmuş. Yola çıkmam gerektiğinden tekrar yazmakla uğraşmamız mümkün değildi. Böylece yarısı yanmış kağıdı alıp yola koyuldum. Özellikle okunmayan sözcükler ve cümleler, düşünmem ve çalışmam için beni kışkırtıyordu.
Yolda yanıma iki genç yaklaştı, kısa zamanda sohbete başladık. Onlardan biri Türk olmasına rağmen bir Amerikalı ile evlendiğini söyledi.
“Ona aşık oldum” dedi genç adam, “çok geçmeden onun da benimle evlenmek istediğini farkettim. Müslüman olmasını istediğimde ise eğer onu rahipten ve ailesinden koruyup evinden çıkartırsam dinini değiştirmek için hazır olduğunu söyledi. Ona söz verdim, aslında hükümetin bizim tarafımızı tutacağını biliyordum. Ama yine de o korkuyordu. Sonra benden daha akıllı ve deneyimli olan bir dostuma gittim ve ona danıştım. Konunun çok kolay olduğunu söyleyerek kızın, baş imam olan ve şeriatı yorumlayan müftüye şöyle bir hikaye uydurmasını öğütledi: ‘Gece rüyamda yeşil bir tabure üzerinde oturan bir adam gördüm, yüzü güneş gibi parlıyordu. Beni görünce şöyle dedi: “Kızım, sen benim halkımdansın, kelime-i şehadet getir.” Birden dilim çözüldü ve “La ilahe illa‘llah: Muhammed-er-Rasul-Ullah” (yani Allah tek ilahtır ve Muhammed Onun elçisidir) dedim. Ancak eğer ailem ve rahipler bunu duyarsa çok acı çekmek zorunda kalabileceğimi söyledim. Yeşil taburede oturan adam müftüye gitmemi, onun beni koruyacağını söyledi. Uyandığımda evden çıktım. Bu yanımdaki genç adamı gördüm ve beni siz getirmesini rica ettim.’ Dostumun tavsiyesi çok hoşuma gitti. Kızı müftüye götürdüm, öyküyü müftünün ve bir kaç tanığın huzurunda anlattı. Müftü ikna olmuştu ve bir kaç gün sonra bizi evlendirdi. Ailesi onu geri almakta başarılı olamadı.”
Öykü kısaca böyleydi.
Yol arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra, dinlediklerim üzerinde biraz düşündüm. Dini kitaplarımızda okuduğumuz ve Muhammed’in mucizeler yarattığını kanıtlayan benzer öyküleri hatırlamaya başladım. Kendi kendime yolda dinlediklerim bir aldatmacaysa, başka türlü kandırmacalar da meydana gelebilirdi. Aslında bazı anlatılanların gerçek olabileceğini ama bazılarının uydurma olabileceğini düşündüm. Peki insan yalan ile gerçeği nasıl ayırtedebilir! Müftü bu öyküyü yazacak ve tüm Müslümanlar da bir mucize sanıp sevineceklerdi. Yüz yıl geçtikten sonra öykünün yarattığı etki ne kadar büyük olacaktı! Bu arada içimde kendime kızdım ve şöyle dedim, “Bu düşünceler de ne böyle! Kutsal kitaplarımız hakkında şüphelenmeye ne hakkım var! Bu imandan düşmek ve dinden çıkmak değil mi?”
Köyüme döndükten sonra, Bacavut’ta dostlarıyla birlikte muska yazmakla meşgul olan babam, bir kaç günlüğüne beni ziyarete geldi. Beni sessiz bir yere götürdü çünkü bana anlatacakları vardı. Onunla zaman geçireceğim için çok mutluydum ve ona İncil’den bahsedebilmek için yanıma kitabı da almıştım. Köyün dışına çıkıp değirmenin yakınlarına geldik, bir ırmağın kenarında ağaçların altında oturduk. Kitabımı ona gösterdim ve incelemesini istedim. Aldı, şöyle bir göz gezdirip kenara koydu ve derin bir iç çekti, “Oğlum, çok sıkıntılıyım!”
“Neden?” diye sordum.
“Görüyorsun, şu ana kadar içimde huzur bulamadım ve seni de peşimden sürüklemeye başladım. Kim bilir belki sürçmene sebep olmuşumdur bile!” dedi.
“Hayır, babacım” dedim, “ben içimde böyle şeyler hissetmiyorum.”
“Ben senin yaşlarındayken” diyerek devam etti “dinimizle, din alimleriyle, Kur’an’ı yorumlamakla, tüm kurallarla ve geleneklerle ilgili şüphelerim vardı. Sadece abdest ve namaz ile ilgili yasaklar o kadar çeşitlilik gösteriyor ki hiç kimse bunları tam olarak yerine getiremiyor. Eksiksiz olarak yapılıp yapılmadığıyla ilgili yürek hiç bir zaman huzurlu olamıyor. Çünkü eğer ibadette edilen dualar ihmal edilirse veya kurallara aykırı bir şekilde yapılırsa, yetmiş kez tekrar edilmesi gerektiği yazılıdır. Eğer böyle yapılmazsa o kişi ceza olarak cehennemde yetmiş yıl acı çekmelidir. Şimdi soruyorum, her şeyi tam olarak yerine getirebilen kim var? Ve hiç kimsenin başarıyla yerine getiremeyeceği bir şeyi Tanrı nasıl talep eder? Gençken bu konular hakkında din alimleriyle çok tartıştım ve bu meseleleri anlayabilmeyi arzuladım. Kimileri sadece geleneklere göre yönümüzü bulmamızı söylüyor. Bazıları yapabileceğimizin en iyisini yapmamız gerektiğini söylüyor çünkü bizde eksik olan ne varsa Muhammed bizim aracımız olacak ve Tanrı bize acıyacak. Diğer bazıları ise tüm hayatlarını İslam’ın emirlerine göre yaşamış bir çok doğru kişinin cehenneme gideceğini söylüyor. Öte yandan ölüm döşeklerinde yatan günahkarlar kelime-i şehadet getirirse Cennet’e gider. Beş yıl kadar böyle tartıştık ama hiç kimse beni ikna edecek bir açıklama yapamadı. Kur’an’ın gerçek olduğuna ve Muhammed ile onu izleyenlerin kutsal kişiler olduğuna iman etmeme rağmen, yüreğimdeki rahatsızlık giderek büyüdü. Ancak insanlara yasaklar koyan ama buyrukları kendileri çiğneyen ve öğretileri çelişkilerle dolu olan din alimleri ile Kur’an yorumcularının samimiyetten uzak yaşamlarını görünce, bu konuyla ilgili de şüphelerim oldu.
“Bu arada Emrah Hoca ile tanıştım, kendisi de aynı tür tecrübeler yaşamıştı ve şüphelerimizi kendisine açmak üzere beraber Şeyh Recep Baba’ya gittik. Bize şöyle dedi: ‘Düşündükleriniz doğrudur. Kur’an doğrudur ama din alimlerinin yorumları yanlıştır ve gelenekler çoğunlukla insan icadıdır. Mükemmel bir önder bulmadan hiç kimse yıkanmakla ya da duaları eksiksiz etmekle Cennete gidemez. Çünkü böyle bir önderin yardımı olmadan kimse Tanrı’yı hoşnut edemez.’ Sonra bana dönerek, ‘Eğer mükemmeliyete erişmek istiyorsanız, bana kulluk etmelisiniz. İtaat ederek benim lütfuma erişirseniz, benim sözlerimin gerçek olduğunu anlayacaksınız.’ Bundan sonra onunla birlikte kalmaya karar verdim ve onu hoşnut etmek için sağır dilsiz baldızı yani senin annen ile evlendim, oğlum. Ancak Şeyh ilerleyen yıllarda ölümüne sebep olacak çok ciddi bir hastalığa yakalandı. Tüm ümitlerimiz yıkılmıştı çünkü sonsuzluğun başlangıcı ile ilgili şüpheleri olan biri olarak tanımıştık onu.
“Onun ölümünden sonra bir çok derviş tanıdım fakat hiç birinde ne huzur ne de sorularıma yanıt buldum. Sonra Yoloğlu’a katılmış bir seyid ile tanıştım. Uzun sohbetlerden sonra bana şunu söyledi: ‘Bir önderin aracılığı olmadan kimsenin Tanrı’yı hoşnut edemeyeceği gerçekten doğrudur. Ancak bu önder Muhammed’in soyundan biri olmalı öyle ki ona ibadet edilebilsin. Din alimlerinin tüm yorumları ve geleneklerin hepsi yalan ama Kur’an’da insana tapınılması gerektiği yazar.’ (Bkz. Sure 2:32)14
“Sonra Yoloğlu’na katıldım ve senin de katılmanı istedim. Yaptığımız seyahatlerde seni buna hazırlamaya çalıştım. Oysa şimdi onlardan tamamen ayrıldım çünkü bu tarikatın taraftarları ile ilgili çok kötü şeyler duydum ve kendim de kötü deneyimler yaşadım. Önceleri üyelerinin kutsal ve ruhsal olduğunu düşünmekteydim ama deneyimlerime göre bu doğru değil – şimdi ne yapacağım? Doğduğumuzdan beri izlediğimiz, gözümüzü onunla açtığımız inanç olan Sünni inancı anlamsız ve ikna edici değil; dervişlerin öğrettikleri yalan ve aldatıcı; Yoloğlu öğretisi temiz değil. Tüm bunlar sayesinde rahatsızlığım daha da büyüdü, geriye sadece iman ve din ile ilgili şüphelerim kaldı. Bazen insanın ottan başka bir şey olmadığını ve din denen şeyin insan icadı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu düşünce beni çok korkutuyor çünkü Tanrı’nın, peygamberlerin ve Kur’an’ın hepsinin birden yalan olmasının mümkün olmadığını düşünüyorum.
“Şimdi hala bir ümidim var. Dostum Seyid İsmail’i ziyaret etmek istiyorum, belki o anlamama yardımcı olur. Eğer onda da bir şey bulamazsam artık tüm insanlıktan kaçacağım.
“Benden bir şey bekleme, mantığını kullan ve iyi yaşa.”
İncil’i ellerim arasında tutuyor olmama rağmen o zamanda İsa Mesih’in gerçeğini henüz tam olarak anlamamış olmam, gözlerimin henüz açılmamış olması yüreğimi hala yaralar.
Buna rağmen bir kaç defa tekrarladım, “Baba biraz bu kitaptan okuyalım ve ne öğrettiğine bakalım.” Fakat babam tüm kitaplardan usanmıştı ve ricamı dinlemedi.
Üç saat kadar konuştuktan sonra köye döndük. Allaha ısmarladık diyip Seyid İsmail’e gitti. Bir süre kadar uzaklaştıktan sonra geri döndü. Bu böyle beş altı kez tekrarlandı öyle ki köy halkı bana gelip, “Baban delirdi.” dediler.
Çok utanmıştım, babamın yanına gidip, “Ne yapıyorsun? İnsanlara alay konusu olduk. Ya git ya da gel” dedim. Sonra çok kızdı, ben ise susmak zorunda kaldım. Ancak tüm bu olay canımı o kadar sıkmıştı ki ağlamaya başladım. Sonra babamın da gözlerinden yaşlar aktı.
“Ağlama yavrum” dedi, “gidiyorum ve bir daha geri dönmeyeceğim. Yaptıklarım seni şaşırtmasın çünkü kime ve nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum.”
Böylece gitti. Bense eve döndüm ve sözlerini çok kafama takmadım. Yine de çok üzgündüm, ancak bir kaç saat geçtikten sonra düzelebildim. Bir sabah babamın Bacavut’ta hasta düştüğü ve beni görmek istediği haberi geldi. Hemen yanına gittim. Bana “Oğlum, o kadar hasta değilim ve seni işinden alıkoyduğum için üzgünüm. Fakat burada olduğuna göre, kitaplarımı al ve benim için bir muska yaz” dedi, “belki muskanın hastalığıma bir yararı olur. Senin soluğun bana faydalı olacak.” Kitapları aldım ve isteğini yerine getirdim. Sonra benim evime gelmek isteyip istemediğini sordum.
“Hayır” dedi, “burası iyi. Yarın gelirken at ile gel, senin evine atla döneriz.”
Ancak köyde beni meşgul eden işlerim olmuştu ve sonraki iki gün babama gidemedim. Öğrendiğime göre babam, ben yanından ayrıldıktan kısa bir süre sonra vefat etmişti. Oradakilerin geleneklerine göre ertesi gün gömülmüştü. Mezarını ziyaret edip gözyaşları içinde eve dönmekten başka yapabilecek hiç bir şeyim kalmamıştı.
Babamın mezarından eve döndükten sonra İncil’i açtım ve Yuhanna kitabını okudum. Evime gelen Yoloğlu yandaşları İsa’nın Nikodim’e “size gerçeği söyleyeyim”15 dediğini işitince, “İsa da bizden biri olmalı” diye söz etmeye başladılar çünkü Yoloğlu kendi öğretisini “gerçek” olarak adlandırmaktaydı.
Sonra İncil’i daha dikkatli bir şekilde baştan okumaya başladım. Son bölümün yirmibirinci ayetini bitirdiğimde, peygamberlerin kitapları olup olmadığını merak ettim. Ayrıca “...Peygamberlerin [İnsanoğlu'yla ilgili] yazdıklarının tümü yerine gelecektir.” (Luka 18:31).16 sözlerini de anlamamıştım. Bizim kitaplarımızda Muhammed ile ilgili buna benzer peygamberlikler yoktur, yazılanlar ya belirsizdir ya da açık değildir. Böylece okuduklarım üzerinde düşündüm, okuduklarımın büyük bir kısmını sevmiştim, bir kısmı ise beni öfkelendirmişti çünkü o zamana kadar kutsal olduğunu düşündüğüm fikirler ile çatışmaktaydı. Matta’nın Müjdesinde beşinci bölümün onyedinci ayetini okuduğumda çok şaşırdım çünkü bizim yasamızdan önce başka bir yasa daha olduğundan bahsediyordu.17 Bizim kitaplarımızda yasanın Muhammed’e verildiği ve Kur’an’ın gelmesiyle İncil’in geçerliliğini yitirdiği yazar. Benzer şekilde İncil’in gelmesiyle önceki tüm kitapların geçerliliğini yitirdiği gibi. Ancak bu ayette İsa, yasayı ya da peygamberlerin sözlerini ortadan kaldırmaya gelmediğini söylemektedir. Sekizinci bölümün onyedinci ayetine geldiğimde Yeşaya elliüçüncü bölümden alıntılanan sözlerle karşılaştım: “ZAYIFLIKLARIMIZI O KALDIRDI, HASTALIKLARIMIZI O ÜSTLENDİ.”18 “O üstlendi” ifadesinden çok etkilenmiştim. Bu sözleri söyleyen Peygamberin İsa’dan önce yaşamış biri olduğunu kabul etmek zorundaydım. O zaman neden “üstlenencek” dememişti? Ve eğer İsa’dan sonra yaşamış olsaydı “Bu, Peygamber Yeşaya aracılığıyla bildirilen şu söz yerine gelsin diye oldu” sözleri nasıl yazılmış olacaktı? Sonra peygamberin “bizim acılarımızı”19 demesi İsa’nın ne kadar büyük biri olduğu bir kez daha gösterdi bana. “Bizim” sözü tüm peygamberleri kapsıyor olmalı. Bunun üzerinde çok düşündüm ve şu sonuca vardım: bu, ya en dürüst gerçekti ya da metinler çoğaltılırken bir hata olmuştu. Fakat eğer bu ayetler, peygamberler kitabında da bu şekilde yazılı ise, hiç kimsenin İsa kadar büyük olmadığı sonucu çıkartılmalıydı.
Üç günden fazla bir süre bu ayetler üzerinde düşündüm. Eğer ayetler doğru kopyalanmışsa anlatmak istedikleri neydi? Peygamberin İsa’dan önce öldüğü kabul edilmelidir. Kendisi İsa zamanında yaşamış olsa bile diğer peygamberler ondan önce ölmüştü. İsa, kendi zamanında yaşayan insanların acılarını yüklenmişti. Peki ya ondan önce yaşayanların? Peygamber “o kaldırdı” diyebildiğine göre İsa daha önce
yaşamışmıydı? Bu ayetlerin ardında yatan gizem neydi? “Ey Tanrı, eğer bu ayetler içinde gerçeğe giden bir yol varsa bana açıkla bu ayetleri ve bu peygamberin kitabı gerçekten varsa okuyabileyim!”
Bu arada köyümüzden boğa satın almak üzere Karahasan köyünden bir Ermeni geldi. Köylüler ona “bizim hoca 20 İncil okuyor” dediler.
Köyde olduğunu duyunca kitabı da alıp onu görmeye gittim ve “peygamber Yeşaya’nın sözleri ne anlama geliyor? Kendi yazdığı kitapta da aynen burada yazıldığı gibi yazıyor mu?” diye sordum.
“Evet” dedi “yazılan sözler doğru. Bizim köye gel, abim rahiptir ve bu konularla ilgili sana daha fazla yardımcı olabilir.”
Bir kaç gün sonra rahibi görmeye gitti. Bana çok hürmet etti ve akşamüstü Adem’le, Atalarla ilgili henüz hiç birini duymadığım öyküler anlatmaya başladı. Hıristiyanların duası ve ibadetiyle ilgili sorduğumda, “yarın kilisede görürsün” dedi, “ama tabi ki bizim dualarımız Türkçe olmayacak.” Sonra dua etmesini duymak istedim. Eski Ermeni dilinde Rab’bin Duasını21 dinledim ve Türkçe alfabeyle bir kağıda yazdım. Böylece eski Arap şivesinde söylenen dualarımıza ne kadar büyük bir önem yüklediğimizi hatırladım.
Sonra ona, “Bana anlattığın öyküler nerede yazılı? Türkçe okuyabileceğim bir tercümesi var mı?” diye sordum.
“Öyküler, Eski Ahit’te yazılıdır. Türkçe İncil’i satın aldığın yerden Eski Ahit’i de bulabilirsin.”
Ayrıca Yeni Ahit’in tamamını edinmemi öğütledi çünkü bendeki kitap Elçilerin İşleri ile son buluyordu. Bundan sonra incilî Ermenilere lanet okumaya başladığında iki farklı grup ile karşı karşıya olduğumu anladım. Sonra piskoposlara, onların cüppelerine, kiliselere, imgelere, azizlere, törenlere, vb. övgüler yağdırmaya başladı. Onu böyle konuşurken duyduğumda giderek daha az sevdim ve o zamana kadar konuştuğu tüm sözlere güvenimi yitirdim.
Ertesi gün beraber kiliseye gittiğimizde imgelere nasıl tapınıldığını gördüm. Sonra rahip, cüppeleri ve kilisenin görkemini övmeye başladı. En sonunda dayanamadım ve sordum, “Bana anlatacak başka bir şeyin yok mu? Görkemin ne değeri var? Bizde bunun kat kat fazlası var. Bu şeyleri neden övüyorsun ki? Görkem aramıyorum, gerçeği arıyorum.”
Fakat o bana “bu görkemin ardında gizli bir gücün yatmaktadır” dedi. Sonra bana üzerinde haç işareti olan Komünyon ekmeğinden iki parça vererek şöyle dedi: “birini ye, diğerini de eve götür ve dua ettiğinde karşında dursun, haç çıkart ve Eski Ermeni dilinde “hanun Hor yev Vorto yev Hokuin Srpo” (yani ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla’) de. Haftada iki gün oruç tut, sonra bu şeylerin ardında yatan gücü göreceksin.” Anlattıkları bende hiç bir etki yaratmamasına ve İncil’den aldığım tadı neredeyse kaybetmeme rağmen, en azından doğru mu yanlış mı olduğunu görmek için safça öğüdünü dinlemeye karar verdim.
Evime döndükten bir kaç gün sonra incilî bir Ermeni tüccar geldi, onunla din üzerine tartışmaya başladık. Şöyle sordum: “Neden Kur’an’a ve Muhammed’e inanmıyorsunuz? Biz hem Kur’an’a hem de önceki kitaplara ve hem Muhammed’e hem de önceki peygamberlere inanıyoruz.”
Şöyle yanıtladı: “Lütfen söyleyeceklerimi iyi dinle. Sana bir kaç soru soracağım ve sadece dürüst bir şekilde cevap vermeni istiyorum. Alacaklı bir adam kendisine bin mark borcu olduğunu iddia ettiği borçlu adamdan parasını istiyormuş. Borcu olan, ‘senden hiç bir şey almadım ve sana hiç bir şey ödemek zorunda da değilim’ demiş. Bu iki adam davalarını mahkemeye götürdüklerinde hakim nasıl bir hükme varacak?”
“Adil bir yargıç, borç verenden iki şahit veya bir senet getirmesini ister.”
“Tamam, peki ya senet yapmamışsa ve şahit kimse yoksa?”
“O zaman yargıç, adamın hiç bir şey talep etmeye hakkı olmadığını söylecek ve ikisini de geri gönderecektir.”
“Peki davacı senet veya bir kağıt istemeden borç verdiyse hakimin yapması gereken nedir?”
“Sen neden bahsediyorsun! Birinci durumda hakim, yasaları göz önünde bulundurduğunda, ortada bir şahit yoksa veya senet yapılmamışsa alacaklının para istemeye hakkı olup olmadığına bilemez. İkinci durumda ise borç veren adam dikkatsizliğinin bedeli olarak parayı kaybetmeyi hakeder. Böylece iki durumda da hakimin yaptığı bir hata yoktur.”
“Bu durum Muhammed ve Kur’an ile İsa ve İncil için de geçerlidir. Muhammed ve Kur’an gerçek olduğunu iddia eder; İsa ve İncil de kendisi için aynı şeyi söyler. Eğer iki tarafın da tanıklarına veya senedine ihtiyaç varsa, İsa senet olarak İncil’i, tanıklar olarak da Musa’yı ve peygamberleri gösterir. Musa’nın ve peygamberlerin kitaplarını al, oku, sonra bu kitapların İsa’ya tanıklık edip etmediklerini anlamak için İncil ile karşılaştır. Eğer Muhammed’ten ve Kur’an’dan kanıtlarını ve tanıklarını ortaya koymasını istersek, vereceği yanıt şudur: ‘tanıklarım ve kanıtlarım Musa ile peygamberlerin kitaplarındaydı ama Yahudiler ile Hıristiyanlar onları çaldılar.’ O hakimin yerinde olsak kimin doğruyu söylediğine inanacağız? Tanıkları ve kanıtları olanın doğruyu söylediğine inanmamız gerekmez mi? Tanrı’nın nasıl olur da kendi davasını tanıklar ve kanıtlar olmadan bırakacağını düşünebiliriz? Düşüncelerinde adil ol.
Tartışmamız bittiğinde her şeyi dikkatlice düşündüm ve şu sonuca vardım: gerçekte Yargı Gününde Hıristiyanlar, Tanrı’nın önünde aklanmış olarak duracaklar. Çünkü Tanrı’nın kendisi adil olduğu gibi yargısı da adildir. Böylece İncil’i izleyenler şöyle söyleyebilir: “Ya Rab, Musa’nın ve peygamberlerin kitaplarının İncil’e tanıklık ettiğini gördük. İncil, önceki kitaplarla bağlantılı olduğunu ve göksel bir temeli olduğunu kanıtladı. Ancak Kur’an hiç bir şey kanıtlayamadığı halde sözlerin kendisinden çalındığını iddia ediyor. Ama neden ey her şeye gücü yeten adil Tanrı, eğer kutsal kitaplarına gerçekten Muhammed ile ilgili tanıklıklar ve kanıtlar koyduysan lütfen bize göster. Kur’an’ın söylediği gibi kanıtlar ortadan kaldırıldı mı? Ama gerçekten senin koyduğun tanıklıklar varsa, kim senin iradenin dışında bir şey yapabilir? Eğer Muhammed’e işaret eden kanıtların yokedilmesine izin verdiysen biz ne yapabiliriz? Sen bilge ve adil olduğun için insanın da akıllıca ve adil yargılarda bulunmasını istersin; kanıtı olmayan, doğruya ve mantığa aykırı bir şeye nasıl inanabiliriz? İnanamadığımızdan ötürü, mantıklı ve adil bir kanıt bulamadığımızdan ötürü doğruluğun bizi yargılar mı, oysa sen insana anlayış verdin.”
Ayrıca kendi kendime şöyle dedim: eğer bu düşüncelerdeki bir adam, suçsuz olmasına rağmen yine de cezalandırılacaksa, karşılaşılacağı tüm acılar, mantıkla ve adaletle çelişen bir öğretiyi kabul etmesiyle gelecek mutluluktan daha iyidir.
Neden İncil’i okumamam gerekir? Neden İncil’in gerçeğinin kanıtlanmış olup olmadığını ve İncil’in gerçeğinin hangi açılardan kanıtlanmış olduğunu araştırmayalım? Neden dinimiz ile Hıristiyan dinini birbiriyle karşılaştırmayalım?
Bundan sonra İncil’i daha büyük bir gayretle okumaya başladım. Hem yalnız kaldığımda hem de tüm insanların gözü önünde okuyordum ve bu kitabı o kadar çok sevmiştim ki gittiğim her yerde yanımda taşıyordum. Köy civarında her yürüyüşe çıktığımda her zaman yanımdaydı. İncil’i okudukça kendisini bizim için feda ettiği gibi ve kendisine ait olanları sonuna kadar sevdiği gibi bizim de yetkin sevgiye erişmemizi isteyen İsa’nın ahlakına ve ilahi buyruklarına hayranlığım giderek arttı. Sonra içim titredi çünkü İsa’nın Matta 11:28’de “Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm.”22 diyen buyruklarını daha da iyi anlamaktaydım.
Kutsal Kitap’ın bahsettiği anlamdaki dualarla ilgili hala hiç bir fikrim yoktu. Yüreğim her ne zaman Söz’ün etkisiyle dolup taşsa daha önce Türkçe harflerle yazmış olduğum Ermenice Rab’bin Duasını okuyordum çünkü Kutsal Yazıları okumaya dalar dalmaz dua etme isteği oluşuyordu içimde. Tabi ki bilmediğim bir dilde Rab’bin Duasını okumak beni tatmin etmiyordu. Ancak Matta’nın Müjdesinin altıncı bölümünde İsa’nın “Bunun için siz şöyle dua edin” sözlerini ve Türkçe Rab’bin Duasını ne zaman okusam yine de olmuyordu çünkü duanın, herkesin kullandığı anlaşılabilir bir dilde olmaması gerektiğini düşünüyordum. Ancak daha sonraları Tanrı’nın merhametini algıladıkça, Kutsal Ruh’un daha o zamanda elçinin dediği gibi sözle anlatılamaz iniltilerle benim için yakardığını anlamıştım.23 Çünkü çok iyi hatırlıyorum, nasıl dua etmem gerektiğini bilemiyordum ama dudaklarım doğru sözcükleri bulamasa da yüreğimden dualar ve yakarışlar yükseliyordu. Kutsal Ruh, benim yerime konuşuyordu ve zayıflıklarımda bana yardım ediyordu. Yüreğim inliyordu, “Ya Rab, bana ruh ve gerçek ver çünkü ben körüm ve cahilim.”
Böylece İncil’i baştan sona okuduktan sonra Mektuplara geçtim. Romalılar Mektubu’nun ilk bölümlerini okuduğumda yüreğimi dolduran sevgi ve sevinci tarif edemem çünkü bu bölümler aracılığıyla İsa’nın Tanrı Oğlu olduğuna tamamen ikna olmuştum. Aslında zeki ve eğitimli kişiler bile beni Romalılar 1:3-4’ün sözleri kadar etkileyemezdi.24 Çünkü bu ayetler aracılığıyla Tanrı bana iman verdi ve yüreğim Tanrı’nın gücünü bildi. Pavlus’un mektuplarını okumayı bitirdiğimde üzgündüm çünkü daha fazla okumak istiyordum. Pavlus’un yazdıklarını okuma fırsatım olduğu için sevinsem mi yoksa Pavlus’un yazdığı başka bir şey elimde olmadığı için üzülsem mi bilemedim. Sonra “ne kadar da güzeldi okuduklarım” diye düşündüm, “ama ne yazık ki bitti!”. Yüreğimde sevinç ile hüzün karışmıştı. Kitaba hala sahip olabildiğim için yüreğimi avuttum. Sonra dudaklarıma yaklaştırıp öptüm, tekrar öptüm; kitabı açtım içinde yazanları tekrar tekrar okudum, sonra “Seni ne yapayım? Yiyip bitireyim mi ey Kitap?” diye sevinçle haykırdım.
Bu sevinçle Vahiy kitabının sonuna kadar okudum. Vahiy kitabını okumak bana çok şey kazandırdı çünkü Tanrı’nın tahtını okudukça resimler aklımda canlanıyordu ve her şeye yürekten inanıyordum; bu benim için yeni bir şeydi ve beklenmedik bir şekilde gelişmişti. Tanrı’nın yüceliğini simgeleyen bu tür bir izlenimi ilk defa almıştım. Yüreğim ise şöyle haykırıyordu: “Ya Rab beni Yaratan, beni sevdiğine şimdi inanıyorum çünkü bu kitabı bana Sen verdin. Bu yolun Sana giden gerçek yol olduğuna inanıyorum ve yalvarıyorum, beni bu yolda sarsılmaz yap. Ruhum bu gerçeğe inanmakla rahatladı. Kendime neden başka bir gerçek arayayım? Şu ana kadar bu inançta olduğu kadar bana bu yetkin huzuru veren başka bir şey olamadı. Bu kitap canımı o kadar doyurdu ki, ve aramam gereken daha o kadar çok ruhsal besin var ki! Bu yüzden ey İsa, Tanrı’nın Oğlu, ne olursa olsun yalnızca seni izlemek istiyorum. Bana aracılık eden kişinin sen olduğuna ve kaybolmama izin vermeyeceğine iman ediyorum. Her şeye rağmen beni cehenneme göndersen de Sana itaat ederim ve Sana tapınırım. Bedenim ve ruhum sana adanmış bir sunu olacaktır. Buyruklarını doğru bir şekilde anlayabilmek için güç istiyorum.”
Bu arada genç öğretmen Petros’un benim için yazdığı yanmış ve bazı parçaların bir türlü birbiriyle uyuşmadığı İnanç Bildirgesini okudum. Bunlar dikkatimi çekti ve anlamlarının ne olabileceği hakkında düşünmeye başladım.
Bay Sevortiyan’a bir mektup yazıp Kutsal Kitap’ın tamamını göndermesini rica ettim çünkü peygamber Yeşaya’nın kitabını okumak istiyordum. İncil’in Yeşaya ile gerçekten uyuşup uyuşmadığından emin olmak istiyordum. Ayrıca yarısı yanmış İnanç Bildirgesini de mektubuma ekleyip eksik yerleri tamamlamasını ve Kutsal Kitap ile birlikte göndermesini rica ettim.
Bu dönemde Bacavut’tan üç kilometre ötedeki Sarıbaba köyüne taşındım. Bu iki köyün öğretmeni ve vaizi olmama rağmen Sarıbaba’da daha fazla öğrencim olduğu için orada yaşamam daha uygundu. Pir Ali Bey de bu değişikliği onaylamaktaydı. Vergi görevlileri köye geldiğinde bundan sonra yaşayacağım konuta henüz yeni yerleşmiştim. Odamda İncil’i görünce beni sorguya çekmeye başladılar. “Bu kitabı okuman doğru mudur?” dediler.
Bu tarz bir yaklaşım sergilemelerinin ardında yatan sebebi öğrenmek istediğimde, “Bu kitapta ‘Tanrı Oğlu’ sözü geçer ve bu bir küfürdür” yanıtını verdiler.
Bu ifadenin bizim anladığımız şekilde bir anlama sahip olmadığını açıkladım ve Söz’ü anlatabileceğim en iyi şekilde onlara anlattım. Kendilerini çok düşünen insanlardı, böylece ikna edilmeleri çok güçtü. Ancak gerçeğe karşı tartışamayacaklarını anladıklarında, İncil’in Antik Yunanca olduğunu ve tercüme edilemeyeceğini söylediler. Benim iddiam ise bu kitabın Yunanca metinden tercüme edildiğiydi, onlar ise “kimse Antik Yunanca anlamıyor. İncil’in senin elindeki kitapla uyuşması mümkün değil” yanıtını verip benimle alay ederek gittiler.
Sonra dostumun göndereceği Kutsal Kitap’ı beklemeye koyuldum ama kitap geleceği yerde bir mektup geldi. Kitabı almak için şehre kendim gitmemin daha uygun olacağı yazmaktaydı. Mektup iyi bir Türkçe ile yazıldığından ve bir çok Ermeninin Türkçesi zayıf olduğundan, mektubun belki İncil’i ve peygamberlerin yazılarını okumuş bir din alimi tarafından yazıldığını düşündüm. Mektubun yazarı ile tanışmak için şehre gittim.
Bu arada Erzurum yolunda bir adam öldürüldüğünden dolayı, köy halkı aralarından birilerinin de şehre gideceği zamanı beklememi rica ederek şehre gitmemi engellemeye çalıştı. Ancak yüreğim bekleyemiyordu. O akşamüstü yola çıktım. Daha önce tanıştığım Ermeni rahibin köyü olan Karahasan’a uğrasam mı uğramasam mı diye düşündüm. Ermeni rahip, tekrar onu ziyaret etmemi istemiş ve sorularıma kendisinden daha iyi yanıt verecek bir kişi olan episkopos ile tanıştıracağına söz vermişti. Kararsızdım. Yolun kenarına oturup İncil’imi açtım ve Tanrı’dan, hiç durmadan şehre mi gitmemi yoksa rahibi mi ziyaret etmemi istediğini göstermesini umuyordum. Hangi ayeti okuduğumu hatırlamıyorum fakat hiç zaman kaybetmeden şehre gitmem gerektiğini anlamıştım. Yalnız yolculuk yapmaktan korktuğum için eğer kendi iradesiyse Tanrı’dan seyahatimin iyi geçmesini sağlamasını istedim. İçimde hala Yeşaya’daki ayetlerle ilgili şüpheler taşımaktaydım ve ölmeden önce bu konuyu anlamak istiyordum.
“Tanrım, güvenli bir yolculuk geçirebilmem için yol arkadaşı ver bana” diye dua ettim. “İman uğruna ölmek zor olmaz. Eğer bu yolculuk sırasında öldürülmem gerekiyorsa yalvarırım bu boşuna olmasın.”
Bu düşüncelerle Aşkale’ye gelmiştim ve bir dostumun yanına gittim. Tam oraya varmıştım ki tanıdığım oniki kişi çıkageldi. Jandarma sorgulanmaları için onları şehre götürmekteydi çünkü katilin bu kasabadan olduğuna dair bir iddia vardı. Böylece artık bir çok yol arkadaşım olmuştu. Ancak yolda onlara İncil’den bahsettiğimde en büyük nefreti bana onlar gösterdi.
Şehre varır varmaz Sevortiyan’ın dükkanına gittim ve bana mektup yazan adamı aradığımı söyledim. “Onu çalıştığı okulda bulabilirsin” dedi Sevortiyan, “benden ona bir mesaj götürebilir misin?” Ancak tam biz konuşurken zengin bir Müslüman geldi ve onunla konuşmaya başladı. Bunun üzerine Sevortiyan, “biraz sonra gel” dedi.
Dolaştım, ikinci kez ve hatta üçüncü kez geldim ama boşunaydı çünkü Adam bir türlü gitmek bilmiyordu. Sevortiyan’a mesajı yazıp yazmadığını sordum. Adam meraklandı ve meseleyi anlamak istedi ama hiç bir yanıt alamadı. Sonunda gitti ve Sevortiyan kısa bir şeyler yazıp bana verdi. Protestan okuluna gidip Sarkis [Efendi Kasabiyan] adında bir öğretmeni aradım, kendisi bana mektup yazan kişiydi. Kim olduğumu anladığında çok sevindi, beni odasına götürdü ve uzun uzun konuştuk. İsa tarafından eğitilmiş biri olan Sarkis, bana çok sabırlı davranıyordu ve emin olmadığım her şeyi Tanrı Sözü aracılığıyla yok etmek için sevgiyle çalışıyordu. Çünkü tüm düşünüşüm ve kendimi ifade etme tarzım hala aynıydı, bir Müslümanınki gibi ve bir Hıristiyan’a yakışmamaktaydı. Sonra Sarkis kardeş Türkçe Kutsal Kitap’tan bir ayet okudu ve dua etmek için ayağa kalktık. Öyle bir duaydı ki yüreğim eridi, tüm bedenim titremeye başladı fakat o hararetle ve tam bir imanla dua ettikçe ruhum sevinçle doluyordu: “Ey Tanrı, bu genç kardeşi İsa Mesih’in kanıyla yıka. Yalnızca kendisine ait olan payı, o yetkin huzuru bulana dek onu gerçekle yönlendir, Kutsal Ruh’la yönlendir.”
Sarkis dua etmeyi bitirdikten sonra kendi kendime bu gerçekten kutsal bir adam dedim ve ayaklarına kapandım çünkü ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Ama o beni elimden tutup ayağa kaldırarak “Kardeş, yüreğinde olan sevgiyi hor görmüyorum ancak sana bir şey göstermek isterim” dedi. Sonra Kutsal Kitap’tan Kornelyus 25 ile Vahiy’de meleğe tapınmaya çalışan Yuhanna’yı okudu. Melek, Yuhanna’nın tapınmasını “yanlız Tanrı’ya tap ona kulluk et”26 sözleriyle reddetmişti.
Sohbetimiz sırasında öğretmene “törenlerle ilgili ve resimlere tapınmakla ilgili İncil’de hiç bir şey bulamadım” dedim, “Kiliselerinizde neden resimler ve heykeller var? Bu konu canımı çok sıkıyor.” Sorum onun yüreğinde yaralı olduğu bir noktaya dokunmuş olmasına rağmen gülümsedi.
“Tüm o şeyler yanlıştır, Tanrı’nın isteğine aykırıdır” dedi. “Sen Kutsal Yazıların tanıklığına kulak ver.” Sonra Kutsal Kitap’ta bu konu hakkında yazan her şeyi tek tek inceledik. Daha sonra Gregoryen rahiple aramızda geçen konuşmayı anlattım ona, bana bir çok konu hakkında açıklamada bulundu. Bir süre kitaplar üzerinde konuştuktan sonra beni, evinde misafir olduğum Garabed Usta ile birlikte o akşamüstü Sevortiyan Ağa’nın dükkanına davet etti. Aradığım kitapları oradan alacaktık.
Daha önce konuştuğumuz gibi dükkanda buluştuk. Sarkis’in, aramızda geçen sohbetin bilinmemesini istediğini farkettim böylece bu konuda ağzımı açmadım. Garabed, almak istediğim kitapların otuz kuruş 27 olduğunu duyunca “yarın alalım, ücretini ben ödeyeceğim” dedi. Çünkü bana bir lira borcu vardı. Sabah kitapları almak için dükkana gittiğimde Sarkis ve Sevortiyan kitapların ücretini benim ödememi istediler çünkü parayı daha sonra Garabed’ten almakta zorluk yaşayabilirlerdi.
Ancak Garabed ile konuştuğumda kitapları hemen almakta acele etmemem konusunda beni ikna etmeye çalıştı. Kitapları bana daha sonra göndermeyi tercih ediyordu ve hatta kitapları hiç bir ücret ödemeden alabileceğini söylüyordu. “Bir söz verip de tutmamak çok ayıp. Dün adamlara kitapları alacağımızı söyledik ve şimdi sen bambaşka bir şey söylüyorsun.” Ona kızmıştım. Sonra dükkana gittim ve Garabed’in söylediklerini Sarkis’e ve Sevortiyan’a aktardım. Sarkis ne kadar param olduğunu sordu. “On kuruş” dedim. Yeterli olabileceğini söylerek beni Amerikalı müjdecilere götürdü. Bana çok sevgi gösterdiler, orada geçirdiğim kısa zamana rağmen sevgiyle ve Ruh’la dolu Hıristiyanlar ile tanıştığımı hissettim. Duvarlarında bir çok kitap rafı olan bir odaya götürdüler beni ve beraber ihtiyacım olan kitapları bir kenara ayırdık: bir Kutsal Kitap, Matta ve Markos yorum kitapları, Arapça Mezmurlar kitabı, Dağdaki Vaaz 28 ve On Emir 29 üzerine bir yorum kitabı ve incilî öğretisi üzerine bir kitapçık. Sonra Ohannes Ağa’dan bir hediye olarak Türkçe ilahi kitabı aldım. Sarkis benim on kuruşumu misyonerlere verdi sonra kalan borcumu sorduğumda, kalanı bir hediye olarak kabul etmemi istediler.
Dönerken Sarkis, “her şey üzerinde tam anlamıyla konuşabilmek için bir kaç gün beraber zaman geçirelim” dedi.
Niyetinin beni ikna etmek olduğunu sezerek şöyle düşündüm: “Sarkis, etkili sözleriyle beni yenebilecek kadar eğitimli bir kişi öyle ki gerçek benden yana olsa bile ona nasıl yanıt verebileceğimi bilmiyorum. Elbette İncil’i seviyorum ve İncil’de yazanın dışında bir inanca sahip olmak istemiyorum. Fakat bu kitaplarda yazanları bilmiyorum ve ilk önce İncil’in sözleri ile uyuşup uyuşmadıklarına bakmam gerek.” Ancak bu adamla düşüncelerim üzerine konuşmak zorunda kalacaksam gerçek ondan yana olsa bile sanırım kendi inancımı savunmak zorunda kalacaktım. Böylece bu konuşmayı yapmaktan kaçındım.
Garabed’in kitapları beraberimde götürmesini engelleyeceğini biliyordum. Böylece bu konuyu Sarkis ile bir kez daha konuştum. Garabed bana sorduğunda kaçamak cevaplar verip kitaplarla uzaklaşacaktım. Kısacası tam anlamıyla doğru olanı yapmamıştım çünkü Müslümanlar için beyaz yalan denen şey geçerliydi. Fakat Sarkis, “sözlerimiz o kadar açık olmalı ki insanlar samimiyetsiz göründüğümüzde bile bununla sözlerimiz arasında bir bağlantı kuramamalı” dedi. Çok utanmıştım ve bir daha yalan söylemeye teşebbüs etmedim.
Akşamleyin Garabed Usta’nın evine gittim. Kitapları elimde görünce çok kızdı.
Ertesi gün Cumartesi olduğundan, Protestan şapelinde vaazı dinleyebilmek için Sarkisin tavsiyesi üzerine Pazar günü de şehirde kalmak istiyordum. Pazar günü Garabed Efendi kiliseye davet etti beni. Kabul ettim ve onunla beraber Gregoryen kilisesindeki toplantıya katıldım. Sonra da beraber Protestan kilisesine, vaiz Hagop Taşcıyan’ın Yaratılış 3:21’den 30 Türkçe olarak verdiği vaazı dinlediğimiz kiliseye gittik. Toplantıdan sonra üçümüz – Sarkis, Garabed ve ben, arkada bekleyip rahip ile konuştuk. Kitapları bırakıp gitmemi isteyen Garabed Usta, şimdi bu konu ile ilgili rahiple ve Sarkisle konuşuyordu. Ermenice konuştukları için ne konuştuklarını anlayamadım.
En sonunda vaiz şunları söyledi: “Usta, kitapları yanında götürmenin pek ihtiyatlı olduğunu düşünmüyor. Kitaplar bir din aliminin yanında bulunursa senin için tehlikeli olabileceğinden, kitapları sana bir başkası aracılığla göndermeyi öneriyor. Eğer kitaplar sende bulunursa araştırma başlatılır ve sadece senin için değil bizim için de tehlikeli olabilir. Ben de şahsen kitapları burada bırakmanın daha iyi olacağını ve Ustanın iyi bir maksatla bunları söylediğini düşünüyorum.”
Ona yanıt vermedim ama gizlice Sarkis’e fikrini sordum. Sarkis ise, “kitapları yanında götür. Tanrı’nın isteği neyse o olsun. İsa uğruna kanımızın dökülmesine bile hazırlıklı olmalıyız” dedi. Söyledikleri benim isteklerimle uyuştuğundan dolayı, onun öğüdünü dinleyerek köyüme gittim ve kitaplarımı okumaya başladım.
O zamanda aşağı yukarı yirmi öğrencim vardı ve daha önceki ev sahibim Ali Bey gibi köyün piri olan Seyid Hasan’ın evinde kalıyordum. Otuz yaşlarındaydı.
Okuduğum kitaplarla ilgili ona anlatmaya başladım. Kitaplarda anlatılanları dinlemek için ve kitaplar üzerinde konuşmak için sabırsızlanıyordu. Diğer sorularının yanında bir de “Biz ‘Ali, Tanrı’dır’ deriz. Sen de ‘İsa Tanrı’dır’ mı diyorsun?” diye sordu.
“Evet” diyerek devam ettim, “Ali’nin Tanrı olduğunu neye dayanarak söylüyorsun?” Aslında Yoloğlu öğretisini onların çoğundan daha iyi biliyordum.
Şöyle yanıt verdi: “Senin de kitaplardan çok iyi bildiğin gibi Ali mucizeler yaptı ve ölüleri diriltti.”
“Ölüleri dirilttiğini elbette okudum ama diriltmeden önce Tanrı’ya dua etmesi gerekti. Ancak İsa kendi buyruk verdi ve ölüler dirildi.” Çeşitli tartışmalarla bunu daha açık bir şekilde anlatmaya çalıştım, bir süre sonra ikna olmuştu.
Bu arada Ermeni rahip beni ziyarete geldi. Bir din alimi ve devletin temsilcisi olarak, tüm tarım ürünlerinin yüzde onunu kapsayan aşar vergilerinin teslim edilmesini denetlemekle yetkili olduğumu biliyordu. Bundan yararlanarak bir veya iki yığın saman almak istedi. Sustum – o gün köyümüze misafir gelmişti. Akşam olunca onunla konuşmaya gittim. Davut’un Uriya’ya karşı işlemiş olduğu günah hakkında konuşmaya başladı.31 Bu olayı daha önceden okumuştum. Peygamber Natan’ın, günahını göstermek üzere Davut’a geldiğini anlatırken 32 “Keşiş (‘rahip’)” dedim, “size bir şey sormam gerekiyor. Köyün birinde Tanrı’nın buyruklarını ve bu buyruklara uyması gerektiğini çok iyi bilen bir adam varmış. Başka bir köyde ise Tanrı’nın buyruklarını ve bu buyruklara uyması gerektiğini çok az bilen başka bir adam varmış. Az bilen çok bilenden öğrenmeyi arzu ediyormuş. Buna göre çok bilen adamın görevi ne olmalıdır?”
“Hem anlatarak hem de yaşamıyla az bilen adamı eğitmelidir” dedi.
“Peki ya çok bilen az bileni günahları konusunda uyaracağına ve doğruluk yolunu öğreteceğine, kazanç uğruna onu günaha iterse?”
“Tanrı onu lanetlemiştir” dedi.
Yasal olmayan yollardan benden saman istemesi konusunda, aslında kendisinden bahsettiğimi anlamamıştı. O zaman ona “iyi düşün” dedim.
“Bu öykü Davut ile Natan arasında geçen konuşmaya çok benziyor” dedi.
Ne demek istediğimi anladığını farkedince oradan ayrılıp evime döndüm. Bir daha gelip benden saman istemedi.
Başka bir gün köyde yine aynı Gregoryen rahibi gördüm, evden eve dolaşıp fal bakıyordu. Peşinden gidip “rahip, Tanrı’dan korkmaz mısın?” dedim, “büyücülük tüm Kutsal Kitap boyunca büyük bir günah olarak açıklanmıştır. Nasıl olur da üfürükçülük yaparsın?”
Ürkmüştü ama çabucak kendini toparladı ve gülümseyerek, “Ne yapayım? Hayatımı devam ettirmem lazım” dedi. O zamandan sonra aramızdaki bütün münasebet bitti.
Kutsal Yazıları sürekli okumaktaydım, tamamen anlayamasam da her paragraf üzerinde düşünür ve Tanrı’dan bana öğretmesini rica ederdim. Rab bana yardım etti ve anlayış verdi. Sürekli şu duayı ediyordum: “Rab, bana gerçeği göster ve anlayabilmem, onda kalabilmem için bana lütfet öyle ki sonsuza dek seni yüceltebileyim. Senin halkının olduğu yere girebilme lütfunu bağışla. Evini bırakıp senin ardın sıra gitsin diye İbrahim’i çağırdığın gibi bana da gitmem gereken yolu göster. Neyim varsa her şeyi bırakıp seni izlemeye hazırım. Duam sadece, Müjde uğruna insanlar benimle alay ettiklerinde, bana zulmettiklerinde hatta canımı aradıklarında ayakta durabilmem için beni kuvvetlendir. Acı çekmeye razıyım, yalnızca ayakta durabilmem için bana güç ver, öyle ki Senin huzuruna çıktığımda utandırılmayayım.”
Bundan kısa bir süre sonra öğrencilerimden anlayabilecek durumda olanlarına İsa’dan bahsetmeye başladım. Kaya adındaki 14 yaşındaki bir çocuk özellikle ilgiliydi. Aracılığıyla ışığı gördüğüm Yeni Ahit kitabını ona verdim, ona anlattım ve beraber çok dua ettik.
Bu şekilde devam ediyordum ki köylüler benimle ilgili kötü sözler söylemeye başladılar çünkü Şabat gününü tutuyordum ve ezan (minareden günde beş kez okunan ibadete çağrı) okumaktan çekiniyordum hatta öğrencilerimin bile okumasına izin vermiyordum. Müslüman hocaların sürekli yaptığı bir şey olan muska yazma işini de artık yapmıyordum. Ayrıca bulunduğum mekanı umursamadan her bir yemek öncesi açık başla dua ediyordum. Dahası müjdeyi insanlara vaaz ediyordum. Tüm bunlar halkı kızdırmıştı fakat eğitimsiz insanlar olduklarından dolayı benimle tartışamıyorlardı. Diğer bir yandan Seyid Hasan benimle aynı fikirleri paylaşıyordu ve ona anlattıklarıma inanıyordu. Halkın, Yoloğlu adına seyidlere verdiği vergiyi almak istemiyordu ve şöyle öğretiyordu, “Seyidlerin günahları bağışlama yetkisi yoktur bu yüzden seyidlere hediye getirmemelisiniz.” Buradan anlaşıldığı gibi seyidler günahları bağışlayabileceklerini iddia ediyorlardı.
Bu arada halktan zorla para almak üzere iki seyid köye geldi. Ancak Seyid Hasan, onlara “Gidin” dedi, “insanları soymaya ne hakkınız var?”, küfür ederek ve bela okuyarak onları köyden uzaklaştırdı çünkü bela okumak Yoloğlu’nun adetidir ve Seyid Hasan’ın bela okumakla yanlış yaptığını kavrayacak kadar anlayışı yoktu. Bundan kısa bir süre sonra şehirden Seyid Hasan’ın evine konuklar, Erzurum’lu tanınmış bir yazarın oğlu İsmail Efendi ile başka bir seyid geldi. Çok geçmeden üç adam din ile ilgili bir sohbete dalmışlardı.
Seyid Hasan, “Bizim din alimlerimiz bu tür şeylerden çok iyi anlar, çağırayım da gelip size yanıt versin” dedi.
Sonra beni çağırdılar. Babam aracılığıyla tanıdığım İsmail Efendi bana “kurtuluşa nasıl erişilir?” diye sordu.
“Öğrenmek istediğin buysa İncil’e bakalım; gerçek neymiş görelim.”
“Ama İncil hatalıdır.”
“Baban yazdığı eşsiz kitapta Yuhanna İncil’ini doğru ve gerçek olduğu için övmüştü. Şimdi babanın söylediklerini inkar mı ediyorsun?”
“Hayır, ben Yuhanna İncil’ine karşı hiç bir söz söylemedim.”
Babası Yoloğlu için bir çok ruhsal ezgi bestelediğinden dolayı çok saygın bir kişilikti. Kitabında Yuhanna’dan bahsetmesi ve Yuhanna İncil’ini övmesi pek alışıla gelmiş bir şey değildi.
Sonra İsmail Efendi bana “İncil’in öğretisi nedir?” diye sordu.
“Kurtuluş yalnızca İsa’dadır çünkü İsa kendisini bir kurban olarak sunmuştur.” diyerek On Emir’den bahsetmeye başladım.
Fakat o bana, “Bizim yolumuz el ele el hakka” dedi, yani kurtuluşa kavuşabilmek için seyidlerin elini tutmalıyız çünkü seyidlerin elleri Tanrı’nın elini tutar demek istedi.
Onlara Arapça Mezmurlardan okudum, “Eğer tanrısızlar el ele verirse, cezasız kalmayacaklardır” ve Türkçe’ye tercüme ettim. Sonra sustular. Onların hurafelerine göre Arapça her bir sözcük Tanrı’nın ağzından çıkmaktaydı. Ayrıca Yoloğlu’nun inandığı konulardan biri olan ruhların beden değiştirmesinden bahsettik ancak Yoloğlu Son Gün Yargısını ve ölülerin dirilmesini kabul etmez. Bunları konuşurken de Rab bana yardım etti ve hiç cevap veremediler. Seyid Hasan’ın imanı daha da güçlenmişti.
Bir kaç gün sonra köye bir başka seyid geldi. Hakaret dolu sözlerle tehdit etti beni ama içimde ruhum sevinçliydi.
Köyün yakınlarında bir mağara vardı, her akşam oraya gidip Kutsal Kitap okur ve yalnız başıma dua ederdim.
“Göksel Baba, sana şükrederim, bana merhamet edip kutsal Sözlerini bana açtın öyle ki Seni, günahları kanıyla aklayan tek varlık olan Oğlun Rab İsa Mesih’i tam olarak anlayabileyim. Şimdi yalnızca senin huzurunda duruyorum ve günahlarıma aracılık etmen için yalvarıyorum ya Rab çünkü ben çok günahlıyım. Ne zaman günahlarımı düşünsem, beni kabul edip etmeyeceğin ile ilgili şüpheye düşüyorum. Ancak Senin Sözünde şöyle yazılıdır: ‘Baba’nın bana verdiklerinin hepsi bana gelecek ve bana geleni asla kovmam.’33 Bundan dolayı ya Rab bana lütfet de beni kurtuluşa götürecek bu Söze tam anlamıyla inanayım. Kurtuluşun senden geldiğine iman ediyorum fakat Şeytan bende bazı şüpheler uyandırarak kafamı karıştırıyor, bana ‘sen Tanrı’yı reddettiğin için İsa seni kabul edecek mi?’ diyor. Sana yalvarırım ya Rab kötü olandan, her tür günahtan ve gençliğin kirliliğinden koru beni. Bu memlekette bir çok denenmeyle karşılaştığımı ve kafamı karıştırmak isteyen bir çok insan olduğunu görüyorsun. Ama ya Rab Yusuf’u koruduğun gibi beni de koru. Baba, Sözünün ne kadar azını kavradığımı, anlaşılır gelen metinlerin hala ne kadar az olduğunu biliyorsun. Biricik Oğlun İsa adında yalvarırım bana hikmet Ruhu olan Senin Ruhunu ver öyle ki çok sevdiğim kitabını iyi bir şekilde anlayabileyim. Sana yalvarırım Rab, Egemenliğin gelsin ve İsa Mesih aracılığıyla açıklanan doğruluğun tüm insanlar tarafından özellikle de benim insanlarım tarafından bilinsin. Benden nefret edenleri ve beni hor görenleri gerçekten bağışlayabileyim diye ve onları sevebileyim bana bağışlama ruhu verdiğin için sana şükrederim. Yalvarırım onlara merhamet et öyle ki yaptıklarını anlasınlar ve Rab İsa’ya dönsünler; çünkü egemenlik, güç ve yücelik senindir! Amin. Tüm bu konularda senin istediğin olsun Rab çünkü belki dua ettiğim şeyleri anlamıyorum bile ama gerekli olan ne varsa en iyisini sen bilirsin. Bu yüzden İsa’nın isminde bunları bana ver. Amin.” Günlük duam buydu.
Sonbahar yaklaşıyordu.
Garabed Usta, burada onun için çalışmakta olan Ermeni ile konuşmak üzere köye geldi. Zavallı adama hiç bir kar payı vermeyip hakkını yiyerek “senin gibi adamlar günde sadece iki kuruş hakeder” dedi, “uzun zamandır buradasın yedin, içtin, hakettiğinden fazlasını zaten tüketmiş durumdasın; yine de sana bir miktar vereceğim.”
Adam kendisine haksız davranıldığını görünce, “senden hiç bir şey almam” dedi ve ağlayarak gitti.
Ayrılmadan evvel Usta Garabed bana, “artık seni evlendirmemiz lazım” dedi. Ben de bu işi seneye ertelesek iyi olacağını söyledim. “Neden?” diye sordu, “sağlığın yerinde ve eğer para için kaygılanıyorsan tüm ihtiyaçları ben karşılarım.”
İlk önce sessiz kaldım ama başka bir gün, “evlilik, İsa’ya sevgimi soğutmasın” dedim.
Gülümseyerek yanıtladı, “çocukça konuşuyorsun. Seni akıllı bir adam sanırdım. Bedenin için rahat olan neyse onu yap. Öbür taraftan haber getiren kim olabilmiş ki?” Burada tekrarlamaya değmeyecek kadar gereksiz olan alaycı sözleriyle beni aşağılamaya devam etti. İncil uğruna insanların gözündeki saygınlığımı yitirdiğimi görünce, bir gün Seyid Hasan’ın evinde “insanların senden nefret ettiğini nasıl görmezden gelebilirsin! Onlara İncil’i neden anlatıyorsun?” dedi.
“Elçilerin, İsa uğruna ne kadar zulüm gördüklerini bilmiyor musun? Ben onlardan çok mu üstünüm!”
“Elçiler aptal insanlardı, sen de onlar gibi mi olmak istiyorsun?”
Sonra bu adamın bir Hıristiyan olmadığını, imansız biri olduğunu anladım ve daha fazla konuşmasını engelledim. “Sus” dedim, “Seninle artık hiç bir işim olmaz.”
Sonra evlilik konusuyla ilgili olarak Sarkis’e bir mektup yazdım ve bu zor konu hakkındaki öğütlerini rica ettim: “burada insanlar evlenmemi istiyorlar ama yüreğime ekilen sözün dikenler arasına düşen tohum gibi olmasından korkuyorum.”34
Şöyle yanıt verdi: “ben de seninle aynı fikirdeyim. Mümkünse bu yıl geçsin sonra Rab’bin neler yapacağına bakalım.”
Köyde kaldığım sürece vicdanımın beni rahat bırakmayacağını anladım. Böylece bu yerden ayrılmaya karar verdim.
Kutsal Kitap’ımı ve diğer bazı kitaplarımı Garabed’in kötü davrandığı Ermeni adama verdim ve bu kitapları gizlice Sarkis’e götürmesini rica ettim. Aslında bu konu ile ilgili Garabed’e hiç bir söz söylememesi konusunda uyardım.
Bu arada Garabed, Seyid Hasan ile birlikte Aşkale’ye doğru at üstünde bir yolculuğa çıktı. İlk başta Seyid Hasan inkar ediyordu ama Garabed onu nasıl konuşturacağını bilmekteydi. Haber ulaştığında köye yarım saatlik bir mesafedeydiler: Seyid Hasan atıyla birlikte düşmüştü ve ölümcül bir yara almıştı. At arabasıyla köye getirildi, bel kemiği kırılmıştı. Yanına vardığımda gözlerini açıp bana baktı. “İsa’ya iman et” dedim. “Ölüyorum” dedi, “dileğim yerine gelmediği için çok üzgünüm ama benim için dua et.”
Akrabaları bu talihsiz olaydan dolayı Garabed Usta’nın suçlanması gerektiğini söylediklerinde, iyi yürekli Seyid Hasan gözlerini açtı, etrafındaki insanları yakına çağırıp şöyle dedi, “dinleyin ve sözlerimin tanığı olun. Garabed bana hiç bir şey yapmadı. Acele ettiğim için düştüm. Eğer beni seviyorsanız ona zarar vermeyin.”
Doğru yolun sadece İncil’de olduğunu anladığımda, aslında yalnızca İsa için yaşamımı sürdürürken bir taraftan da bir din alimi olarak her zaman Muhammed’in yüceliğini açıklamanın yanlış olduğuna karar verdim. Artık temiz bir vicdanla Müslümanlığın ibadet kurallarını yerine getirmemin mümkün olmadığını anlamıştım.
Önceleri bazı büyük öğrencilerimin benim yerime ibadetleri yönetmesiyle bir dinlenme fırsatı buluyordum. Ancak çok geçmeden bunun da doğru olmadığı sonucuna vardım. Sonra öğrencilerimi bir araya getirip Kutsal Kitap’ı nasıl bulduğumu ve tek Kurtarıcının İsa olduğu sonucuna nasıl vardığımı anlattım. Sonra onlara Müjde’yi açıkladım. Tüm bunları ailelerine söylediler ve bu köyde büyük bir gerilim yarattı. İnsanlar bana gelip bir açıklama yapmamı beklediler. “Neden sorumluluklarını yerine getirmiyorsun? Sen köyümüzün imamısın.” Onlara başka bir imam bulmaları yanıtı verdim çünkü onların dini ibadetlerini artık yönetemeyecektim.
Neden işimi bırakmak istediğim sorusuna ise İncil’den bir ayet okuyarak yanıt verdim ve o ana kadar karanlıkta yaşadığımızı ve yaşamımız ile davranışlarımızı yönlendiren tek kaynağın İncil olması gerektiğini açıkladım. Herkes şaşıp kalmıştı. Bazılarının yüreği parçalanmıştı, bazılarıysa öfkeden deliye dönmüştü ve bana sorun çıkartmak için uğraşmaktaydılar. Bu arada her gün devletten birilerini gönderip beni tutuklamalarını bekliyordum.
Artık nişanlımın düşüncelerini öğrenmek benim için önemliydi, İsa’ya iman edecek miydi çünkü yalnızca iman ederse onu alabilirdim. Bazı akşamlar onu görmeye gidiyordum çünkü katı bir şekilde insanlardan soyutlanan Müslüman kadınların tersine Yoloğlu, nişanlıların kayınvalidenin gözetiminde görüşüp konuşmasına izin vermekteydi. Nişanlımı ikna etmekte ve kendisinin bir fikri olsun diye meseleyi ona açıklamakta çok zorlandım. Sonra ona “şimdi ne düşünüyorsun?” diye sordum.
O ise bana “sen beni bir gavur (inanmayan) mu yapmak istiyorsun?” dedi.
“Hayır” dedim, “böyle olmasını istemiyorum. Durum bunun tam tersi olsun istiyorum” ve açıklamalarıma devam ettim.
Ancak söylediklerime katılmayarak sadece “babamın yolunu bırakamam” dedi.
“Eğer bırakamazsan o zaman o yolda yürümen gerekir” dedim, “ama ben İsa’nın sevgisi uğruna her şeyi bırakabilirim, hatta seni bile bırakabilirim.”
Bu sözlerimi duyunca “Hayır, bırakma beni. Sen neye inanıyorsan ben de ona inanırım” dedi. Ancak böyle söylemesinin sebebi beni kaybetmek istemediği içindi, yüreği anlattıklarıma ikna olduğu için değil.
Meseleyi ona başka bir şekilde açıklamaya çalıştım ama sonuç yine aynıdı. Mesih uğruna gelmeyip yalnızca benim uğruma gelirse, kısa bir süre sonra anne, baba, ev özlemi çekecekti. Fakat bu durum vicdanımı rahatsız ediyordu. Ayrıca babası hemen peşimizden gelirdi. Polisler bizi arardı, ayrıca Anadolu gibi bir yerde bir bayanla sehayat etmek oldukça zor ve ciddi bir iş olurdu.
Kısa bir süre sonra Tanrı, köyümden ayrılma fırsatı verdi. İkamet edenlerin Türk hükümetine vergilerini teslim etme işi din alimlerinin sorumlulukları arasındaydı. Kurala göre bir kaç saygın insan din alimi ile birlikte şehre giderdi. Sonra din alimi parayı devlete teslim eder bütün köy için verilen makbuzu alırdı.
Şehre giderken ne olursa olsun geri dönmemeye karar verdim. Hıristiyanların bana bakacağını ve onlar aracılığıyla Hıristiyan öğretisini çalışma ve duyurma fırsatım olacağını umuyordum, böylesi Tanrı’dan bir hediye olurdu. Eğer bu ümidim gerçekleşmezse Tanrı’nın Sözünü alıp ömrümün sonuna kadar dağlarda yaşayan bir adam gibi dolaşıp duracaktım ve köylerde vaaz edecektim. Kışın ılık bölgelere yazın da daha serin bölgelere giderim diye düşündüm. Dağlarda ve tarlalarda bulunan bitkilerle ve meyvelerle dayanabilirdim. Babam ile birlikte Musul’dan dönerken dört gün kadar böyle bir derviş hayatı yaşamıştım. O zamanda bazıları vergi memurlarından saklanmış, bazıları uzaklara kaçmış Kürt köylüleri sürüleriyle birlikte çayırlara taşınmıştı. Bu yüzden dört günlük seyhatimiz boyunca hiç kimseyle karşılaşmadık ve bitkilerle beslendik.
Şehre vardıktan bir kaç gün sonra Seyid Hasan’ın öldüğü haberi geldi. Ayrılmadan önce onunla vedalaşmaya gittiğimde bana bir kez daha, “Seninle beraber İsa’nın işinde çalışmak için yaşayamayacak olmam çok yazık. Ama dua et, Rab İsa Mesih beni kabul etsin.”
Şehirdeyken bir çocukluk arkadaşımla, komşumuzun evinde doğan Arşak adında bir Ermeni ile karşılaştım. Çocukken beraber çok oynardık ve birbirimizi çok severdik. O zamanlarda oyun arkadaşımı Müslümanlık inancına yaklaştırmaya çalışırdım. Bu çocukça konuşmaları hala çok iyi hatırlıyorum. Komşumuzun küçük oğlu ile bizim bahçede çok sık oynardık, “gerçek inancı” ve bu inancı kabul etmek gerektiğini anlatmak için yakaladığım her fırsatı değerlendirirdim. Bir gün bütün ikna etme gücümü toplayıp konuştum, genç dostum en sonunda Müslüman olacağına söz verdi. Çok mutlu olmuştum ve ona artık biz kardeş olduk dedim. Akşam olunca eve gitmesine izin vermedim ve bizim eve götürüp olanları heyecanlı bir şekilde teyzeme anlattım. Ne kadar tuhaftır ki tüm bu olayı onaylamıyormuş gibi göründü. Akşam yemeğini yerken oğlunu almak üzere komşu bayan eve geldi. Kararlı bir şekilde oğlunun artık bize ait olduğunu ve bizim evde kalmak zorunda olduğunu anlattım. Kimse beni dikkate almayınca acı acı ağlamaya başladım. Annesi gelip büyük bir sevinçle evimde konuk ettiğim bu kardeşi evine götürdüğünde her şey bitmişti.
Artık dostuma İncil’i okuduğumu ve İsa’ya inandığımı anlatabilirdim. Ben artık İsa Mesih’in tövbekarıydım.
Genç adam çok memnun oldu ve “bu Tanrı’nın bir mucizesidir! Vaftizci Yahya Yahudiler için neyse sen de Müslümanlar için osun artık. Onları Hıristiyanlık için hazırlayacaksın” dedi.
Annesi içeri girip beni Müslüman ismim olan Şükrü diye çağırınca, “onu artık bu isimle çağırma çünkü onun adı bundan sonra Yahya olacak. İman etti ve onun adı Yahya olacak!”
Rab bana o kadar sevgi ve şevk verdi ki hiç bir şeyden korkmuyordum. Hala din alimi kıyafeti içerisindeydim ve incilî imanlıların toplantısına da bu kıyafetle gidiyordum. Kardeşlerin şapkalarını kapıda çıkardıklarını görünce ben de sarığımı çıkardım çünkü bu kılığımı da eski inançlarımla birlikte çıkarıp attığıma inanıyordum. Çarşıya gidince toplantıda tanıştığım kardeşlerin yanına gittim ve yüksek sesle ruhsal konulardan bahsetmeye başladım. Fakat orada Mesih’in kimliği hakkında bu kadar açık bir şekilde konuşmak uygun değildi ve Müslümanlar bana her taraftan pis pis bakmaktaydılar. Onlardan biri bana bir söz yöneltir yöneltmez fırsatı değerlendirip müjdeyi onlara vaaz ettim. O kadar ileriye gitmiştim ki en sonunda kardeşler, Müslümanlara Mesih’i bu kadar özgürce anlatmamam konusunda beni uyardılar; bu tür bir davranış hem kardeşler için hem de kendim için büyük bir tehlike ve zorluk ile sonuçlanabilirdi. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki ne yaşam ne tehlike ne de ölüm aklıma geliyordu. Mesih’ten ve sevgisinden başka hiç bir şey görmez olmuştum. “Mesih beni kabul edecek miydi?” tek düşündüğüm şey buydu. Güvendiğim şey onun vaadiydi: “bana geleni asla kovmam.” Kimden korkayım? Onun için tüm hayatımı memnuniyetle paramparça edilmek üzere sunabilirdim. Eğer yaşamımı ona versem çok büyük bir şey mi yapmış olurum? O, her şeyin olduğu kadar benim hayatımın da efendisi değil mi? Beni ve benim gibi günahkarları Tanrı’ya yaklaştırmak için yaşamını hiçe saydı. O zaman neden kendi canımı esirgeyip onun için vermeyeyim?
Hemen hemen her gün incilî Ermeni vaize giderdim, o da beni sorguya çekerdi. Bir keresinde “Neden Muhammed’e ve Kur’an’a inanmıyorsun?” diye sordu, “Muhammed’in öğretisi de iyi bir inanç.”
“Ancak Muhammed’in öğretisinin Kutsal Kitap’a bağlı hiç bir temeli yok” dedim, “Kur’an’da, İncil’in ve Peygamberlerin Muhammed’ten bahsettiği yazılıdır ama buna dair hiç bir kanıt bulamadım.” Sonra ona, Kur’an ile karşılaştırmış olduğum Kutsal Kitap ayetlerini gösterdim.
“Müslümanların seni bulup öldürmesinden korkmuyor musun?” sorusuna “İsa’ya olan imanımdan dolayı beni öldüreceklerse, hiç bir şeyden korkmuyorum. Elçiler de Yahudiler tarafından öldürüldüler” cevabını verdim.
Sarkis’le birlikte bana Kutsal Kitap veren Amerikalı müjdecileri ziyaret ettim ve onlara Hıristiyan olmak istediğimi söyledim. Ama ikisi de iman etmeme inanamadı.35
Neden onları ziyaret ettiğim sorusuna yanıt olarak Hıristiyanlığı anlayabilmem için ve müjdeyi Müslümanlara götürebilmek üzere teoloji okumam için gerekli olan ne varsa öğrenmek istediğimi anlattım. Artık Erzurum’da kalmamam gerektiğini ya Rusya’ya ya da Bulgaristan’a gitmem gerektiğini düşünüyorlardı. Bunu onların kararına bıraktım. Sonra atları ile ilgilenmemi ve her gün iki ya da üç saat kendileriyle birlikte ders almamı teklif ettiler.
Buna yürekten katıldım. Gerçeği tanımaya başladıktan kısa bir süre sonra Tanrı, Muhammed’in soyundan gelen bir Müslüman olarak yüreğimdeki gururu aldı.
Diğer bir yandan Sarkis, endişelerini ifade etti: “Eğer Müslümanlar bir din aliminin sizinle birlikte olduğunu ve yanınızda çalıştığını öğrenirlerse, durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Gizli amaçların dışında başka bir sebeple bu işi yapmaya razı olduğuna hiç kimse inanmaz ve hiç kimse onu suçlu çıkarmaz. Gregoryenlerin bize nasıl bakacaklarını biliyoruz, Müslümanlar bizi mahkemeye götürsünler diye bizi nasıl kollayacaklarını biliyoruz. İşte bu onların aradıkları bahane olabilir. Sonra Müslümanlar, Gregoryenlerin söylediği ‘Protestanlar sadece bizim inançlarımızı değil sizinkini de yok etmeye geldi’ iftirasının doğru olduğunu görecekler. Toplatılarımız basılacak ve bize zarar verecekler.”
Sonra beni başka bir şehre göndermeye karar verdiler, “Hınıs’taki Çeverme köyüne git ve orada Ermenice öğren. Sonra seni iyi bir ilahiyat okuluna göndereceğiz.
Benim için bir kaç tavsiye mektubu yazdılar ama ayrılmadan önce onların topluluğunda vaftiz olmak istediğimde, “Bekle, henüz zamanı değil” dediler.
Sarkis ise, “Git ve imanın içten olsun; Rabbin neler yapacağını göreceğiz.” Çeverme’ye varmadan önce bir köyde Ermeni giysileri giymemi tavsiye ettiler, ben de öyle yaptım.
Sağ salim Çeverme’ye vardım ve oradaki Ermeniler tarafından oldukça sıcak karşılandım. Müjdecilerin, Ermenice’yi konuşamadığım için Türk olduğumun anlaşılması korkusunun gereksiz olduğunu gördüm çünkü Hınıs’taki bir çok Ermeni Kayseri’den gelmişti ve çok az Ermenice konuşabiliyorlardı hatta bazıları hiç konuşamıyordu bile.
Bana bir isim verdiler. Sevindirici olan, çocukluk arkadaşımın da bana vermiş olduğu Yahya ismi ile aynı olmasıydı.
Altı ay kadar bu yerde kaldım, her gün okula giderek Ermeniceyi hem derslerle hem de Ermeniler ile konuşarak gayretle öğrendim.
Bu noktada ben Erzurum’dan ayrıldıktan sonra Garabed Usta’nın kardeşleri görmeye gittiğini ve beni sorduğunu ama onlardan bir yanıt alamadığını söylemeliyim. Sonra iki Türk ile birlikte Protestan okuluna gidip kurnazca “Şükrü nerede? Lütfen söyleyin. Bu iki adamın ona borcu var ve ödemek istiyorlar” demişti. Fakat yine kimseden bir yanıt alamamıştı. Sonra gerçek yüzünü gösterip onlara bağırıp çağırmıştı, “Siz Protestanlar onu götürdünüz ve şimdi nerede olduğunu söylemiyorsunuz. Ama unutmayın, o bir din alimiydi. Bu işten cezalandırılmadan kurtulacağınızı sanmayın. Onu bulduktan sonra görüşeceğim sizinle!”
Çeverme’ye varmamla birlikte vaiz ve diğer kardeşler çok telaşlı bir şekilde akıllarından geçeni anlattılar: “Burada kalman hem kendin için hem de bizim için tehlikeli olacak. Eğer Harput’a gidersen senin için daha iyi olur; orada Sözü çalışabilmek için daha fazla fırsatın olur.” Bunun üzerine müjdecilere bir mektup yazmalarını rica ettim ve onların tavsiyelerine göre hareket edeceğime söz verdim. Mektubu yazdılar ama yanıt olumlu değildi.
Böylece Çeverme’de saygın bir incilî Ermeni olan Malo Ağa’nın evinde altı ay misafir olarak kaldım ve orada bir çok şey öğrendim. Kardeşlerin imanın gücüyle dopdolu olduklarını gördüm ama diğer bir yandan İncil’e inanan herkesin imanla dolu ve adanmış olması gerektiği fikrine sahip olduğumdan dolayı zayıf olanlar beni büyük şaşkınlığa uğrattılar. Sonra Sarkis’in sözlerini hatırladım, “Asla insanın sözüne hürmet eden insanlar olmamalıyız. İnsan yalancıdır; yalnızca Tanrı doğrudur. Sürçmemek için İsa’ya bakmalıyız.” Böylece rehberim olabilecek tek şey Kutsal Kitap’tı ve İsa’nın benden istediği şekilde değişebilmek için gayretle savaşmaktaydım.
Bu altı ay içerisinde Ermenice okumayı ve yazmayı öğrendim. Doğru düzgün telaffuz edemediğimden dolayı konuşmayı pek sevmiyordum.
Bu arada köyde Gregoryen ve Protestan Ermeniler arasında bir çok anlaşmazlık meydana gelmişti. Kaldığım evde bir çok insan akşamları biraraya gelip saatlerce tartışıyorlardı. Ermenicemi geliştirmek için mükemmel bir fırsattı bu.
Altı ay sonra müjdeciler bana bir mektup yazıp Alaşkird adında bir köye gidebileceğimi söylediler. Orada köyün öğretmeni ve vaizi olan adamın evinde kaldım; çok iyi bir adamdı. Onun okulunda Ermenice öğrenmeye devam ettim ayrıca Türkçe dersleri verdim. Sonbaharda Gegham adında bir öğretmen, köydeki Gregoryen Ermeni okuluna geldi. Manastır eğitimi almıştı ve Eski Ermeni dili konusunda uzmandı. Benden Türkçe öğrenmek istedi ve böylece yedi ay boyunca birbirimize yardım ettik.
Bu arada Garabed Usta şeytanlığını kullanarak tekrar nerede olduğumu bulmaya çalıştı. Sarkis’e Ermeni bir adam göndererek Perza köyünde ticaretle uğraştığını söyletirmişti. Orada genç bir kız bu adamı görmeye gelmiş ve nişanlısının nerede olduğunu bilip bilmediği sormuştu. Bu genç kız nişanlısını izlemeye ve onun inancını kabul etmeye hazırmış. Ancak Sarkis bu adama hiç bir şekilde net bir şey söylememişti ve bana yazdığı mektupta bu olaydan bahsedince, Garabed tarafından acemice tasarlanmış kötü niyetli bir uydurmaca olduğunu hemen anlamıştım.
O zamanlarda Bitlis’li bir Ermeni tüccar ile tanıştım, kendisi önceden bir Protestandı. Gregoryenler yüzünden çok acı çektiği için müjdecilere gidip devletten kendisini Gregoryenler’den ve Kürtler’den koruyacak bir güvenlik talep etmelerini istemişti. Müjdeciler onun arzusunu yerine getirememişlerdi bu da onun küsmesine, Protestan cemaatini bırakmasına ve onlara karşı olmasına sebep olmuştu. Bu adam Alaşkird’te bir değirmen satın aldı ve benden satın alma sözleşmesini düzenlememi rica etti, ben de yaptım. Ancak bir kaç gün sonra değirmenin eski sahibi satın alma anlaşmasını feshetmek istedi. Dava kadının huzurda görüşülürken, kadı belgeye bakıp “konu tamamen düzenli bir şekilde yapılmış ve feshedilemez” demişti. Sonra da belgeyi kimin düzenlediğini sormuştu.
“Yahya adında genç” yanıtı verilmişti.
“Onun yaptığı işi yapabilecek kadar yeterli bir adamımız yok. Onu buraya gönderin de işe alalım.” Ermeni bir tüccar bu haberi bana ulaştırdı ama gitmeyeceğimi söyledim. Rab beni Müjdesi içim çağırdı. Nasıl olur da rüşvet alan bir adamın iş arkadaşı olabilirim!
Bir kaç gün sonra başka bir dava ile ilgili olarak kadı, resmi görevlileri ile birlikte köyüme geldi. Evsahibim köydeki en iyi eve sahip olduğundan dolayı görevlilerde bu evde kaldı. Akşam olunca beni sormuşlardı: “Burada iyi yazabilen bir Yahya varmış. Nerede?” Beni çağırdılar. Gittim ama sorularına çok dikkatli yanıtlar verdim. Sonra da Kutsal Kitap’ımı kapıp geldim ve onlara İsa’nın doğumunu okudum. Ellimden geldiği kadar görevimi yapmak ve gerçeğe tanıklık etmek istiyordum. Okuduklarıma yanıt olarak kadı, “çok güzel” veya “olanlar bundan ibaret” olarak tercüme edilebilecek bir ifade kullandı. Kendisiyle birlikte gelen görevliler ve Ermeniler ise gergin bir şekilde dinlemekteydiler. Böylece kadı ve ben, iki saat kadar İsa ile ilgili konuştuk.
Ertesi gün döndü.
Bir gün Alaşkird’teki Ermeni rahip, köylüler adına bir dilekçe yazmam için beni çağırdı. Açıkcası devlet Ermeni köylerinden ordu için buğday alma planı yapıyordu ama herhangi bir bedel ödemek niyetinde değildi. Dilekçeyi bitirdikten sonra rahip bana karşı çok canayakın davrandı ve Gregoryen okulunda Türkçe öğretmeni olarak kalmak isteyip istemediğimi sordu. Ne kadar maaş istersem vereceğini söyledi. Ben ise ona, “müjdeciler, bu zulüm zamanında ihtiyacım olan her şeyi sağlıyor ve onlar beni nereye gönderirse orada kalacağım. Eğer onlardan bir onay alabilirsen, sevinçle kabul ederim.” Böyle bir şeyin mümkün olmadığını düşünmekteydi sonra vedalaştık.
Bu arada müjdecilere bir mektup yazıp Rab’bin bağında 36 hizmet etmeye hazırlanmak üzere ne zaman okula gideceğimi sordum. Bir cevap geldi: “Çeverme’ye dön; orada Garekin Çitciyan adında yeni bir öğretmen var. Seni gönderebileceğimiz iyi bir okul bulana dek eğitimine orada devam et. Ayrıca okulda Türkçe dersleri ver. Kardeşlerin dileği bu.”
Öyle yaptım. Köye dönüp Garekin Çitciyan adındaki genç Ermeni öğretmeni buldum. Aslında kendisi Harput’taki Amerikan Kolejinde öğrenciydi.37 Ancak sağlığı bozulduğundan dolayı, bozulan sağlığını düzeltmek üzere köye gitmesi oradayken dersler vermesi istenmişti. Aynı odada kalıyorduk ve kısa zamanda dost olduk. Şu andaki adımı veren kişilerden birisi de oydu.
Bir gün bana “Bundan sonra artık Müslüman olmak istemiyorsan, her Hıristiyan gibi ikinci bir isim alman gerekir” dedi.
Ona “Abrahamyan (‘İbrahim oğlu’) olarak adlandırılmak istiyorum çünkü imanımdan ötürü İbrahim’in oğluyum” dedim.
“Hayır” dedi bana, “bedenen İbrahim’in oğlusun ama ruhen Müjdenin oğlusun. Bundan dolayı Avetaranyan (‘Müjdenin oğlu’) olarak adlandırılacaksın!”
Altı ay sonra müjdecilerden bir haberci gelerek derhal Aleşkird’e geri dönmem gerektiğini söyledi.
O zaman dostumla vedalaştık. Sonra çok nadiren birbirimizden haber alabildik ve çok uzun yıllar sonra birbirimizi görebildik. Aslında biraz da onun başına gelen talihsizliklerden bahsetmek istiyorum.
Garekin Çitciyan çok parlak bir zekaya ve sağgörülü ruha sahip biriydi. Sağlam temellere sahip bir imanlıydı ve talihsiz halkı için candan bir sevgi ile doluydu. Harput’taki eğitimini tamamladıktan sonra bir Ermeni köyüne vaiz olarak atandı. Orada çok bereketli işlere emek verdi. Fakat halkının siyasi yararı için etkin çalışmalarda bulunduğundan Türkler tarafından nefrete ve zulüme maruz kaldı. Hayatı ciddi anlamda tehlike altındaydı ve düşmanlarından kaçmak için eşini ve çocuklarını geride bırakarak Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı.
Amerikadayken bir incilî Ermeni kilisesinde vaaz verme görevi aldı. Bu görevdeyken İsrailoğulları gibi dört bir yana dağılmış olan halkını toplamaya çalıştı ve hem konuşmalar yaparak hem de yazılar yazarak halkını yenilemeye çalıştı. Bu amaçla Voice from the Homeland (Anavatandan Sesler) adındaki dergiyi yayımlamaktaydı. Dergi Amerika’daki Ermenilerden geniş bir kitle tarafından okunmaktaydı ve tüm sağduyulu Ermenilerin Garekin Çitciyan’a hayran olmasına sebep olmuştu.
Oniki yıl boyunca Amerika’da böyle çalıştıktan sonra devrimci Ermeni kurulu toplantısına katılmak üzere Londra’ya gitmişti. Ailesi de orada olacaktı. Kurula hitab eden Çitciyan, Ermeni halkının özgürlüğünün kaba kuvvetle, hileyle ve ihanetle değil sadece ve sadece ahlaki reformasyon yoluyla huzurlu bir şekilde gerçekleşebileceği görüşünü sunmuştu. Hem zekasıyla hem de duyarlılığıyla diğer Ermeni dostlarından kat kat üstün bir kişi olduğundan dolayı kimse ona yanıt veremedi. Aslında kurulun büyük bir çoğunluğu fikir değiştirerek onun görüşlerine bağlı olmayı seçmişlerdi ve Çitciyan dünyanın her bir ülkesindeki Ermeniler arasında belirtilen şekillerde çalışmak üzere atanmıştı.
Bu görevle Çitciyan, ilk olarak Avrupa’ya gitti. Ermenilerin yaşadığı her şehirde insanlara hitab etti. Hatta bazılarını evlerinde ziyaret ederek halkının refahı için biraraya gelmek ve beraber çalışmak üzere onları yüreklendirdi.
Böylece Bulgaristan’a bile gitti. Bu arada Şumnu’da çalıştığımı öğrenince beni görmeye geldi ve yine düşüncelerimizi, kaygılarımızı paylaşarak, hatıralarımızı canlandırarak beraber bir kaç gün geçirdik. Şumnu’da bile Ermeniler adına konuştu ve onun ciddi, önem belirten, tutkulu sözleri coşkun dinleyiciler topladı. Bir yandan da karşıtlarının seslerini daha da cesurca çıkartmalarına neden oldu. Devrimci bir Ermeni gazetesi, onu vatan haini ilan etmiş ve ona tehditler savurmuştu.
İçinde bulunduğu tehlikenin farkındaydım ve siyasi partilerin mücadelesinden çekilmesini ve Müjde’nin bir duyurucusu olarak halkına sukunetle hizmet etmesini istedim. Korkularımda haklı olduğumu ve öğüdümü dinleyeceğini söyledi. Hala Tiflis’te olması planlanan konferansı gerçekleştirmek istiyordu. Bundan sonra ulusal görevinin tamamlanmış olacağını söyledi. Ancak bundan sonra yapmakta olduğu etkinliği bırakıp kendisini tamamen canlarla ilgilenmeye verebilirdi.
Böylece yüreğimde kederle, Odessa’ya yolcu ettim onu; orada bir çalışma arkadaşıyla buluşacaktı. Kurul Odessa’daki bu güçlü ve cesur arkadaşı, Çitciyan’nı korumak için görevlendirmişti ama henüz Balkanlarda Çitciyan için ciddi bir tehdit olmadığından dolayı onu Çitciyan’dan önce Odessa’ya göndermişti.
Dostum yanımdan ayrıldıktan hemen sonra Ermeni korumanın artık Odessa’da olmadığını öğrendim. Ancak bu konuyu bildirdiğim telegraf Çitciyan’a ulaşmadı.
Bir süre sonra Odessa’dan aldığım bir mektupta Çitciyan’ın arkadaşının parti muhalifleri tarafından Kafkas Dağlarına öldürüldüğünü ve Çitciyan’ın hayatının da tehlikede olduğunu öğrendim. Fakat Çitciyan, halkı uğruna vazgeçebileceği hayatını sakınmamayı görev olarak görmekteydi.
Bu mektuptan sonra bir süre hiç bir haber alamadım. Sonra Çitciyan’ın da Ermeni devrimciler tarafından Odessa’da sokakta saldırıya uğradığını ve öldüğünü öğrendim. Halkının davası uğruna şehit olmuştu.
Ermeni halkı onun için çok gözyaşı döktü. Kiliselerde cenaze törenleri düzenlendi ve halkını daha iyi bir geleceğe taşımak için son derece uygun olan bu adamın erken gelen ölümü üzerine gazeteler yas tuttu. –
Müjdecilerin göndermiş olduğu habercinin hem kendisi için hem de benim için atı vardı ve böylece Alaşkird’e giden dağlarda yolculuk yaptık. Alaşkird’te Bay Hargrave ve Bayan Van Duzee adında iki müjdeciyle tanıştım. Onlarla birlikte İran sınırını geçip Urumiye’ye gittim. Birileri beni kaçırmak için aradığından dolayı müjdeciler buraya gitmemi uygun görmüşlerdi. Sınırı sağ salim geçtikten sonra devlet benimle ilgili olarak telegraf göndermişti ama artık çok geçti. Urumiye’de müjdecilerin misafiri olarak kırk gün kaldım. Bu şehirde Mesih’e inanan bir Müslüman topluluğu buldum. Benim için inanılmaz bir sevinçti çünkü o ana kadar öyle bir şey görmemiştim.
Mesih’e hayatımı açtığım dönemde Hüseyin Ağa adında İsa’ya iman eden bir Müslüman hapiste öldürülmüştü ve aşağı yukarı aynı dönemde İstanbul’da Hıristiyanlığı kabul eden oniki Müslüman öğrenci Boğazda boğdurulmuştu. Bir diğer Müslüman, Ahmed Ağa, Bulgaristan’a kaçmıştı, ardında bıraktığı dul eşi Fatma hala Bulgaristan’da yaşamaktadır. Eşini bir çok kez Filibe’de ziyaret ettim.
Urumiye’deki imanlılarla sık sık buluşuyordum. Kutsal Yazıları okuyup beraber dua ediyorduk, aramızda candan bir sevgi vardı. Bundan sonra zulümlerden dolayı bu topluluk ne yazıktır ki dağıldı.
Amerikalı müjdecilerin Urumiye’de bir koleji vardı ve Anadoludaki Amerikalı müjdecilerin niyeti orada sınava girmemdi. Ancak Urumiye’deki müjdeciler kendi aralarında görüştükten sonra, “Bay Chambers burada eğitim görmeni istiyor fakat buradaki dersler Süryanicedir, sen ise bu zamana kadar Ermenice eğitimi almışsın. Eğer yeniden bir dil öğrenmeye kalkışırsan çok vakit kaybetmiş olursun. Bu yüzden Tebriz’e gitmenin daha uygun olacağını düşünüyoruz, çünkü oradaki dersler Ermenice verilmekte. Burada öğrenebileceğin şeylerin aynısını orada öğreneceksin ve amacına daha çabuk ulaşacaksın” dediler.
Sonra kardeşlerle vedalaşarak Bay Whipple ile birlikte Tebriz’e, Bay Wilson’un okula kabul edilmemi sağladığı yere gittim. Azerbaycan’ın değişik köylerinden oraya gelen Ermeni öğrencilerle birlikte bir yıl eğitim gördüm.
Vaftiz olmadığım için daha geniş bir İmanlı topluluğuna henüz dahil olmamıştım. Erzurum’daki müjdecileri ilk görmeye gittiğim zaman arzum İncil’de okuduğum üzere vaftiz olmaktı yani İsa’ya olan imanımı herkesin gözleri önünde açıklamaktı. Müslümanlar görse, duysa ve beni yakalayıp götürse umrumda değildi. Onlar yalnızca bedeni öldürebilirdi ve ölümüm boşuna olmazdı. Çünkü beni özellikle çocukluğumdan beri tanıyan Müslümanlar şöyle sorabilirlerdi, “Ne tür bir sebepten ötürü öldü?” Ancak beni öldürmemeleri durumunda, Rab’bin bağında çalışmayı ümit ediyordum.
Fakat amacıma ulaşamadım, tersine müjdecilerin vaftizi benim kadar ciddiye almadığını gördüm. Rab’bin buyruğu, “Gidin ve vaftiz edin.”38 olmasına rağmen onlar da korkuyorlardı.
Çeverme ve Alaşkird’te kaldığım sürede vaftiz üzerinde okuduklarıma göre vaftiz sadece bir sembol veya bir simge olmaktaydı. Ancak İncil’e baktığımda böyle bir izlenim edinmediğimden dolayı bu yazılar beni ikna edemedi. İncil’e göre vaftiz, benim için ve Hıristiyan olarak doğmamış herkes için, İsa’yı insanların gözleri önünde açıkça kabul etmekti ve aracılığıyla Tanrı’nın Egemenliğine girdiğimiz iman göstergesi demekti. 39
Urumiye’deki müjdeciler, Tebriz’de vaftiz olabileceğimi söyleyerek beni oyaladılar. Onlara bu konuyu açtığımda bana şunu söylediler: “geçmişte çok insan vaftiz ettik (bu gizlice vaftiz ettik demekti) ama bir çokları eski yollarına geri döndü. Bu yüzden vaftiz olmak isteyen kişinin bir yıl beklemesi kuralı koyduk. Bu senin için gerekmese de koyduğumuz kurala bağlı kalmak istiyoruz.” Bir senenin bitimine doğru tekrar sorduğumda, “seni şimdi vaftiz etmek zor olur. İnsanlar senin ya Ermeni olduğunu düşünüyor – böylece vaftiz olmana çok şaşıracaklar – ya da bir zamanlar bir din alimi olduğunu biliyorlar. Özellikle tüm halkın gözleri önünde vaftiz olmak istediğin için zorluk çıkabilir.”
Şimdi ise Tebriz’den ayrılmamın daha iyi olup olmayacağını düşünüyordum, bunun bir kaç nedeni vardı. Geçimimiz oldukça sadeydi, ayda bir buçuk toman. Alman markı ile altı buçuk mark civarında bir para eder.40 Okulun çevresinde ve evde yaptığım çeşitli işlerle kazandığım parayla geçinmek zorundaydık. Fiziksel olarak çok zayıflamış olmama rağmen, eğer Tebriz’de daha fazla bir şeyler öğreniyor olsaydım ve vaftiz edilseydim tüm bunlara muhakkak dayanırdım. Maalesef durum böyle olmadığından dolayı, memleketimdeki müjdecilere gitmeye karar verdim ve Bay Wilson’a gidip benim için bir görevli pasaportu çıkarttırmasını ve eğer mümkünse yol parası konusunda yardımda bulunmasını rica ettim. Ancak Tebriz’de kalmaya devam etmemi istediğinde çökmüştüm. Ondan bir yardım beklememem gerektiğini anladığımda içi saman dolu döşeğimi satıp bir kervanda at kiraladım ve iyi yürekli müjdecilere elveda dedim. Bay Wilson’la vedalaşmaya gittiğimde benimle birlikte dua etti. Müjdeyi duyurma işindeki öğrenciler yolun bir kısmında bana eşlik ettiler, onlardan Hazar adındaki öğrenci şehrin dışına kadar geldi orada gözyaşlarıyla ayrıldık. Öğleden sonra kervan Hoy’a vardı.
Hoy’da aşırı sıcaktan dolayı yüksek derecede ateşim çıktı ama sınıra kadar at kiraladığımdan ve üzerindeki para bir at daha kiralamaya yetmediğinden dolayı orada kalamazdım.
Böylece yüksek ateşime rağmen kervan yolculuğuna devam ettim. Birlikte yolculuk yaptığım kişiler Hıristiyanlarla birlikte yemek yemeği kirli sayan İranlılar, Müslümanlar ve Şiilerdi. Bir Hıristiyanın kaplarından su içmesine bile izin vermezlerdi. Herkes Hıristiyan olduğumu düşünüyor ve Ermeni olduğumu zannediyordu çünkü Ermeniceyi çok iyi konuştuğumdan dolayı kimse benim daha önce bir Müslüman olduğumu akıllarının ucundan bile geçiremiyordu.
Geceleri atların iyi çayırlarda otlanabileceği açık arazilerde konaklıyorduk. Bir gece kervanı işleten İranlılar yakınımda bir yerlerde konuşuyorlardı. Farsça benden bahsediyorlardı ve hiç bir şey anlamadığı sanıyorlardı.
“Bu kafir hasta” dediler, “ölmek üzere. Tanrı’ya hizmet adına onu öldürecek kimse yok mu aramızda?”
Beni çağırıp, “hastasın sen, hem de çok hasta ve ölmek üzeresin. Fakat senin Cehenneme gitmene gönlümüz razı olmaz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanırsan Cennete gidersin. İman edecek misin yoksa etmeyecek misin?”
Sakin ve kararlı bir tavırla yanıt verdim, “Tüm insanların kurtarıcısı olarak Tanrı tarafından gönderilmiş olan İsa Mesih’e ve tek gerçek olan İncil’e iman ediyorum. Eğer arzunuz Müslüman olmamsa, ilk önce bana Muhammed’in ve Kur’an’ın gerçekten Tanrı tarafından gönderilmiş olduğunu kanıtlamanız gerekir.”
Bizimle birlikte seyahat eden bir tüccar İslami kaynaklar hakkında bilgiye sahipti ve Muhammed’in Tanrı’nın tek ve gerçek peygamberi olduğunu kanıtlama önerisinde bulundu. Ancak onun kurduğu mantığı mağlup etmede başarılı oldum öyle ki beni artık suçlu çıkartamayacağını kabul etmişti. En sonunda arkadaşlarına Farsça öfkeyle bağırarak, “O bir kafir ve öyle kalmak istiyor. Kılıcı hakediyor” dedi. Beni gönderdiler, ben de eşyalarımın olduğu yere geri döndüm. Orada Tanrı’ya dua edip canımı ona emanet ettim çünkü uykumda bana saldırıp beni öldüreceklerini düşünmekteydim. Kaçmak için çok hastaydım; nereye kaçacağımı bile bilmiyordum. Ölümden korkmuyordum ama henüz vaftiz olmadığım için ve Müslümanlara müjdeyi duyurma görevimi yerine getiremediğim için çok üzgündüm.
Sonra İranlılar beni kimin öldüreceğini kararlaştırdılar ve eşyalarımı aralarında paylaştılar. Söyledikleri her şeyi kelimesi kelimesine anlıyordum. Biri saatimi istedi, diğeri giysilerimi, üçüncüsü atımı ve sonuncusu ise paramı istedi çünkü yüklü miktarda bir param olduğunu sanıyorlardı.
O gece Mahmut adında bir adam kervana katılmıştı. Kervanı işleten İranlılara karşı düşmanca istekleri vardı. Bir kaç sene önce aynı yolda bir Ermeniyi solup öldürmüşlerdi, yağmaladıklarından ise Mahmut’a tek bir zırnık bile koklatmadan. Mahmut’un onları polise şikayet etmesinden korktukları için beni öldürme riskini göze alamadılar.
Ertesi gün sehayate devam edip bölgedeki soyguncuların baskınlarıyla oldukça tehlikeli olan bir yeri geçtik. Kervan işleten İranlılar, geceleri nöbet tutmaları için silahlı iki adam getirdiler. Sonra bu iki adamın beni öldürmesini istediler ama adamlar istemediler çünkü Mahmut’un onları da ele vermesinden korkuyorlardı. Tanrı o gece de beni korudu.
Ertesi gün sınıra bir gün uzaklıkta bir mesafede konakladık. Ateşim o kadar ilerlemişti ki kendimden geçmiş bir şekilde saatlerce yattım. Kendime geldiğimde susuzluktan can çekişmekteydim ve bir damla suyum yoktu. Ölüme çok yakın olmama rağmen, Şiiler kaplarını kirleteceğimden dolayı bana içecek bir şey vermeyi reddettiler. O zaman testilerinden ellerime biraz su dökmeleri için yalvardım böylece testilerine dokunmak zorunda kalmayacaktım. Onları çok öfkelendirmiştim, bana it diyerek kovdular beni.
Susuzluktan ve bezginlikten yarı ölü bir halde, su bulmak ümidiyle tarlalara attım kendimi. Ama boşunaydı: hiç su bulamadım. Yarım saat sonra yığılmak üzereydim. Kederle ağladım ve Rab’bin duasını ettim. Gözyaşlarımı yalnızca Tanrı gördü. Duadan sonra yakınlardaki köye ulaşabilecek kuvveti buldum kendimde. Köyün girişindeki ilk evin önünde Müslüman bir kadın oturuyordu. Ondan para karşılığında biraz ayran istedim. Getireceğini söyleyip içeri girdi ve iki vahşi köpekle döndüğünde köpekleri üzerime saldı. Korkup kaçtım. Yakınlarda buğday yıkayan bir adam beni çağırıp bana ayran vereceğine söz verdi. Onun yanına gittiğimde o da aynı şekilde üzerime bir köpek salınca peşimden gelen vahşi canavarın kovalamasıyla oradan da kaçtım. Ardımda Ermeni olduğumu sanıp benimle alay eden halkın kahkahalarını duyabiliyordum.
Bu köyde ne su ne de ayran bulamayacağımı anlayınca kervana geri dönmek istedim. Bu sırada bir kadın bana seslenip ayran getireceğini söyledi. Doğal olarak diğerleri gibi davranacağını düşündüm ve yoluma devam ettim. Ama tekrar seslenip beni çağırdı, bana ayran vereceğine yemin etti. Kısa bir süre sonra elinde ayran dolu bir kapla çıkageldi.
Ona para teklif ettiğimde, “Benim abim de yabancı bir memlekette, belki o da senin gibi zor bir durumdadır” diyerek para almayı reddetti. Ayranı kervanın konakladığı yere götürmemi önerdi. Testisini belki geri getiremeyeceğimi söyleyince, kocasının akşam gelip alacağını söyledi.
İçimdeki sususluğu söndürdükten sonra kervana dinçleşmiş olarak döndüm ve bütün gece uyudum. Çok güzel bir rüya gördüm, sabah uyandığımda ateşten hiç bir eser kalmamıştı, sapasağlamdım.
Sınırda kervandan ayrılıp bir yıl önce kaldığım yer olan Alaşkird’e gittim. Oradan da Erzurum’a gidip müjdecileri ziyaret ettim. Yolculuğumun nasıl geçtiğini öğrenmek istediler, ben de her şeyi anlattım onlara. Vaftiz olup olmadığım sorusuna, gizlice yapılan bir vaftizi istemediğimi ve beni tüm halkın görebileceği şekilde vaftiz etmeyi göze alacak kimseyi bulamadığımı söyledim. Vaftiz konusuyla ilgili olarak bir saat kadar konuştuk. Onlara Kutsal Kitap’a inanmama neden olan ayetleri gösterdim. Onların da beni tüm insanların huzurunda vaftiz etmeyeceğini anladığımda Vaftizci (Baptist) bir müjdeci görmeye gittim. Bu adam vaftizin bebekler için değil yetişkinler için yapılması gerektiğini anlatmaya çalıştı. Bana göre bu mesele bizim için sorun olmaması gereken bir konuydu ve bana, “Eğer bizim tarafımızdan vaftiz olursan, seni teoloji okumak üzere İstanbul’a göndeririz” dedi. Bu öneri benim isteklerimle de örtüşmekteydi. Ancak imanımı tüm insanların gözleri önünde açıkça itiraf etmek benim için son derece önemli bir konu olduğundan onun da beni halka açık bir yerde vaftiz etmek istememesi konusunda anlaşamadık.
Alaşkird’e dönmemi tavsiye eden eski dostumun yanına gittim. Hangi derecede bir müjdeci okula katılacağıma dair bir haber alana dek orada saklanmam gerekiyordu.
Onların tavsiyesine kulak verip sevinçle Alaşkird’e yola koyuldum fakat oraya gideli bir kaç gün olmuştu ki Kasım bey adında bir Kürt, misafir olarak kaldığım ev olan vaizin evine tesadüfen geldi. Beni tanıdı ve polisin beni almaya geleceğini söyledi. Adam benim kim olduğumu anladığına o kadar çok sevinmişti ki! Çünkü beni yetkililere ihbar etmek isteyen kişi oydu. Maalesef zekası biraz sınırlı olduğundan dolayı, yaptığı planı bizden gizleyemedi.
Aynı akşam müjdecilerden bir mektup aldım, mektupta bir an bile kaybetmeden Rusya’ya kaçmamı söylüyorlardı.
Ancak pasaportum olmadığından dolayı sınırı geçmem çok zor bir meseleydi. Fakat Tanrı bir şekilde sorunu çözdü, Ermeni sınırı görevlilerinden biri o sırada Alaşkird’deki akrabalarını ziyarete gelmişti. Vaizin ricası üzerine beni gizlice Rus sınırının ötesine geçirmeyi önerdi.
Tanrı’nın yardımıyla bu tehlikeli iş başarı ile tamamlandı. Rus bölgesine varınca Kars kalesi yakınlarındaki Karakale’ye bir at kiraladım. Bildiğim kadarıyla müjdeciler benim adıma iki tavsiye mektubu yazmışlardı, biri Karakale’ye diğeri de Erivan’a. Karakale’de oldukça sıcak karşılandım. Ermeni incilî kardeşler benden ötürü Tanrı’nın lütfunu övdüler ve müjdeyi onlara vaazetmemden yorulmadılar. Onlarla yaklaşık olarak on gün kadar kaldım ve sonra da Karakale gibi küçük bir köy benim için pek güvenli bir yer olmadığından dolayı Ermeni incilî bir kardeşle birlikte Erivan’a gönderildim.
Erivan’da yüksek mevkide bir devlet görevinde bulunan Daniel Bey adında tövbe etmiş bir Ermeni kardeş vardı. Sevinçle beni evine kabul etti ve sevecenlikle bana bir yuva sağladı. Dışsal görünüşü bakımından olağanüstüydü: büyük, etkileyici, güzel gözleri ve keskin bakışları vardı. Hepsinden öte Tanrı’nın kibar ve sevecen bir çocuğuydu. Evinde imanlı konuklar görmek onun için büyük sevinçti; açık yüreğiyle ve açık elleriyle çok iyilik yaptı. Toplantılar her zaman onun evinde olurdu ve kimse tarafından atanmış olmamasına rağmen Sözü vaaz eden oydu.
Onunla ondört gün kaldım ve çok bereket aldım. Öğleden sonra eve döndüğünde beraber uzun uzun konuşurduk; beni doğru yola yöneltmek için çok tavsiyelerde bulundu. Daha önce hiç bir vaizden öğrenmediğim şeyleri ondan öğrendim. Her tür dini kaynaktan bölümler okurdu ve dualarıyla, ilahileriyle içime inanılmaz bir tazelik getirirdi.
Tiflis’e gitmemi ve orada gençken Şuşa’dan tanıdığı Abraham Amirkhaniantz adındaki incilî Ermeni dostunu bulmamı tavsiye eden oydu. Daniel Bey o günlerde Kutsal Kitap’ı Ağrı Ermenicesine çevirmekle meşguldü. Bu işe İngiliz ve Ecnebi Kitabı Mukaddes Şirketi tarafından atanmıştı.
Tiflis’e vardığımda kıştı. O yerin yabancısı olduğumdan dolayı yolda arkadaş olduğum Ermeniyle birlikte bir kahveye girdim. Sıcak bir bardak çayla içimi ısıttıktan sonra eşyalarımı orada bırakıp Amirkhaniantz’ın adresini almam gereken İngiliz Kitabı Mukaddes deposuna gittim.
Yılbaşı olduğundan dolayı depo kapalıydı ve üç gün sonra açılacaktı. Böylece kahveye dönüp orada kalıp kalamayacağımı sordum. Pasaportum varsa kalabileceğim yanıtını aldım. Pasaportum olmadığı için şehirde kalacak bir yer bulmaya koyuldum. Aynı yöne acele ile gitmekte olan bir çok insan gördüm ve onları takip etmeye başladım. Sonra ibadetin eski Ermenice yapıldığı büyük bir Ermeni kilisesine geldim. Karşımda bana oldukça tanıdık gelen bir genç duruyordu. Yüzünü görmek için biraz eğildiğimde o da bana baktı ve beni hemen tanıdı, elimi tutup beni dışarı çıkardı. Sekiz ay boyunca Tebriz’de aynı okula devam etmiştik ve birbirimizi tekrar görebildiğimize çok sevindik. Pasaportum ve kalacak bir yerim olmadığını söylediğimde, kahveye dönüp eşyalarımı almamı söyledi. Sonra şehrin Uzakdoğu mahallesine gidip kervansaraylarda bir yer aradık.
Gregoryen olan genç dostum, beni ailesinin yanına götürmek istemişti ama tam da o gün polis bir yasak koymuştu. Buna göre pasaportsuz kimse kabul edilemezdi. Bir kervansaraydan diğerine dolaşıp durduk ama her yerde geri çevrildik. En sonunda arkadaşım babasını almak üzere yanımdan ayrıldı. Babası bir kervansarayın kapıcısını, beni kabul etmesi için ayarlamıştı; eğer her hangi bir zarar olursa her tür sorumluluğu üzerine alıyordu. Orada bir kaç gün kalma iznim vardı ama bundan fazla kalamazdım. Hiç bir insan evladının yaşayamayacağı kadar kötü bir odaya koydular beni: duvarlar rüzgarı davet eden bir sürü delikle kaplıydı; ne soba, ne yatak, ne masa, ne sandalye, hiç bir şey yoktu. Dostum evinden bana battaniye getirdi ve gecenin soğuğundan bu battaniyeyle korundum. Az sayıdaki kitabım şimdi de yastık olmuştu bana. Beş kapik verip topraktan bir kap aldım ve ellerimi ısıtabilmek için kaba bir kaç kor koydum.
Ertesi gün Pastör Amirkhaniantz’ın adresini araştırmak üzere dışarı çıktım. Sokakta tanıştığım bir Ermeni’ye sorduğumda, “Ne işin var onunla? Sen de mi Protestan oldun?” dedi. Beni bir Ermeni sandı. “Onun evinin yakınından geçeceğim” dedi pek de umursamadan “istersen gel”. Sonradan dönmem gereken yere çok uzaktaydı ve ayrıca yolda beni azarlamaya başlamıştı.
“Neden halkının inancını terkettin? Neden ulusuna vefasız oldun? Amirkhaniantz bir yalancı. Ondan ne öğrenebilirsin ki?” Aramızın bozulmaması için söylediklerine katlandım ve Amirkhaniantz’ın evine vardığımda çok mutluydum.
Kapıyı bir hizmetli açtı ve geldiğimi bildirdi. Pastör Amirkhaniantz’ı çalışma odasında buldumda onunla Ermenice selamlaştık. Bana, “Kimsin? Ne istiyorsun?” diye sordu.
“Daniel Bey sizi ziyarete gelecek bir din aliminden bahsetmedi mi?” dedim.
“Bahsetti ama bunun seninle ne alakası var?”
“Ben Oyum.”
“Sen bir din alimisin öyle mi? Bana böyle bir yalan söylemeye utanmıyor musun? Hilekarlarla konuşacak vaktim yok. Çık dışarı!” Onunla konuşmaya çalıştım ama beni dinlemek istemedi ve bana kapıyı gösterdi.
Evinden bir kaç adım uzaklaşmıştım ki, hizmetli peşimden koşup yanıma geldi, “Yarın aynı saat yine gel” dedi.
Ertesi gün Amirkhaniantz’ın çalışma odasına girdiğimde bana, “Din alimi sen misin?” diye sordu.
“Evet” dedim.
“Din alimi olmaktan ne anlıyorsun? Daha önceden bir din alimi olduğunu nasıl kanıtlayabilirsin?”
“Bu şeyleri anlıyorsan beni sorgulayabilirsin.”
“Tamam” diyerek Kur’an getirti ve bir kaç satır okumamı istedi, ben okurken yakından izliyordu. Bitirince “tamam, şimdi ben okuyayım sen dinle” dedi. Okurken tacvide (kesin okuma ve vurgu kuralları; bu bilgilye sahip olmadan kimse imam olamaz) göre bir kaç hata yaptığını farkettim. Bitirdikten sonra, “görüyormusun, bir Ermeni olmama rağmen ben de okuyabiliyorum.”
“Tacvide göre doğru okuyabilmiş sayılmazsın” dedim.
“Farzedelim ki sen biraz daha iyi okuyabiliyorsun. Ama bu yine de imam olduğunu kanıtlamaz. Yalan söylüyorsun ve beni aldatmak istiyorsun. Şimdi git, yarın bununla ilgili daha fazla konuşuruz.” dedi.
Ertesi gün gittiğimde, “Eğer bir Ermeni değilsen Ermeniceyi nasıl bu kadar iyi konuşabiliyorsun? Ermeniceyi ne kadar zamanda öğrendin?” diye sordu.
“Üç yıldır sürekli bu işi yapıyorum, her zaman Ermenilerle birlikteyim ve gece gündüz kendimi bu dili öğrenmeye adadım” dedim.
“Böyle yalan söylemeye utanmıyor musun? Ben oniki dil konuşuyorum ama hiç birini üç yılda bu kadar iyi öğrenmedim.”
“Belki ben biraz daha zekiyim.”
“Sus!”dedi. Yine ayrıldım oradan, hizmetli yine “Yarın gel” dedi.
Bir hafta boyunca bana böyle davrandı. Cumartesi, “Yarın Alman okulunda Ermeni toplantımız olacak, ben de vaaz vereceğim. Eğer istersen gelebilirsin” dedi. Gittim. Toplantı bittikten sonra insanların çoğu çıkıp gitti, yalnızca sekiz on incilî kardeş kalmıştı. Amirkhaniantz onlara, “kardeşler, size söylemem gereken bir şey var” dedi, “size garip bir meseleden bahsetmek istiyorum. Hiç bir yalancı gördünüz mü? İşte aramızda var bir tane. Kendisi bir Ermeni olduğu halde bir zamanlar Müslüman bir imam olduğuna inanmamı bekliyor.” Sonra bana doğru yönelip,
“Nasıl geldin buraya? Pasaportun var mı? Nerede kalıyorsun?”
“Aslan Kervansaray’da kalıyorum. Kaçtığım için pasaportum yok” dedim.
“Bunu anlamıyorum” dedi. “Pasaportun olmadan nasıl kabul edildin? Kim bilir ne yaptın da kaçmak zorunda kaldın?”
“Hangi şehirden geldiğimi ve orada hangi müjdecileri tanıdığımı söyledim. Eğer onlara sormak istemiyorsan niye bana eziyet ediyorsun!” dedim.
“Beni aldatmaya çalıştığın gibi aldatmışsındır onları.”
Üzülerek dışarı çıktım, “Rab, bu adamdan kurtulmama yardım et. Onu bir daha görmek istemiyorum.”
Sarkis [Assadur] adındaki bir Kutsal Kitap dağıtımcısı kardeş, peşimden gelip beni teselli etmek istedi. “Sana söylediklerinden dolayı onun kötü bir adam olduğunu düşünme” dedi, “Onun sert biri olduğunu biliyoruz. Tanrı, seni Mesih’e yöneltti ve bununla mutluyuz. Ama Amirkhaniantz, bir çok kez aldatıldı. Bu kadar şüpheci olmasının nedeni bu. Yarın git ve onu tekrar ziyaret et. Ben de orada olacağım.”
Söylediği gibi yaptım. Amirkhaniantz bana neler okuduğumu, neler öğrendiğimi, beraberimde hangi kitapları getirdiğimi sordu. Hepsini ona gösterdim.
Param bitmişti ve artık beni kervansarayda ağırlamak istemiyorlardı. Bunu Amirkhaniantz’a söyleyemiyordum çünkü beni tam bir hilekar olarak sayacaktı. Böylece Daniel Bey’e bir mektup yazıp başımdan geçenleri anlattım. Kitabı Mukaddes Şirketi aracılığıyla iki ruble gönderdi, bu parayla kiramı ödeyebildim, geriye sadece bir kaç kapik kalmıştı.
Sonraki Pazar Ermeni toplantısında Sembad Bağdasariantz vaaz verdi. O vaaz verirken beni çok sevindiren bir şey oldu, birden Bay Wilson çıkageldi. Toplantıdan sonra Amirkhaniantz, onunla selamlaştı ve onu Ermeni kardeşlerle tanıştırdı. Tam o tuhaf tarzıyla konuşmaya başladığı sırada, “işte bu da din alimi olduğunu iddia eden adam”, derken Bay Wilson konuşmasını bölerek “bu Yahya kardeş. Onu tanıyorum. Onu bana tanıştırmana gerek yok” dedi. Dışarı çıkarken Bay Wilson, kaldığı otele çağırdı beni. Onunla birlikte gittim ve başıma gelen her şeyi, hatta Amirkhaniantz’ın bana nasıl davrandığını bile anlattım ona. Bana yardım etmek istiyordu ama “Maalesef sadece Amerika’ya gitmeye yetecek kadar param var. Bu yüzden sana bir takım elbise vermek istiyorum. Ayrıca Amirkhaniantz ile konuşacağım” dedi.
Bay Wilson ayrıldıktan sonra Amirkhaniantz’ın yanına gittim ama Bay Wilson’un ona yaptığı açıklamalar benimle ilgili fikirlerini pek de değiştirmiş değildi. Belki Bay Wilson’un da bir yalancı olduğunu düşünüyordu. Sonra beni Ermeni bir tüccara gönderip onunla konuşmamı istedi. Bu adamı ziyaret ettiğimde inançsız biri olduğunu gördüm, bana “günümüzde dinin hiç bir anlamı yok. Çağdışı bir saçmalık o kadar. Hıristiyanlık inancı için neden bu kadar fedakarlıkta bulunmanız gerekiyor?” diyordu. Böylece beni kendi fikirlerine yaklaştırmaya çalıştı. Bu olay Amirkhaniantz’ın bana yaptığı herşeyden daha fazla sarsılmama sebep olmuştu. “Bu sözleri dinlemek istemiyorum!” dedim ve çıktım.
Benim için zor bir zamandı, bir yandan fakir fukara bir haldeydim diğer bir yandan Hıristiyanların şefkatsizlikleriyle boğuşuyordum. Tiflis çok karanlık bir şehir olmuştu. Genç Sarkis beni görmeye gelip Amirkhaniantz’a götürdü. Amirkhaniantz, artık kervansarayda kalmıyorsam Sarkis ile kalmamın iyi olacağını söyledi. Sarkis çok yoksuldu. Kutsal Kitap dağıtımı işi sabit bir iş değildi, günde bir iki Kutsal Kitap satardı, kazandığının yarısını yiyecek parası olarak ayırırdı yarısını ise Kitabı Mukaddes Şirketine gönderirdi. Odasını Hagop Aruşanyan adında bir demirci ile paylaşmaktaydı, Hagop bir fabrikada çalışmaktaydı ve eve yalnızca gece gelirdi. Oraya taşındım, bir battaniye alıp yere uzandım.
Kervansaraydan çıktığıma ve çok mutevazı olsa bile bir yardım bulduğuma çok sevinmiştim. Genç Gregoryen ve babası sık sık gelip beni ziyaret ediyordu, benim için başları yeterince derde girmişti. İyi bir kazanç elde edebileceğim büyük bir gazete bürosunda memur olarak çalışabilmemi arzu ediyorlardı. Ancak Rab’bin bağından başka bir yerde çalışamayacağım yüreğimde sabitlendiğinden dolayı, bu teklifi reddettim. Fakat aralıksız ricalarına karşı koymak zorunda olduğum için üzgündüm, anlamıyorlardı.
Genç dostumun babası Bses Assadur 1905 yılında 100 yaşında olmasına rağmen hala hayattaydı ve Erivan’da yaşıyordu. Yolum ne zaman o şehre düşse onu ziyaret ederdim ve genellikle sıcak karşılandım. Her seferinde, bahçesinden topladığı meyvelerle beni hediye yağmuruna boğardı, bu meyveler o yörenin kesinlikle en iyi ürünleriydi. Yakın ilişkimiz incilî kardeşler için şaşkınlık vericiydi çünkü ihtiyarı tuhaf ve iğrenç sayıyorlardı.
Sarkis’in yanına taşındıktan hemen sonra son kapikim de bitti ama kimseye bundan söz etmedim ve hiç bir şey yemedim. Ertesi sabah uyandığımda demirci işe gitmişti ve Sarkis de işe gitmek üzereydi. Bana biraz para verip veremeyeceğini sormak niyetindeydim ama onun da hiç bir şey yemediğini farkettiğimden dolayı sormadım. Böylece açlık beni rahatsız edene kadar uyumaya devam ettim. Kutsal Kitap’tan bir kaç bölüm okuduktan ve dua ettikten sonra saatimi satabileceğimi ve parasıyla ekmek alabileceğimi düşündüm. Fakat sokağa çıktığımda tüm dükkanların kapalı olduğunu gördüm, tatildi. Çok zayıftım ama yine de Amirkhaniantz’a gidip ona, “son paramı harcadığım. Dün ağzıma tek bir lokma koymadım. Lütfen mümkünse bana biraz borç ver. Yarın saatimi satınca sana öderim. Bugün tatil olduğu için satmam mümkün değil” dedim.
Bana, “saatini neden satmak istiyorsun?” diye sordu, “saatten aldığın para bitince ne yiyeceksin?”
“Ne yapayım?” diyerek sitem ettim, “çok açım. Tanrı bana yakında yardım edecek.”
“Hayır” dedi, “sen çalışmalısın”. Çalışmayı çok istedim ve bana bir iş bulmasını rica ettim. Bana beklememi söyleyip başka bir odaya gitti ve bir ruble yetmiş kapik ile döndü. “Bunu al ve saatini satma” dedi, “bekleyip göreceğiz. Eşime git, sana yiyecek bir şeyler versin.” Bayan Amirkhaniantz beni nezaketle kabul etti ve bana yiyecek verdi. Sonra kocasından rahiplere ait bir kaç iş aldım. Bundan sonra her gün Amirkhaniantz’ı görmeye gittim ve beraber Mizan ül-Hakk (Gerçeğin Terazisi) adlı kitabı okuyorduk. Bana verdiği parayı idareli olarak kullanıyordum böylece tekrar ondan para istemek zorunda kalmadım. Bu bana iki hafta yetecek kadar bir paraydı. Bir hafta sonra “Paran var mı?” diye sordu. Hala yetmiş kapik olduğunu söyledim. “Nasıl yaşıyorsun, şimdiye kadar sadece bir ruble mi harcadın?” dedi.
“Paramı idareli kullanıyorum” dedim.
Sonra çıkartıp bana beş ruble verdi ve “daha iyi beslen” dedi.
Bir kaç gün daha geçtikten sonra Amirkhaniantz bana, “Yahya kardeş, yeterince sabır öğrendin mi?” dedi, “sana çok azap çektirdim ama sen her şeyin üstesinden geldin.” Sonra vaftiz ile ilgili konuştuk ve o zamana kadar neden vaftiz olmadığımı sordu. Anlattım: beni gizlice vaftiz etmek istiyorlardı bense bunun doğru olmadığını düşünüyordum. Bana, “artık ne zaman ve nasıl istersen vaftiz olabilirsin” dedi.
Çok mutluydum, bana, “nerede vaftiz olmak istiyorsun: Alman kilisesinde mi, evde Ermeni kardeşlerin huzurunda mı, başka bir yerde mi? Seni vaftiz etmeye hazırım. Korkmuyorsan ben de korkmuyorum” dedi. “Mümkünse Kur Nehrinde vaftiz olmak istiyorum çünkü yöntem bakımından suya batırılmak gerektiğini düşünüyorum” dedim.
28 Şubat 1885’ti, Pazar vaazından sonra kardeşlerle birlikte Tiflis şehrinin tam ortasından geçen nehre gittik. Elbiselerimi çıkarttım, Amirkhaniantz ise çizmelerini çıkarttı, elimden tuttu ve on adım kadar suya girdik. Orada bana, “Yahya kardeş, İsa’nın Tanrı Oğlu olduğuna iman ediyor musun?” diye sordu.
“Evet” dedim, “tüm kalbimle”.
“Öyleyse Yahya, seni Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adında vaftiz ediyorum!” Sonra beni suya batırdı. Su buz gibiydi, çevremizde buz parçaları gezinmekteydi ama içimde hissettiğim sevinçten gözüm hiç bir şeyi görmüyordu. Bu arada bir çok kişi köprüde toplanmış şaşkınlıkla bizi izliyorlardı.
Vaftizden sonra Amirkhaniantz’ın evine gidip Rab’bin Sofrasını paylaştık. Sonra ne olmak istediğimi sorduğunda, Müslümanlar arasında müjdeyi duyurabilmek için eğitim almayı arzuladığımı söyledim. Ancak bana, “ ‘bu nedenle çoğunuz öğretmen olmayın’41 yazılmıştır. Çalışıp kendi ekmeğini kendin kazanmalısın.” diyerek beni gönderdi.
“Ama ben bu zamana kadar hep öğretmenlik yaptım” diyerek karşı durdum, “benim mesleğim bu ve şimdi bu işi Kurtarıcım için yapmak istiyorum” dedim.
Fikrinde sabitti “Hayır, elin bir iş tutmalı. Fabrikanın birine git ve tamirci olarak çalış” dedi.
Tekrar itiraz ettim ama boşunaydı. En sonunda gönülsüzce “tamam, başka bir yol yoksa öyle olsun” dedim, halbuki bu iş için en ufak bir eğilimim bile yoktu.
Bir kaç gün sonra Amirkhaniantz’ın evinde Höijer adında İsveçli bir müjdeciyle tanıştım. Ermeni dilini çok iyi konuşamamasına rağmen Höijer bana çok candan ve kibar davrandı. Sohbetimizi bitirirken “benimle birlikte gelip Mesih’in müjdesini köylerde duyurmak ister misin?” diye sordu. Sevinçle kabul ettim. Amirkhaniantz da izin verdi ve Höijer’in o sırada yaşadığı yer olan Şemakha’ya gittik. Yaşlı bir vaiz olan Sarkis Hampartzumyan’ın evinde kalıyordu, vaiz Dorpat’ta eğitim almıştı ve sonra Şemakha’da incilî bir topluluk kurmuştu. Çok değerli bir insandı.42 Onun dışında Pastör Kevorkyan’ın da Şemakha’da bol ürün veren çalışmaları vardı. Genellikle Höijer ile beraberdik ve birbirimize olan sevgimiz giderek gelişiyordu. Yaptığımız müjdeleme gezilerinde onun kıymetini anladım.
Şemakha’da altı ay kaldıktan sonra Bay Höijer’e Ermenice dersleri vermeye başladım ve ondan da birazcık İsveççe öğrendim. Bazen Höijer’le bazen yalnız, köylere gider ve Molokanlar43 ile Ermeniler arasında müjdeyi duyururdum. Benden altı ay önce Şuşalı Markara ter Asaturoff adında bir genç Höijer ile birlikte kalmaya başlamıştı, şimdi ise İsveç’e gidip orada müjdeleme kurumunun okuluna katılmak istiyordu. Yaşlı vaiz Sarkis, benim de bu genç adamla İsveç’e gitmemi istiyordu ama bunu karşılayacak param yoktu ve Höijer bunu sağlayamazdı. Yaşlı Sarkis en sonunda, “Yol parasını buldum” dedi, “Yıllar önce bir Müslüman, Hıristiyan olmuştu ve ölürken sahip olduğu bir miktar parayı topluluğa bıraktı. Yetmiş ruble kadardı ve isteği, bu paranın Müslümanlara müjdeyi duyurmak için kullanılmasıydı. Şimdi Yahya kardeş aracılığıyla bu parayı kullanma fırsatımız var.”
Böylece Höijer, bizi İsveç’e gönderdi. 1 Haziran 1886’da oraya vardık.
Stockholm’de İsveç Müjdeleme Derneği tarafından çok sıcak karşılandık. İsveç’te kaldığım yıllar hafızamda tatlı bir hatıra olarak kalacak; orada tanıdığım bir çok ateşli imanlı ile birlikteydim, diğer bir yandan da Rab beni bu zamanda tekrar kendi derinliklerine götürmekteydi.
Başkanlığını Doktor Ekman’ın yaptığı İsveç Müjdeleme Derneği (Svenska Missionsförbundet)’nin Kritinehamn’da bir okulu vardı, burada Bağımsız Kongo Devleti’nden, Çin’den müjdeciler ve ayrıca Ermeniler, üç yıllık bir okul eğitimi almaktaydı. Ben ve arkadaşım Markara bu okula gönderilmiştik. Sadece İsveçli müjdecilerle sohbetlerimden öğrendiğim çok az bir İsveççem olduğundan dolayı, dersleri takip edebilmek için ilk başlarda çok çaba sarfetmem gerekti. Ancak aralıksız çalışmanın hiç de alışık olmadığım soğuk bir havayla birleşmesiyle gözlerim zarar görmüştü ve gözlerim ciddi derecede iltihap kapınca hasta düşümüştüm. İlk önce doktor durumumun pek de önemli olmadığını söylemişti ama hastalığım giderek kötüleşince, beni Stockholm’e oradan da Kristiania’daki tanınmış bir göz doktoruna gönderdiler. Fakat bu doktorun da bana pek bir faydası olmadı. Böylece Kristinehamn’a geri dönerek yaşlı bir kadının, Bayan Sundqvist’in evinde kalmaya başladım. Bu bayan büyük bir adanmışlık göstererek o dönemde evinde kalmakta olan Bayan Karlsson ve bir Kutsal Kitap kadını Anna Nyström ile birlikte bana baktı.
Doktor göz iltihabım için atropin önermişti. Bir şekilde güçlü bir toksin boğazıma etki etmiş ve ciddi bir iltihaba neden olmuştu. Doktor benden ümidi kesmişti. Benim sonradan öğreneceğim üzere, bir akşam Bayan Sundqvist’e sabaha uyanacağıma inanmadığını söylemişti. Doktor gidince Bayan Sundqvist ve Bayan Karlsson yanımda kalıp bana Kutsal Kitap okudular. Okudukları bölümden ölümümün çok yakın olduğunu anladım. Soluğumun durduğunu ve tekrar başladığını hissediyordum, özellikle de uykuya dalacağım sırada. Bundan dolayı Bayan Karlsson’dan eğer uyursam beni hemen uyandırmasını rica ettim. Ricamı sadakatle yerine getirerek her iki dakikada bir beni uyandırdı ama yorgunluktan bitkin düşüp tekrar uykuya dalıyordum. Bayan Karlsson farketmeden bir kaç dakika iyi bir uyku çekmiş olmalıyım, bu bir kaç dakikalık zamanda harika bir rüya gördüm:
Geniş, yeşil bir çayırdaydım. Çok güzel beyaz bir kuzu bana yaklaştı ve önümde dönüp dönüp durdu, giderek daha da hızlı döndü, en sonunda kayboldu ve durduğu yerde bir aslan gördüm. Aynı şekilde aslan da dönmeye başladı ve sonra büyük bir değirmen taşı oldu. Taş ikiye bölündü ve taşın içinden tekerlekli değil de masa gibi ayakları olan tuhaf bir at arabası çıktı. At arabası önümde durdu ve içinden oniki yaşlarında çok güzel bir erkek çocuk çıktı. Parlak mavi bir giysisi ve elinde bir değneği vardı. Yumuşak bir sesle “Gel Yahya” dedi ve beni içeri aldı. Sonra at arabası göğe doğru ilerlemeye başladı. İçeride birinciye çok benzeyen ikinci bir erkek çocuk gördüm, ikisi birden benimle çok sevecen konuşmaya başladılar. Ruhsal şeyler hakkında çok yüksek düşünceler bildirdiler. Sonra birden dünyasal çocukların böyle konuşamayacaklarını farkettim. Onların bana rehberlik eden melekler olduğunu bildim. Ama ayrıca bana kılavuzluk ettikleri tek mekanın cennet olduğuna ikna oldum. Önce lütufla evlat edinildiğim için yüreğim sevinçle doldu ama sonra Müslüman kardeşlerime hiç bir şey yapamayacağımı düşünerek üzülüp derin bir iç çektim. Sonra melekler konuştu: “Neden üzgünsün Yahya? Senin yanında olduğumuz için ve seni sevdiğimiz için mutlu değil misin?” Candan sözleriyle bana üzüntümü unutturdular. Bana öyle geldi ki çok uzun bir süre bulutların üzerinde yolculuk ettik. Sonra at arabası birden durdu. Meleklerden biri dışarı çıkıp elini bana uzattı ve beni dışarı çıkardı, “seni bir süreliğine burada bırakıyoruz. Hoşçakal!” dedi. Diğeri de arabadan el sallıyordu, sonra at arabası gözden kayboldu, bense kendimi çok yüksek bir dağın tepesinde buldum.
Tam o anda Bayan Karlsson uyandırdı. Gözlerimi açınca kendimi daha iyi hissediyordum ve hemşiremden artık uyuyabileceğimi, kendisinin de gidip biraz dinlenmesini rica ettim. Kalmak istediğini söylediğinde, “ölmeyeceğim” dedim, “şimdi sana anlatamam, yarın söylerim.” Sonra gitti.
Ertesi sabah güç bulmuş olarak uyandım ve kısa zamanda iyileştim. –
Haziran 1889’da Markara ve ben, Çin’e ve Afrika’ya giden kardeşlerle birlikte Stockholm’deki İmmanuel Kilise’si tarafından Kafkasya’ya gitmek üzere kutsandık.
Bu arada İsveç Müjdeleme Derneğine bir dilekçe geldi, dilekçede şunlar yazılıydı: “Müslümanlar arasında müjdeyi duyurmak amacıyla Kafkasya’da Alman gençlerden oluşan bir birlik kurduk. Yahya Avetaranyan’a yardım etmemize ve onu desteklememize izin verin öyle ki Kafkasya’daki Müslümanlara vaaz edebilsin.” Böylece 1889 sonbaharında Tiflis’e gittim ve orada çalışmaya başladım. Ayrıca İran sınırındaki Kafkas köylerine ve şehirlerine kadar müjdeleme gezileri düzenliyordum. Genç dostlarımın armağanlarının yeterli olmadığı yerlerde Doktor Badeker veya bağlı olduğum İsveç Müjdeleme Derneği bana yardım ederdi.
Tiflis’e gelince Pastör Amirkhaniantz’ı bulamadım, dört yıllığına Sibirya’ya gönderilmiş olduğunu duydum. Doğrusu ben henüz ayrılmadan önce Ruslar, bazı konuları görüşmek üzere çeşitli mezheplerin temsilcilerini biraraya getirmek istemişti ve Amirkhaniantz bu toplantılara katılmayı çok arzu ediyordu. Duyduğuma göre valinin huzurunda, Pastör Amirkhaniantz ile iki Vaftizci müjdecinin, kilisedeki resim ve heykellerin kullanımına Kutsal Kitap’tan kanıt istedikleri tartışma olmuştu. Bundan dolayı ülkeden uzaklaştırılmışlardı.
Kafkasya’da geçirdiğim üç yıldan anlatmam gereken bir kaç öykü var. Asıl amacım müjdeyi oradaki Müslümanlara duyurmaktı; bunun için çağrılmış olduğumu biliyordum. Ayrıca Ermenilerin ve diğer halkların arasında da çalıştım. Tiflis’e ne zaman gitsem her Pazar bir çok farklı dilde vaaz veriyordum. Müslüman bir toplumda müjdelemenin bulunmanın zorlukları, Müslümanların fanatik düşünceleriyle ve her adanmış imanlının karşılaştığı zulümlerle sınırlı kalmaz. Şiilerin yalan söyleme ve ikiyüzlülük etme eğilimi de Kafkasya ve İran’daki müjdeleme faaliyetleri için büyük bir engeldir. Asıl dert tagia yani tehlike durumunda dinini inkar etme izniydi. Bu öğreti Sünniler arasında bilinmemekteydi. Çoğu Şii, tagiayı her fırsatta hatta hiç gerekmeyen durumlarda bile kullanırdı. Ne zaman Sünni bir Müslümanın evine gitseler bir şekilde Şii olduklarını inkar ederlerdi çünkü bunun daha uygun olduğunu düşünürlerdi ve zaten tagiaya göre buna müsadeleri vardı. Bu izin aracılığıyla sadece korku yüzünden değil ama ayrıca dünyasal bazı yararlar sağlamak için de hem çok hem de az bir fayda sağlanmaktaydı. Doğal olarak kişinin karakteri tümden bozulmuş oluyordu.
Müjdeciler de tagiadan çok çektiler. Kafkasya’da çalışırken sadece bir kaç Müslüman vaftiz etmiştik, çoğunu uzun bir süre boyunca ciddi bir şekilde incelememize rağmen, hala bazıları yalancıydı. Bir keresinde Şuşa’dan bir seyid geldi bana. Kardeşler onu bir tavsiye mektubuyla göndermişlerdi ve kendisinin Tanrı Sözü hakkında bilgilendirildiğini, Hıristiyan olmak istediğini belirtiyorlardı. 60 yaşında bir adamdı. Onu nezaketle karşıladım, ona Mesih’teki Kurtuluşu anlattığımda Kutsal Kitap bilgisinin olduğunu gördüm; örnek bir konuşması vardı. Pastör Amirkhaniantz’ın bir kaç sene önce Şuşa’da verdiği vaazı dinlemişti. O zamandan beri Kutsal Yazıları araştırıp Mesih’i aramaktaydı. Bizimle beraber bir kaç gün kaldıktan sonra, çalışma arkadaşım Müjdeci Höijer şöyle dedi: “arzusunu yerine getirip onu vaftiz etmeliyiz” Ben bir yıl daha beklemesini uygun görüyordum ama Höijer fikrinde sabitti: “onu bekletmek için hiç bir sebep yok. Eğer İsa’nın Tanrı Oğlu olduğuna inanıyorsa ve ağzıyla ikrar ediyorsa, vaftizini uzatmamalıyız” Sonra Höijer, Türkçesi olmadığından dolayı benim aracılığımla ona bir kaç soru sordu. Yanıtlar o kadar güzeldi ki Höijer ikna olmuştu, “Yarın onu vaftiz edeceğiz” dedi. Ve öyle yaptık.
Vaftizden sonra Seyid Ahmed – Şimdiki adı Yahya’dır – “Karım öldü” dedi, “ama Tebriz’de bir oğlum var. Evimi satmak ve oğlumu getirmek için oraya gitmek istiyorum. Lütfen yol için bana para verin” Onunla birlikte Tebriz’e gitmeye karar verdim. Böylece yola çıktık ve Akstafa’ya geldik, orada Müslümanların kaldığı bir kervansarayda mola verdik. Seyid Ahmed’in ayağa kalkıp abdest almasını ve sonra namaz kılmasını şaşkınlıkla izledim.
Tekrar yalnız kaldığımızda, “Ne yaptın?” diye sordum.
“Tagia yaptım” dedi.
“O zaman ne tür bir tehlikeyle karşılaştığını söyle bana? Aslında şu anda Rusya’dayız, ayrıca eğer sen bir Hıristiyansan senin için tagia diye bir şey yok artık. Kurtarıcımız şöyle demişti, ‘İnsanların önünde beni inkâr edeni, ben de göklerdeki Babam'ın önünde inkâr edeceğim.’ ” 44
Biraz düşündükten sonra “lütfen beni bağışla, bir daha olmayacak” dedi.
“Vaftiz olmadan önce tüm bu şeyleri konuşmuştuk ve sana İsa için ölmeye hazır olmanı söylemiştim. Ama daha henüz ortada tehlike bile yokken senin yaptığına bak.”
Sonradan Ahmed’le bir çok üzücü deneyim daha yaşadık ama her müjdeci bu tür hayal kırıklıkları yaşar. Bu insanlar bir an bizimle birlikteydiler öteki an ortada yoktular çünkü gerçekte “Bunlar aramızdan çıktılar, ama bizden değildiler. Bizden olsalardı bizimle kalırlardı. Ayrılmaları hiçbirinin bizden olmadığını ortaya çıkardı.”45
Ancak bu tür deneyimler cesaretimizi kırmadı ve hiç bir zaman kıramaz da. Çünkü Müslümanlardan Mesih’in tövbekarları olan çok sadık kişiler bulmuştuk, onlar iman uğruna bir şehitin ölüm acısına dayanan kişilerdi.
Kışı Tebriz’de geçirdim, Tiflis’e baharda döndüm. Bir süre sonra müjdeci Högberg geldi. Kendisi Kharkov’da Molokanların arasında altı yıl çalışmıştı. İsveç Müjdeleme Derneği, Tebriz’e kadar ona ve ailesine rehberlik etme görevini bana vermişti, böylece Tebriz’e bir yolculuk daha yaptım.
Högberg, Müslümanlar arasında müjdeyi duyuranları eğitmek üzere Tebriz’de bir müjdeleme okulu açtı. Ancak sonradan anlaşıldı ki bu işi yapabilecek kadar bilgili biri değildi, okul denemesinden hiç bir sonuç elde edilememişti.
Rusya’ya dönünce Şemakha’da bir konferans oldu. Kafkasya’nın çeşitli şehirlerinden gelen incilî kardeşler biraraya gelmişti. Doğu’ya müjdeyi duyurmanın temellerini atmak Höijer’in arzusuydu. Bu amaçla bir kurul kurdu, ben de bu kurulun üyelerinden biriydim. Arzumuz Doğu hizmetini İran’daki ve Anadoludaki Amerikalı müjdecilerin katılımıyla gerçekleştirmekti çünkü Amerikalılar da Kafkasya’da çalışmak istiyordu ancak devletten izin alamadılar. Açıkcası Tebriz’deki müjdecilerin önerilerimize katılmayacağına inanıyordum ama Anadoludaki müjdecilerin daha farklı düşünmesini ümit ediyorduk. Düşüncelerimizin onlara aktarılabilmesi için komite üyelerinden bir haberci seçilmeliydi ve bu işe beni seçtiler. Aslında bu girişim benim için oldukça tehlikeliydi ama hiç kimse gönüllü olmadığından dolayı ben üstlendim. Bu gezi benim için ayrıca önemliydi çünkü gidişte ve dönüşte müjdeyi kendi halkıma duyurma fırsatım olacaktı.
Erzurum’a sağ salim ulaştım ve orada altı gün kaldım. İlk günlerde saklandım ama ayrılmadan önce bir kere müjdeleme merkezinin şapelinde Ermenice olarak vaaz verdim. Bir kaç Türk geldi ama beni tanımadılar. Oradaki müjdeciler önerilerimize katıldılar ama bazı şartlar ortaya koydular. Höijer bu şartları kabul etmeyecekti ve böylece kurul giderek dağıldı çünkü kardeşler bu tür bir birliğin devletten izin alınmaksızın tehlikeli olacağını düşünmekteydiler ve herkes müjdeyi kendi olanaklarlarına göre, hiç bir örgütlenmeye bağlı kalmadan duyurmayı tercih etmekteydi.
Geçen sene Tiflis’te geçirdiğim “dua haftası”46 süresince her akşam bir kardeşin evinde biraraya geldik. Dördüncü akşam benim evimdeydik. Kutsal Yazılardan okuduktan ve dua ettikten sonra övgü ilahileri söylemeye başladık. Birden polis içeri girip Rusça, “Çto takoe?” (‘Bu da ne böyle?’) dedi.
Sembad kardeş “ilahi söylüyoruz” dedi.
“Ev sahibi kim?” diye sorunca “Benim” dedim.
“Öyleyse benimle birlikte karakola kadar gelmen gerek” dedi daha fazla bir şey söylemeden. Gece onbir civarındaydı ama yine de gitmek zorundaydım. Kardeşler evde kalıp duaya devam ettiler ve dönmemi beklediler.
Polis memuru beni pristav’a47 götürdü, o da bana, “orada ne yapıyordunuz?” diye sordu.
“Kitap okuyup dua ediyorduk” dedim.
“Neden?”
“Çünkü bu günler bizim için kutsal ve dua etmek için biraraya geliyoruz.”
Ayağını sertçe yere vurup, “içki içmek için biraraya gelmiş olsaydınız sizin için daha iyi olurdu” dedi. Evdeki kardeşleri ve kitaplarımı alıp getirmem için iki polis memuru ile birlikte beni eve gönderdi. Sonra insanların ismini alıp onları gönderdi ama beni bırakmadı. Kitaplarımı bir çuvala doldurup ağzını bağladı, sonra da saat bire kadar ifademi aldı. Kendisi ayrılırken, “sen burada kalmak zorundasın” dedi, “girişte mi uyumak istersin yoksa odada mı?”
“Orası soğuk, burada uyurum” dedim.
Yanıbaşıma silahlı bir polis ve kapının önüne de bir muhafız yerleştirip gitti. Beş dakika sonra dönüp dolaplardan birine içinde kitaplarımın olduğu çuvalı koydu ve dolabı kilitleyip anahtarı cebine attı. Belki iki polisi de öldürüp kitapları alarak kaçmamdan korkmuştu. Yatacak bir yer yoktu, yerde yatmak zorundaydım. Bir yapunjam (bir tür Kafkas ceketi) vardı; ricam üzerine polis kitaplarını yastık olarak kullanabildim ama güçlükle uykuya dalmıştım ki yine beni uyandırdılar ve çakımı istediler.
Ertesi sabah pristav gelip bir polis memuru ile birlikte beni sledovatel’e 48 gönderdi. İçinde kırk kitabım olan çuvalı ben taşımak zorundaydım. Artık taşıyamayınca polisten bir hamal tutmama izin vermesini istedim ama vermedi çünkü kaçmamdan korkuyordu. Böylece yolun geri kalanını kol kola gitmemizi önderdim; gideceğimiz yere vardığımızda kollarımız birbirine bağlıydı. Eğitimli bir Rus olan hakim pristav’ın ifadesini okuduktan sonra, “Olay çok ciddi” dedi.
“Hiç de değil” diye karşılık verdim.
“Bekle ve gör; Sibirya’ya sürüleceksin.”
“Hayır” dedim, “Yanlış bir şey yapmadım ve Sibirya’ya gitmeyeceğim.”
“Ne yaptın?” diye sordu.
“Kutsal Kitap okuyup Tanrı’ya dua ettik.”
“Mesih’in veya Meryem’in bir resmi varmıydı dua ettiğiniz yerde?”
“Hayır, biz Tanrı’ya dua ederiz, resimlere değil.”
“Resim ya da heykel olmayan bir yerde nasıl dua edersiniz!”
“Biz incilîyiz ve resimlere ihtiyaç duymayız.”
Sonra “kaç dil biliyorsun ve bu kitaplar hangi dillerde yazılmıştır?” diye sordu.
“Gözdüğünüz kitaplar benim özel kitaplarımdır ve orada dört veya beş farklı dilde kitap vardır.”
“İşte sadece bu yüzden Sibirya’ya gitmeyi hakediyorsun” dedi. Ancak genel olarak baktığımda bana pristavdan daha kibar davrandı. Polise pasaportumu verip kitaplarımla birlikte beni mirovoi sud’ia’ya 49 götürmesini buyurdu. Polis himayesi olmaksızın mirovoi sud’ia’ya gitmeme izin verilmişti.
Mirovoi sud’ia çuvalı açıp kitaplarıma baktı ve “kitaplarını sansüre göndereceğim, pasaportun ise burada kalacak. Kitapların geldikten sonra davayı değerlendireceğiz. Şimdi eve git” dedi. Evime döndüm ama oniki gün boyunca polis gözetiminde yaşadım. Dava uzadıkça uzadığından dolayı sansüre kendim gidip kitaplarımı mümkün olduğunca çabuk incelemesini rica ettim.
Dostça bir tavırla, “Bu kitaplar senin mi?” dedi, “Avetaranyan sen misin? Kitapların çok iyi kitaplar. Bir kaç gün daha tutmak istiyorum ama senin acelen olduğundan dolayı iki günde göndereceğim” dedi.
Kitaplardan ikisi İsveççeydi ve sansürdeki görevli o kitapları okuyamadı. Sonra kitapların içereği hakkında mirovoi sud’ia’ya güvence verebilecek, İsveççe okuyabilen birini bulmam gerekti. O zamanda Tiflis’te yaşayan Blumhard adında Finli bir general vardı. Ailesiyle birlikte toplantılarımıza arada bir katılan iyi bir Hıristiyandı. Ricam üzerine geldi ve kitapların uygunluğu ile ilgili belgeyi tanık olarak imzaladı. “Niye bu kadar kuru gürültü yaptığınızı anlamıyorum. Bay Avetaranyan’ı tanıyorum ve hiç bir şekilde tehlikeli bir adam olmadığını biliyorum” dedi.
Mirovoi sud’ia şöyle dedi: “Sanırım pristav bir hata yaptı. Meseleyi araştıracağım. Mahkeme günü gelip dinleyebilirsiniz.” Ertesi gün tüm kardeşler ve ben bir çağrı aldık: “Bay Avetaranyan’ın Yasanın 128. paragrafına aykırı davrandığı öne sürülmüştür. Soruşturma 19 Ocakta gerçekleştirilecektir.”
Yasalara baktığımızda şunu bulduk: “Her kim izinsiz bir toplantı yaparsa dört yıllığına Sibirya’ya gönderilecektir.” Kardeşler benim için çok korkmuştu ama ben emindim.
Belirlenen günde mahkemeye gittik. Mirovoi sud’ia her birimizi ilk önce ayrı ayrı sonra da hep beraber sorguladı. Çevirmen yardımıyla tek bir soru soruyordu, biz de hep aynı yanıtı verdik. Türk kardeşlere, “O gece oraya ne için gittiniz?” diye soruyordu.
Onlar da “Yahya bizim kardeşimizdir. Beraber kitap okuyup dua ettik.”
Ermeniler de İsveçli iki kızkardeş Bayan Beckström ve Bayan Nyström gibi yanıtladı. Ermeniler ve Türkler aynı yerden olmadıkları gibi bu iki bayan da aynı şehirden değildi böylece mirovoi sud’ia, “anlamıyorum” dedi, “Türkler de Kafkasyalı Ermeniler de İranlılar da iki İsveçli bayan da ‘Yahya bizim kardeşimizdir’ diyor. Nasıl olur da bu adam tüm bu insanların hepsinin kardeşi olur?”
Bundan sonra resmi üniformasını çabucak giyiniverip mahkeme salonuna geçti. Pristav ve beni tutuklayan polis de oradaydı, çeşitli uluslardan bir çok izleyici de gelmişti.
Mirovoi sud’ia, polis memuruna neler gördüğünü ve beni gecenin bir saatinde neden karakola götürdüğünü sordu. Polis memuru, “Birilerinin şarkı söylediğini duydum ve içeri girdim” dedi.
“Söyledikleri sözleri anladın mı? Belki de dünyasal şarkılar söylüyorlardı. Bu insanları neden rahatsız ettin?”
“Hayır” dedi, “dünyasal şarkılar söylemediklerinden eminim.”
“İçeri girince ne gördün?”
“Ev sahibinin masanın önünde ayakta durmuş diğerleriyle birlikte ezgi söylediğini gördüm.”
“Sandalyeleri nasıl bir düzende yerleştirilmişti? Belli bir düzene göre mi duruyorlardı?”
“Hayır, sıradan bir evdeki misafirler gibiydi.”
Sonra mirovoi sud’ia her bir ince detayı sormayı sürdürdü: masanın üzerinde neler vardı ve buna benzer sorular sordu. Sonra polis memurunu dışarı çıkartıp pristava “sandalyeleri belli bir düzende olmadığı için senin düşündüğün anlamda bir toplantı olmadığını şimdi anlıyorum. Herkes kendi evinde özgürdür. Şimdi Bay Avetaranyan’la barış çünkü ona çok sıkıntı verdin ve kitaplarını zorla elinden aldın.” Bana ise, “Elini uzat ve pristavı bağışla.” Sonra bana, bir daha polisten izinsiz evimde toplantı düzenlemeyeceğime dair kağıt imzalattı, kardeşlerin de böyle bir kağıt imzalaması gerekti. Böylece sevinçle eve gittik ve dört yıllığına Sibirya’ya gitmek zorunda kalmadım.
Bir ay sakin durdum sonra mirovoi sud’iaya gidip evde toplantı yapmamızın mümkün olup olmayacağını sordum. Nazik yaşlı bir Gürcü beyefendiydi. “Lutheran kilisesine neden gitmiyorsunuz?” diye sordu. “Onlar da Protestan.”
“Biz Almanca bilmiyoruz” dedim, “anladığımız bir dilde okuyup dua etmeliyiz.”
Sonra bu tür bir izini alabilmem için kiminle görüşmem gerektiğini anlattı. Ama tüm çabalar boşaydı.
Müjdeyi yayma gezilerine devam etme kararı aldım ve bir çok yerde paylaştım. Şemakha’ya gittiğimde hoş olmayan bir haber aldım, Rus devleti Pastör Kevorkyan’ı memleketi Anadolu’ya sınırdışı etmişti. Kevoryan, on onbeş sene kadar Şemakha’daki incilî Ermeni kilisesinde hizmet etmişti. Tanrı çalışmasını artan ölçüde bereketlemişti ve sınırdışı edilmesi topluluk için ciddi bir darbe olmuştu. Tebriz’deki müjdeciler Kevorkyan’ın onların yanına gitmesini arzu ettiler ancak Rus devleri Kevorkyan’ın İran’a geçmesine de izin vermedi. Yalnızca Batum’dan geçen Anadolu yolu açıktı. Sonra benden karısını kısa yoldan Tebriz’e götürmemi istedi çünkü uzun bir yol olan Batum yolu eşi için çok zor olacaktı. Topluluğa veda konuşması çok duygusaldı, ondan ayrılıyor olmak topluluğun taşıyabileceği bir şey değildi. Zangoç üzüntüden hasta düştü ve neredeyse çıldırdı. Onu hastaneye götürmek zorunda kaldık. Ayrılma vakti geldiğinde tüm topluluk şehrin dışına kadar çobanlarına eşlik etti; bir çok Gregoryen de gelmişti. Şehrin dışında bir tepede son kez konuştu ve ben de onun sehayati için dua ederek bereketledim.
Birinci günde beraber seyahat ettik. Sonra yollarımız ayrıldı; ben Bayan Kevorkyan ile birlikte kocasıyla buluşacağı Tebriz’e devam ettim. Bu şehirde ve köylerinde bir kaç kez vaaz verdikten sonra Tiflis’e döndüm.
Kafkasya’da üç yıl kaldıktan sonra 1892’de50 Pastör Amirkhaniantz İsveç’ten, İsveç Müjdeleme Derneğinden benim için bir görevle döndü, buna göre Kaşgar’a gidip orada Müslümanlar için bir müjdeleme merkezi kuracaktım. Amirkhaniantz, müjdeci Höijer ile birlikte Tiflis’e geldi, onu tekrar görmekten çok memnundum. Kısa bir süre sonra Semerkant’a yol alacaklardı ama Amirkhaniantz yolda hastalandı ve dönmek zorunda kaldılar. Tiflis’e dönünce bana, “Kaşgar’a gidebilmeyi çok isterdim ama hastalığımdan dolayı mümkün değil. İnanıyorum ki seni oraya gönderen Rab’dir. Oradakiler senin insanların ve sen kardeşlerinin arasında çalışmaya çağrıldın” dedi.
Böylece Müjdeci Höijer ile birlikte Kaşgar’a gitmeme karar verilmişti. Kendimi bir yıl orada kalmaya adamak zorundaydım ve bunu sevinçle yaptım çünkü mutluydum ve Rab’bin bana gösterdiği yolun bu olduğundan emindim. Höijer, taşıyacak eşyalarım az olsun diye kitaplarımı götürmememi tavsiye etti böylece sadece Kutsal Kitabımı ve ilahi kitabımı aldım. Bana eşlik etmesi için Tebriz’den Hazar adında genç bir adam seçtim, kendisiyle aynı okula gitmiştik. Ancak Bakü’deyken dönmesine izin vermemi istedi çünkü Avrupa’da bir okula devam etmek istiyordu ve Kaşgar’da eğitimiyle ilgili hiç bir şey yapamamaktan endişeliydi. Onun yerine genç bir Ermeni olan Mnatsagan bana eşlik etti.51
Semerkant seyahatimizde Uzun-ada, Kızıl-Arvat, Aşkabad, Merv ve Buhara’dan geçtik. Aşkabad ve Merv’de bir kaç gün kalıp vaaz ettik. Aşkabad’ta Babiler 52 Rus devletinin izni altında toplantılar düzenlemekteydi. Bu toplantılardan birine katıldım ve önderlerden biri ile tartıştım. Artık bana yanıt veremeyince Semerkant’ta Abdul-Fazıl ile konuşmamı söylediler. Onu göreceğime söz verdim ve Semerkant’a varmamdan kısa bir süre sonra yanına gittim. Abdul-Fazıl, bir çay tüccarıydı ve bir kervansarayda yaşıyordu. Babi öğretisini kabul etmeden önce kendisi bir mücahitti.53 Abdul-Fazıl ‘fazilet babası’ demekti. Babiler onu Bahaullah’ın (Tanrı’nın ışığı) on iki havarisinden sayıyordu. Evine gidince beni çok sıcak karşıladı, Kutsal Kitap’ı çıkarttı ve konuşmamız başladı. Önce biraz din alimleriyle ilgili şikayet etti; insanoğluna mühürlenen göklerin egemenliğinin kapısı onlardadır. Ancak sonra Hıristiyanlar ve Babiler arasında bir fark olmadığını söyledi çünkü ikisi de Mesih’e inanmaktaydı. Bana iki Yahudi gösterip “işte bunlar İsa’yı çarmıha geren İsrailoğullarındandır ama benim aracılığımla artık İsa’ya inanıyorlar” dedi. Yahudiler onun sözlerini onayladılar.
Sonra ona “İsa kimdir?” diye sordum, “onun hakkında biraz daha derin düşünmeliyiz.”
Dostça bir tavırla konuşmayı böldü; bu soruya Yahudilerin önünde cevap vermek istemediğini farkettim, “saat geç oldu ve senin kalacağın yer biraz uzakta. Yarın gelip seni göreceğim. O zaman daha detaylı konuşuruz.”
Ertesi gün yanıma geldiğinde sorumu tekrarladım: “Ne dersin? İsa Kimdir?”
“İsa, Yahudiler tarafında öldürüldü ve İncil’de okuduğumuza göre dirildi.”
“Ona inandığına seviniyorum” dedim, “çünkü o bizim günahlarımız için öldü. Ama Bab hakkında ne düşünüyorsun?”
“O Mesih’le aynıdır” diyerek İbrahim’in zamanında Mesih’in kendisini Melkisedek olarak, sonra Yahudilerin çarmıha gerdiği kişi olarak gösterdiğini ve bugün ise son kez Bab olarak göründüğünü açıkladı.
“Bab’ın kurtarıcımız olması nasıl mümkün olabilir?” diye sordum.
“Aynı tür soruları Yahudiler de İsa’ya sormuştu” dedi.
Sonra ona “İncil’de İsa’nın göğe nasıl çıktıysa aynı şekilde bulutlarla geri geleceği yazılıdır” dedim ve Elçilerin İşleri 1:11’i 54 açıp okudum, orada: ‘ “Ey Celileliler, neden göğe bakıp duruyorsunuz?" diye sordular. "Aranızdan göğe alınan İsa, göğe çıktığını nasıl gördünüzse, aynı şekilde geri gelecektir." ’ diyerek sözlerime devam ettim, “böylece Bab dediğiniz bu Mirza Hüseyin Ali, göklerden gelmesini beklediğimiz kurtarıcı olamaz. İsa dünyaya geldi ve dünyanın günahları için öldü ama bu adam günahla ilgili hiç bir şey bilmiyor. Bu yüzden Mesih olamaz. Ayrıca Mesih, kendisini tanıyanlara geliyor, kendisini tanımayanlara veya onunla ilgili saçma fikirlere sahip olanlara değil.” Abdul-Fazıl beni ikna etmek için çok uğraştı fakat mümkün olmadığını görünce başka şeylerden bahsetti. Vedalaşmamız çok candandı.
Batı Türkistan’daki son şehir Oş’a on gün boyunca at arabası üzerinde yol aldık. Buradan sonra kendimizi yüksek dağların üzerinde bir yolculuğa hazırlamak zorundaydık. İçten ve dıştan yünle kaplı paltolar, şapkalar ve çoraplar satın aldık. Paltolarımızın kolları ellerimizi de kapatıyordu, şapkalarımızda sadece gözlerimiz açık kalacak şekilde ağzımızı ve burnumuzu kapatan kısımlar vardı. Çizmelerimiz iki üç santimetre kalınlığında keçeden yapılmıştı. Ceketlerimizi kemerle bağlayıp at sırtında tırmanışımıza başladık. Yanımızda on günlük yiyecek vardı. Aslında yemek sırasında çok yiyorduk ancak Terek Davan’ın tepesinde nefes almakta zorlanmıştık ve bir günlük yol boyunca az yiyebilmiştik.
Yedinci günde geçidi geçip İrkeştam’a geldik. Rus sınır görevlileri bizi oldukça misafirperver karşıladılar ama canımızı sıkmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Kabul edilmeyeceğimizi ve geri dönmemizi öğütlediler ama boşunaydı, bizi korkutamazlardı. Geceyi onlarla geçirdikten sonra – Oş’tan ayrıldıktan sonra ilk kez sıcak bir yerde uyumuştuk – bir Çin kalesi olan Uluçat’a yol aldık. Bu sefer geceyi bir Kırgız çadırında geçirdik, akşam olunca Kırgızlar, onlara İncil’den okumamız için çadıra geldi. Ancak Kırgız dili, kendi anadilime Kaşgarcadan daha yakın olmasına rağmen zar zor anlaştık.
Aksakal (beyaz sakal = önder)’a pasaportlarla ilgili sordum ama ne pasaportla ne de vize ile ilgili hiç bir şey bilmiyordu. Açıklamaya çalıştım ama bana, “bir keresinde Rusya’da böyle şeyler olduğunu duydum ama bunlar bizde bilinmez” dedi. Ertesi gün at sırtında geçirdiğimiz üç günden sonra arkamızda çok büyük atlarla yol alan Çinlileri gördük. Bize yetişince atlarından inip nezaketle bizi selamladılar ve “Amban55 sizi geri çağırıyor” dediler. Doğal olarak geri dönmemiz zordu çünkü bir gün kaybetmiş olurduk, böylece bu seferlik bizi hoşgörmesini rica ettik. Dönüşte onu ziyaret edecektik. Ancak boşunaydı. Askerlerden biri eşliğinde Höijer ve Mnatsagan’ın da pasaportlarını alarak dönmeye karar verdim. Kendi atım çok yorulmasın diye Çinlilerden birinin atına bindim. Yetkili kişinin yanına vardığımda, bir gece misafiri olmadan yanından ayrılmamın saygısızlık olacağını söyledi.
Ona, “aksakal ile birlikteydik, ona sorduk ama sizden bahsetmedi ayrıca pasaportlarla ilgili de hiç bir şey bilmiyordu” dedim.
“Yazık” dedi, “bu insanlar kotazdan (Tibet öküzü) farksız.” İlginçtir ki pasaportlarımız onun için pek de önemli değildi, sadece bize nezaket borcunu ödeyip misafirperverliğini göstermek istiyordu. Çayını içtim ve sonra daha fazla kalamayacağımı yol arkadaşlarımın beni beklediğini söyleyerek beni mazur görmesini rica ettim.
Sonraki gün Mingyol’a devam ettik, burası da bir Çin kalesiydi ve Çinli yetkilileri ziyaret ettik. Pasaportlarımızı alıp Sung-Qaraghol’a gönderdiler, sonradan gidip pasaportlarımızı buradan alabilirdik. Şehre varınca Çinli yetki tarafından yüksek derecede devlet protokolü ile karşılandık. Bir günlüğüne misafiri olmamızı istedi. Bizimle ve özellikle de giyim tarzımızla ilgilendi ve bizi eğlendirdi. Paltolarımızı ölçüp tam olarak kaç para ettiğini sordu. Eğlenceli bir kimseydi ve bir çok papağanı vardı, papağanlarını getirtip numaralarını gösterdi. Onun bizimle ne kadar çok ilgilendiğini görünce, ona bir hatıra olarak İsveç yapımı cep çakımı armağan ettim. Kabul edip teşekkür etti ve sonra on dakika kadar çakının her tarfını inceledi. Bundan sonra bana geri verip, “armağanını kabul ettim, şimdi ise sana geri veriyorum” dedi.
“Bu küçük armağanımızı kabul etmezseniz bizi üzersiniz” dedim.
Ama “ hayır, hayır” dedi, “kabul ettim ama siz bizim misafirimizsiniz, uzak ülkelerden buralara bizi görmek için çok sıkıntıdan geçip geldiniz. Bizim size hediye vermemiz gerekir, sizin bize değil.” Tüm çabalarımıza rağmen durumu değiştiremedik.
Kaşgar’a varır varmaz Rus Konsolosu Petrovsky’i ziyaret ettik. Derhal geri dönmemiz konusunda bizi uyardı; oradaki Müslümanlar oldukça fanatikti ve kentlerinde müjdenin duyurulmasına asla izin vermezlerdi. Sonuç olarak müjdeci Höijer şimdilik geri dönmenin, daha sonra İsveçli müjdecilerle birlikte gelmenin akıllıca olduğunu düşünmekteydi. Ancak ben kalacağımı bildirdim çünkü korkmuyordum ve Rab’bin beni bu işi yapmak için çağırdığından emindim. Dört gün sonra Höijer ve Mnatsagan ayrıldı, onlara bir mil56 kadar eşlik ettim.
Kaşgar, yirminci yüzyılın başlarına kadar Avrupalılara kapalı bir yerdi. Müslümanlık Kaşgar’a beş yüzyıl kadar önce gelmişti. Araplar, Buhara ve Semerkant’ı ele geçirdikten sonra saldırılarını Kaşgar’a yönelttiler. Önderleri Yusuf Kadirhan Gazi (‘fatih’) Kaşgar halkına ilan etti, İslam’ı kabul edenlerin kılına zarar gelmeyecek ama kim kabul etmeyi reddederse derhal kılıçtan geçirilecekti. Kaşgar halkı ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Düşmanın üstün gücüne hiç bir şekilde karşı gelemeyecekleri aşikardı böylece bu yeni dini kabul etme kararı aldılar.
Zaferli komutan Kaşgar’dan sonra Yarkand’a geçti ve burayı da ele geçirdi. Ancak Hotan’da ciddi bir direnmeyle karşılaştı. Ülkenin iki kralı Çokti Raşid ve Nükti Dakşid çok cesur hükümdarlardı ve Müslüman ordusunu mağlup ederek askerlerin büyük bir bölümünü yokettiler. Kaşgarlılar Arapların yenik düştüğünü öğrenince İslam’ı bırakıp eski inançlarına geri döndüler. Geleneğe göre Araplar, Kaşgar’a yedi kez daha saldırdılar ama ele geçiremediler. En sonunda eğitimli bir Arap, Kaşgar’a dinini yaymak üzere gelip orada bir tüccar olarak barış içinde yaşamaya başladı ve insanlara okuma yazma öğretti. Krallığın veliahtına57 bile ders verdi. İnancını yaymak üzere gelen Arap, veliahtı İslam’a kazandırdı; yaşlı babası ise kedere boğuldu. Veliaht başa geçer geçmez kaba kuvvet kullanarak ülkesini İslam’la tanıştırdı ancak günümüzde bile bu inanç Kaşgarlıların yüreğinde sağlam bir yer edinememiştir. İslam’ın dini sistemini sadece din alimleri ve din bilginleri anlamaktadır; halkın çoğu eğitimsizdir. Yine de bu insanlar çok iyi kalplidir. Kaşgarlılar din alimlerine güvenmezler. Müslüman imamların tümünün yalancı olduğunu iddia ederler ve bu konuda çoğu zaman haksız değillerdir.
Kaşgar’a giden ilk Avrupalı, 1323’te ölen tanınmış gezgin Marco Polo’ydu; olağanüstü seyahatnamesinde Kaşgar’dan bile bahsetmektedir. Yüzyıllar boyunca hiç bir Avrupalı bu ülkeye uğramadı. Fakat yirmi otuz sene kadar önce Show 58 adında bir İngiliz gezgin Kaşgar’a gelip kısa bir İngilizce-Kaşgarca dilbilgisi kitabı yazdı.
1857’de ünlü Alman gezgin [Adolf] Schlagintweit, Hindistan’dan Kokand’a giderken Kaşgar’dan geçiyordu. Kokand’a vardığında o bölgenin emiri Han Hüdayar’ın yanına gidecekti ama Kaşgar’da Kral Vali Han Tura tarfından hapse atıldı. Kral, Schlagintwei’e neden Kaşgar’a geldiğini sordu. Schlagintweit’in Han Hüdayar’ı görmek üzere Kokand’a gittiğini ve ona hitaben yazılmış mektuplar taşıdığını duyunca, mektupları görmek istedi. Ancak Schlagintweit teslim etmek istemeyince kral, mektupları vermesi durumunda canının bağışlanacağını defalarca söyledi ama boşuna olduğunu görünce Schlagintweit’in şehir dışına çıkartılıp orada boynunun vurulmasını buyurdu. Nehrin kenarına gömüldü ama nehrin suları mezarını aşındırmıştı. Benim zamanımda Fransa, kırk kadar askeri olan Rusya’nın Kaşgar konsolosu Petrovsky’ye demir bir mezartaşı gönderip ünlü gezgin Schlagintweit’in ve talihsiz sonunun anısına mezarının işaretlenmesini istemişti.59
Schlagintweit’i idam ettiren Kaşgar kralı, çok zalim bir adamdı. Özellikle de kadınlardan nefret eden birisiydi. Kendisi yürürken herhanği bir kadının sokağa çıktığını görürse, kadını tutuklattırıp gözünün yaşına bakmaz kafasını baltayla parçalattırırdı. Ancak onun bu dehşet veren saltanatı uzun sürmedi. Gayretli bir Müslüman olan Yakup Bey, Taşkent’ten Kaşgar’a gelip krallarının bir Çin uşağı olduğunu söyleyerek Kaşgar halkını kışkırttı. Yakup Bey kısa sürede bir çok taraftar buldu. Kendisi ve yandaşlarından oluşan kalabalık bir halk, kraliyet konutunu basarak Vali Han Tura’yı hapse attı. Bir seyid ve Muhammed’in soyundan olduğu için kralın kılıçla öldürülmesine izin yoktu bunun üzerine Yakup Bey kralın bir duvar dibine konulmasını buyurdu ve duvarı onun üzerine yıktırdı. Bundan sonra Kaşgar’daki tüm Çinliler idam edildi.
Yakup Bey Kaşgar’ı ele geçirdikten sonra taraftarlarıyla birlikte bir çok Çinlinin yaşadığı ve Çin silahlı güçlerinin bulunduğu Yangi-şahr’a yöneldi. Şehri kuşattı, insanlar açlıktan ölmek üzereydi. Düşmanın kuşatmasını yarma çabalarının tümü başarısızlığa uğradı ve Pekin’den yardım gelmesi de çok uzun zaman alacaktı. Çinli yetkililer yiyecek kaynaklarının tükenmiş olduğunu gördüklerinde, şehri savunan herkesi bir kaç büyük binaya toplayıp binaları ateşe verdi.
Yakup Bey, kısa zamanda kendisinden önceki hükümdar kadar zalim biri olmuştu. Kırk kadar karısı vardı ve kraliyet ailesi oburlar gibi yemekteydiler. Kendisine Kaşgar’ın dışında güzel bahçeler içinde bir saray yaptırmıştı. Ancak tüm bu harcamaları karşılayabilmek için halkı taşıyamayacağı kadar yüklü miktarlarda vergilere boğdu. İnsanlar, Yakup Bey’in ülkeyi nasıl düşüncesizce felakete sürüklediğini görünce Çinlilere yaklaşmaya başladılar.
Çiftçiler ne zaman tarlalarını ekse Tanrı’dan buğdayı ve diğer ürünleri çoğaltmasını isterdi. Şimdi ise insanlar buğdayın değil Çinlilerin çoğalmasını istiyordu. Sonunda Pekin’e gizlice haber gönderdiler; Çinliler acıyıp onları Yakup Bey’in zulmünden kurtarabilirdi. Sonra Çinliler büyük bir ordu ile Kaşgar’ı ele geçirdiler. Yakup Bey kendini zehirledi. Saltanatı 1864’ten 1877’ye kadar sürmüştü. Onu bir kaç Müslüman gömdü ama Çinliler Kaşgar ülkesinin tümünü fethedince kemiklerini çıkartıp yokettiler. Oğulları ise Rusya’ya kaçtılar.
Kaşgar, Tarım Havzasında yer alır ve üç tarafı yüksek dağlarla Kuen-lun, Pamir ve Tian Shan dağları ile çevrilidir öyle ki Indus, Amu ve Seyhun nehirlerine yalnızca sarp dağ geçitleri ile ulaşılabilir. Bir çok küçük ırmak da yüksek dağlardan çevredeki bölgeye akar ama yamaçlardaki bir kaç vahayı besledikten sonra çölün kumları arasında yok olur gider. Yalnızca önemli bir genişliğe eriştiğinde Hotan, Yarkand ve Kaşgar nehirlerinin birleşmesi ile Yüksek Asya’nın kalbindeki en büyük nehir, Tarım Nehri olur. Hotan ve Yarkand nehirleri Karakoram sıradağlarından gelir, Kaşgar nehri ise Pamir dağlarından. Tarım havzası Lop-nor’da biter. Vahaları beslemek üzere Tian Shan Dağlarından bir kaç kola ayrılır sonra da tuz çölleriyle çevrili taze su kaynakları içinde kaybolur. Kaşgarın doğusunda hakkında bir çok tuhaf söylentilerin dolaştığı Taklamakan çölü vardır. Tüm şehirlerin toprak içinde gömülü olduğu söylenir ve aslında insanlar buralarda sık sık gümüş, altın ve eski eşya bulmak ümidiyle kazı yaparlar. Çölün bulunduğu alan o kadar geniştir ki bir baştan bir başa çaprazlamasına geçmek onbeş gün, birbirine en uzak noktalarından geçmek bir ay sürer. Çölde artık su bulunmaz ama eskiden kurumuş nehirlerin dere yatakları ve bir çok yıkık köprü görülebilir. Kaşgarlılar bu çölden hiç geçmezler çünkü buranın kötü ruhların mekanı olduğunu düşünürler.
Yüksek dağlar geçit vermediğinden Kaşgar’da pek nadiren yağmur yağar. Ama yüksek bölgeleri kaplayan kar baharda eridiğinde kente oldukça fazla su getirir. Geliştirilmiş bir kanal sistemi bu suları tarlalara, bağlara ve meyve fidanlıklarına iletir böylece ekili alanlar çok verimli olur. Nehirler dağlardaki toprağı da aşağıya taşır, yazın ortasında sular kuruyunca kanallar tamamen toz ve toprakla dolu olur. Sular tarlalara iletilebilsin diye kanallardaki toprak temizlenip kenarlarda kümeler halinde tutulur. Ancak sık sık esen şiddetli rüzgarlar tozu toprağı her tarafa dağıtır; dağdan daha fazla toprak gelir ve yollar ile tarlaları kaplar. Toz bulutları günlerce güneşin önünün kapanmasına neden olur. Rüzgar durunca bir toz yağmuru başlar, bu bazen on gün kadar sürebilir. Bölge insanı bu yapmuru kum yağar yani “kum yağıyor” olarak adlandırmaktadır. Bu şekilde tüm köyler kuma gömülür.
Sonra hava tekrar temizlenir, güneş parlar ve hava çok güzel olur. Kum yağar döneminde çok sinirli olup tartışan en iyi dostlar bile üzerlerindeki ağırlığı atıp tekrar barışırlar. Ancak fırtınlar ve kum yağmurları bir ay kadar daha devam edebilir.
Kaşgar’daki toprak çok verimlidir, özellikle de nehir kıyılarına yakın olanlar yerler. Bu tarlalarda pamuk, pirinç, buğday, arpa, mısır, üzüm ve diğer ürünler yetiştirilir. İpekböceği yetiştiriciliği de yapılır.
Kaşgarlıların kullandığı dil aslında Türkçe lehçelerinin anadilidir. Bu bölgedeki Türkçenin saflığını bu kadar koruyabilmesinin nedeni, ülkenin yüksek dağlarla çevrili olmasından dolayı yabancı halklarla hiç bir ilişki kuramamasından ileri gelir. Kaşgarca yazısı olan bir dil değildi. Kaşgarlılar atalarından ne duymuşlarsa bunu çocuklarına ve torunlarına öğrettiler. Tipik bir Kaşgarlı kendini yeni bir şey öğrenmekle hiç yormaz, “her şeyi atalarımızın yaptığı gibi yapmak istiyoruz” deyip çıkar işin içinden.
İnsanlar oldukça sade giyinirler ve yerde pek taş olmadığından sıcak mevsimlerde yalın ayak dolaşırlar. Yazın, kemerle tutturulmuş uzun beyaz bir gömlek, altında pantolon, başı örtmek için ise küçük bir şapka giyinilir.
Kışın genellikle kürkten bir başlık, soğuktan korunmak için kenarları pamuklu bir manto, çorap yerine de bacakları örten uzun yün bezler kullanılır. Bu yüz bezlerin üzerine çizme veya mes giyilir belki bunları deri çorap olarak adlandırmak daha doğru olur.
Sabahları çay içerler ama Avrupalıların çay yapışından biraz farklı yaparlar. Kaymak, tuz ve çay birlikte kaynatılır ve ekmekle içilir. Öğlen zengin kişiler pilaf yani koyun etinde kaynatılmış pirinç yer. Bu yemek şöyle yapılır: İran koyunlarının yağlı, büyük kuyruklarından alınıp bakır bir kapta eritilen yağ biraz kızdırılır. Sonra tuz eklenir ve bundan sonra da ince ince doğranmış havuçlar, haşlanmış soğanlar, küçük küçük doğranmış koyun etiyle birlikte tencereye eklenir ve havuçlar ile soğanlar kaybolana dek pişirilir. Bundan sonra pirinci pişirmek için gerekli miktarda su ilave edilir. Et biraz piştikten sonra, pirinç eklenir ve pirinçler olana kadar tencerenin kapağı açılmaz. Tenceredeki suyun bitmesine az bir süre kala hala pişmekte olan pirincin üzerine tat katması için ayva ve safran konur ve bundan sonra kısık ateşte yarım saat kadar kendi buharında bırakılır. Artık servis yapılabilir. Masalar yere kadar uzanan temiz, ince bir bezle örtülüdür. Evde yaşayan herkes dikkatli bir şekilde yıkandıktan sonra örtüye yanaşıp sağ elleriyle tabağa uzanırlar. Bu genellikle temiz ve dikkatli bir şekilde yapılır. Doğu insanı yemek yemek için hiç bir zaman sol elini kullanmaz.
Yoksul kesimin en gözde yemeği oldukça lezzetli bir yemek olan suyukaştır. Eşit ölçülerde kesilmiş et, doğranmış havuçlar, bezelye, mercimek ve baharatlar çorba gibi pişirilir. Sonra beyaz undan bir hamur hazırlanıp uzun şeritler halinde kesilir ve bu bir tür şehriyeye benzeyen hamur parçacıkları çorbaya eklenir.
Sabah olduğu gibi akşam da çay içip yanında ekmek yerler. Ekmek Asya’ya özgü bir tarzda, altı düz, yuvarlak somunlar halinde hazırlanır.
Yemeğe başlamadan önce ailedeki en yaşlı erkek şükreder. Kadınlar hemen hemen her zaman yalnız yemek yer.
Kaşgarlılar güzel bir halktır ve Kafkasyalı halkları hatırlatır. Fiziksel olarak ince, orta yapılıdırlar. Erkeklerin sakalı vardır ama saçlarının neredeyse hepsini kazırlar. Ev içerisinde çoğunlukla şapka giyerler.
Evler alçaktır ve çoğunda iki katlıdır. Duvarlar fırınlanmamış tuğladan yapılır. Çatı yapımında ise duvarların üzerine geniş direkler yerleştirilir ve direklerin üzerinde hasır serilir. Bunların üzeri saman ve toprakla örtülür. Evlerde pencere yoktur ancak çatının ortasında geniş bir açıklık vardır böylece içeriye güneş girebilir. Yağmur yağarsa gerçekten kötü olur ama zaten Kaşgar’a pek nadiren yağmur yağar. Orada kaldığım beş sene boyunca sadece iki kez yağmur yağmıştı. Açıkcası tek bir yağmurda ikibin evin çöktüğünü de gördüm. Toprak çok tuz içerdiği için yağmur yağdığında duvarlar olağanüstü hızlı bir şekilde dağılmaktadır.
Ocak yoktur, sadece açık bir yerde ilkel türden şömineler bulunur. Doğudaki tüm şehirler gibi Kaşgar sokakları da dar ve dolambaçlıdır çünkü evler çok düzensiz bir şekilde inşa edilmiştir. Heryerde sokakları temizlemekle meşgul vahşi köpekler vardır. Her yemekten kalan çöpler sokağa atılır ve köpekler bu artıkları bir çırpıda mideye indirir.
Pazar, kamışlar ve hasırlarla örtülmüştür. Her kentte haftada bir gün Pazar kurulur.
Kaşgar şehri surlarla çevrilmiştir ve surların önünde derin bir hendek vardır. Şehir duvarları temelinde yedi, sekiz metre kalınlıktadır ve giderek daralır. Surlar yirmibeş metre uzunluktadır, şehrin dışından bakan biri şehirdeki tek bir evi bile göremez. Surlar tuğla toprağından yapılmıştır ve tepelerine de Çinli askerlerin nöbet tuttuğu burçlar eklenmiştir. Kaşgar’ın üç büyük kapısı vardır, her birinde gümrük karakolu bulunur. Ancak gümrük sadece iç ticaret için, kereste, meyve, vb. için geçerlidir oysa yabancı ürünler hiç bir bedel ödemeden içeri alınır. Kapılardan ikisi akşam yedi civarında kapanır, biri ise saat ona kadar açık tutulur. Sabah olunca kapıların üçü de altıda açılır.
Avcılık Kaşgarlılar arasında pek beğenilmez. Doğu insanının bir geleneği olan silah taşımayı bile sevmezler. Sakin, barışçıl bir halktır; eğer kavga ederlerse ellerini birer silah olarak kullanırlar. Dünyanın geri kalanın ayrı tutulmuş olarak yüzyıllarca yaşamışlardır bu yüzden kendilerinin güneş altındaki en iyi halk olduğunu düşünürler.
Konuşkan bir halktır, sohbet etme bağımlılıkları vardır. Hiç bir gazete olmamasına rağmen, tüm şehir sabah olan bir olayı akşama kadar duyardı. Şehre bir yabancı geldiğinde nerede oturduğu, görünümü, ne tür bir giysisi olduğu, nereden geldiği, iyi biri mi yoksa kötü biri mi olduğu uzun uzun konuşulur.
Sabah ve akşam herkes camiye gider, ibadetten sonra caminin avlusunda oturup sohbet edilir. Sohbet etmenin keyfi şüphesiz çalışmaktan daha rağbet görmekteydi ama bir Avrupalı kadar çalışmaları gerekmiyordu çünkü zaten her şey son derece ucuzdu.
Yazın insanlar bir şeyler yiyip içebilecekleri, kitap okuyup şarkı söyleyebilecekleri güzel bahçelerde oturmaktan hoşlanır. Bu nedenle tercih edilen şiirler Emir Şir Ali Navai’den olurdu. Çalınan enstrümanlar, diğer Doğu ülkelerindekilerden oldukça farklıdır. Örneğin Kalon, dıştan bakıldığında Avrupa’daki santuru hatırlatır ama sesi piyanoya benzer. Setar, on telli santura benzer ama tellerden sadece biri yay ile çalınır, diğer teller sadece tınlar. Kaşgarlılarda ayrıca bir tür tef de vardır. Davul yerine kendilerine has bir enstrümanları vardır: bu geniş bir sırığa bağlanmış demir zincirlerden oluşur. Sırık ileri geri hareket ettirilir böylece zincirler birbirine çarpıp sanki birileri alkışlıyormuş gibi veya davul çalıyormuş gibi bir ses çıkarır.
Şarap üretimi Kaşgar’da önemli değildir. Hastalar ile zayıflara ilaç ve ferahlatıcı olarak verilen tek bir tür şarap hazırlanmaktadır; bu şarap suyla beraber içilir. Zevk için şarap içmek Müslüman ülkelerinin gelenekleri arasında yoktur.
Çin’de ve Hindistan’daki kadar olmasa da afyon, şaraptaki durumun tersine bir zevk aracı ve uyuşturucu olarak kullanılmaktadır. Bir diğer tür uyuşturucu ise naşa 60 adıyla bilinen bitkiden elde edilir. Bu bitkini yaprakları üzerinde güzel ve toza benzer tanecikler bulunur, bitkiyle birlikte büyür. Bunlar toplanıp tütünle karıştırılıp içilir. Bitkinin polenleri ısınınca erir. Polenler hava soğuk olduğunda taş kadar serttir ama ısıtılınca hemen yumuşar. Naşa, insanları en sert şaraptan bile daha fena uyuşturur. Bu bitkinin işlenmiş tozları, Budist rahiplerinin ve Lamalarının naşayı zevkle tükettikleri Hindistan’a yüklü miktarlarda ihraç edilir.
Kaşgarlıların en kutsalları, bu ülkede şehit olan ilk İslam vaizleridir. Mezarları güzel bahçeler içindedir ve anıtlarla donatılmıştır. Ölüm yıldönümleri özel bir biçimde anılır. Bu zamanlarda sayısız hacı grupları mezarları ziyaret edip yiyip içerek, şarkı söyleyip oyun oynayarak kutlamalarda bulunur.
Kaşgar’a geldiğimde Rus Konsolos, sekreteri Darvazlı Mirza Fazıl Beyden beni hem sözde hem eylemde desteklemesini istedi. O ise bana şehirle ilgili bir sürü korkunç şey anlatıp şehrin dışında bir yerde yaşamamı tavsiye etti.
“Bak” dedi, “burada Peder Hendricks adında bir Katolik müjdeci var, kendisi buraya altı yıl önce Polonyalı Adam Ignatocih ile birlikte geldi.61 Şehirde yaşamayı göze alamıyorlar çünkü çok tehlikeli.”
Ona korkmadığımı ve insanlarla tanışabilmek için şehirde yaşamam gerektiğini söyledim. Eğer beni bulunduğum yerden kovarlarsa ancak o zaman şehrin dışına taşınacağımı ifade ettim.
“Beni anlamıyorsun” dedi, “Kaşgarlılar, aralarında Avrupalı kıyafetlerle gezen insanları görmeye alışkın değiller”
“Eğer sebep buysa, onlar gibi giyinebilirim.”
“Belki işe yarar” dedi, “sana Kaşgarlıların giysilerinden bulmaya çalışacağım.” Buldu sonra da beni şehre götürdü. Urateba Kervansarayında benim için bir oda kiraladı ve ondan bir yardımcı rica ettiğimde kuzeni Ömer Akhund’u getirdi.
Kaldığım kervansarayın aşağı yukarı elli odası vardı, burada çoğunlukla Hintliler kalırdı. Odalar bir avlu içerisindeydi ve kapıları birbirine bakardı. Avludaki açıklıktan odalara ışık gelirdi. Kapıların önünde üç dört metre genişliğinde bir koridor vardı, buraya atlar bağlanırdı. Avlu ortaya doğru giderek çukurlaşırdı, develerin durduğu yer burasıydı.
Kısa bir süre sonra Kaşgarlılar beni görmeye geldi; beni hangi rüzgarın oraya attığını bilmek istiyorlardı. Önceleri onların dillerini anlamak çok zor oldu ama Kaşgarca, anadilim olan Osmanlı Türkçesine yakın olduğundan dolayı kısa sürede öğrendim.
Semerkant’tan iki büyük sandık dolusu Çince, Arapça, Farsça Kutsal Kitap getirip odama yerleştirmiştim. Kaşgarlılara bu kitapların, Kur’an’ın Tanrı esini dediği kutsal kitaplar olan Eski Ahit ve Yeni Ahit çevirileri olduğunu söyledim. Niyetim orada bir süre kalıp Tanrı’nın önüme koyacağı işi gerçekleştirmekti. Ancak Rus Konsolos Petrovsky, onları atalarının inancından döndürmeye geldiğimi ve tanınmamak için onlar gibi giyindiğimi söylemişti. Artık Kaşgarlılar, beni inançlarının bir düşmanı olarak görüyor ve Mirza Fazıl Bey’in benimle ilgili yaydığı çirkin söylentilere inanıyordu. Adanmış bir Hıristiyan görmemişlerdi çünkü tanışma olanağı buldukları Avrupalılar yaşamları ile onlarada hiç de iyi bir etki bırakmamışlardı. Önceleri genç hizmetkarım çok tedirgindi çünkü Mirza Fazıl Bey onu uyarmış, ağaçlara ve nehirlere tapınan bir putperest olduğumu söylemişti. Benimle beraber yemek yemek istemiyordu, onunla konuşmaya çalıştığımda ise bana güvenmediğini farkedip daha fazla üstelemedim.
Katolik müjdeci Peder Hendricks, kervansarayda iyi bir durumda olduğumu görünce karşı odalardan birini kiraladı. Yardımcısı Adam ise Rus konsolosluğuna yakın dairelerin birinde kalmaya devam etti.
Hizmetlim altı ay benim yanımda kaldıktan ve her gün din alimleriyle İslam ve Hıristiyanlık hakkında yaptığım sohbetleri dinledikten sonra bir gün şöyle dedi: “seninle ilgili söylenenlerin hiç birinin doğru olmadığını şimdi anlıyorum. Altı aydır nasıl yaşadığını görüyorum, Tanrı’nın kutsallığı ve paklığı ile ilgili söylediklerini dinliyorum. Senin inancını tüm kalbimle beğeniyorum. Lütfen kitabından oku bana, orada yazılmış olanları anlayabileyim.”
Ona Osmanlı alfabesini yazıp okuma yazma öğrenmesi gerektiğini söyledim. Ama kendisine pek güvenmiyordu çünkü küçükken algılama sorunu yaşamıştı. Önce Müslüman okulundan kovulmuş sonra Çin okuluna gitme denemesi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Kutsal Kitap’ı ona okumamı sonra da okuduklarımı tercüme etmemi istiyordu çünkü henüz Kutsal Kitap’ın Kaşgarca çevirisi yoktu. Böylece her gün ona Yeni Ahit’ten bir kaç bölüm okuyordum. Kendisine dün okuduklarımın içeriğini tekrarlayabilmesine şaşırıp kalıyordum; en sonunda okumayı öğrendi.
Bu arada Kitabı Mukaddes Şirketinde Bay Morrison adında bir sorumlu geldi, kendisi ilerleyen yıllarda Kitabı Mukaddes Şirketinin Almanya direktörü olacaktı. Bana, kendi şirketi adına Yeni Ahit’i Kaşgar diline çevirme görevini verdi; deneme olarak Dağdaki Vaaz ile başlayacaktık.
Kendisiyle beraber Hagop Aruşanyan adında bir İncil dağıtımcısı vardı, Kafkasyalı olan bu adam Rab’be adanmış değerli bir kişiydi. Tiflis’teki evinde önceden kalmıştım ve onunla beraber Hıristiyan topluluğundan beslenmiştim. Ermenice Kutsal Kitap okuyup birbirimiz için dua ettik. Ayrıldıktan sonra hizmetlim onunla beraber dua etmemi istedi.
Yan odayı da kiralamıştım. Her sabah daha güneş doğmadan hizmetlim gelir odamı temizler ve bakır Kaşgar çaydanlığını ateşe koyardı. Sonra birlikte kahvaltı yapardık. Odada bir şömine vardı. Ben ateşin bir tarfında otururdum, o ise garip bir geleneği uyarınca ateşin diğer tarafında otururdu. Sonra beraber dua ederdik. Rab’bin Duası’nı onun için Kaşgar diline çevirmiştim, her sabah bu duayı ederdi. Sonra oradaki herkesin yaptığı gibi odamızın kapısını açık tutardık; ona Kutsal Kitap okurdum. Yaratılış kitabından başladım ve bir yılda tüm Kutsal Kitap’ı bitirdik. Bunu yapmaktaki amacım vaaz vermek değildi sadece yazılanları ona basit sözcüklerle açıklamaktı. Her bölümün sonunda, okuduklarımızı kendi sözcükleriyle ifade etmesini isterdim. Eğer anlamışsa devam ederdim; anlamamışsa anlayana kadar tekrarlardım. Ertesi sabah tekrar sorardım ve her Pazar ise tüm bir hafta okuduklarımızı tekrar etmesini isterdim. Beraber okurken bizi görmeye gelenler olurdu, onlarında yanında da okumayı sürdürürdüm. Özellikle Pazar günleri bir çok ziyaretçim olurdu çünkü bütün gün evde olacağımı bilirlerdi ve her zaman onlara Kutsal Kitap’tan bir şeyler okurdum.
Tanrı bana Kaşgarlılar arasından bir çok dost verdi. Onlardan biri, Yakup Bey’in eski hizmetlisi olan, şimdilerde kuyumcu ustalığı yapan yaşlı ve eğitimli bir adamdı. Bir diğeri genç bir tüccardı. Bazı Kaşgar beyleri 62 hatta Çinli valinin tercümanı olan bir Mançu bile her gün gelip beni ziyaret ederdi. Doğuda insanların zamanı çoktur çünkü hayat pahalı değildir ve insanların ihtiyaçları azdır. Bu yüzden sabah, öğle bazen bütün gün yanımda kalırlardı. Eğer öğleden sonra gitmek isterlerse kalmalarını rica ederdim ve yiyeceğimi onlarla paylaşırdım. Eğer yiyeceğimiz yeterli değilse biraz daha ekmek alırdık çünkü ekmek ucuzdur ve lezzetlidir, sonra ekmekle beraber çay içerdik, çay da ucuzdur ve güzeldir; şekersiz içilir. Elli pfennig ile (en fazla bir [Alman] markı eder) kalabalık bir misafir grubunu doyurabilirdim ve sohbetimizi bölmek zorunda kalmazdık.
Bu arada Yeni Ahit’i tercüme etmeye başlamıştım. Daha Bay Morrison bu işle beni görevlendirmeden önce Yeni Ahit’i çevirmek istemiştim ve bu konuda çeşitli insanlarla iletişim kurmaya, hayatın her alanından insanlarla konuşmaya, onların kullandıkları uygun söyleyiş şekillerini öğrenmeye çalışıyordum. Sonuç olarak Kaşgarcanın iki lehçesi olduğunu gördüm; biri yerli Kaşgarlılar tarafından, diğeri ise Andidjan (Batı Türkistan)’dan göç etmiş Müslümanlar tarafında konuşuluyordu. Açıkcası ikinci lehçe hor görülüyordu çünkü kulağa çok kaba geliyordu ve bu lehçede kibar ifadeler bulunmamaktaydı. Örneğin, Kaşgarlılar kimseye “sen”63 diye hitap etmez bunun yerine üçüncü çoğul şahıs zamirini kullanırlar. Andidjancada ise ikinci tekil şahıs zamiri ile hitap edilir. Onlardan duyabileceğiniz en kibar hitap şekli ikinci çoğul şahıstır, Kaşgarlılar bu zamiri sadece bir grup insana hitap etmek için kullanır. Bu gelenekleri yerine getirmeye, örneğin bir Avrupalıdan daha çok önem verirler. Kaşgarlılarda Türklerden daha fazla bir ulus bilinci vardır, Türkleri bir arada tutan tek bağ İslamdır. Kaşgar Türkçesinin tersine, Andidjan (Özbek) Türkçesinde ünlü ses uyumu yoktur bu yüzden de kulağa kaba gelir. Örneğin, Kaşgarca ketgen (‘ölmüş’) ve algan (‘alındı’) Andidjanca ketgan ve algen olur. Ancak iki lehçenin de eski kitapları gerçek Kaşgarca ile yazılmıştır; bu da Andidjan dilinin saflığını kaybettiğine kanıttır.
Sonuç olarak Kaşgarlılar iki oymağa ayrılmıştır, Akdağlık (‘Ak dağlı halk’) ve Karadağlık (‘kara dağlı halkı’), iki oymak arasındaki dil farkı az olmasına rağmen bunlardan önceki olan daha iyi bir lehçeye sahiptir. Çeviri konusuna gelince, sadece Akdağlık lehçesini kullanmam önerildi. İlk hizmetlim Ömer Akhund da bu oymağa bağlıydı, sonraki hizmetlim Haşim, Karadağlıktı.
Ayrıca bu dille uğraşımın yanında bir çok kitap okumaktaydım; bunlar orada burada insanların evlerinden edindiğim el yazmalarıydı çünkü Kaşgar’da hiç bir kitapevi bulunmamaktaydı.
Tüm bu hazırlıklara rağmen çeviri işini Kaşgarlıların da yardımıyla yapmayı gerekli gördüm. Kendisi bir Türkçe öğretmeni olan Kaşgarlı tanınmış uzman Maksun Akhund’un en iyi öğrencisi Mirza Abdul-Kerim Akhund’dan yetenekli bir katip buldum. Öğleden sonra Daotai’nin çevirmeni Fushang Daloy’u görmeye giderdim, onunla çok iyi arkadaş olmuştuk; eğer o bana gelmezse ben ona ziyaretine gidiyordum. Zamanını Belediye binasındaki bürosunda, Kaşgar beyleri ile de geçirmesi alışılmış bir durumdu. Oraya her gittiğimde dostça karşılanıyordum ve keyifli görüşmelerde bulunuyordum. Çevirimi oradakilere okudum ve olabilecek hataları düzeltmelerini istedim. Akşamleyin çevirimi her şeyiyle anlayıp anlamadığını görmek üzere Ömer Akhund’a okudum, çünkü Ömer okuma yazma bilmiyordu. Yakup Bey’in eski hizmetlilerinden olan yaşlı din alimi Niyaz Akhund, üçüncü gözden geçiren kişi oldu. Ne zaman bir düzeltme tavsiyesinde bulunulsa bunu Mirza Abdul Kerim ile tartışırdım. Dostlarımın hiç bilmediği bazı teknik terimleri sanatkarlardan, çiftçilerden ve diğer insanlardan öğrendim.
Çevirime en büyük yardımcı kaynaklardan biri Farsçadan Kaşgarcaya yapılmış çok değerli tercümerlerdi, örneğin Anwar-i-Suhayli ve Chartak.
Daha önce de söylediğim gibi çeviri işi aracılığıyla Fushang Daloy ile çok dostça bir ilişkim oldu. Ne yazık ki kısa bir süre sonra çok fazla alkol aldığını farkettim, memleketi olan Mançurya’da sahip olmadığı ama Avrupalılardan edindiği bir alışkanlıktı. Çoğunlukla talimatları Daotai’den Rus Konsolosa veya Bay Macartney’e ulaştırmak zorundaydı, onlar da alkollü içkilerle onu onurlandırırlardı. O da içmek zorunda kalırdı. Böylece alkole düşkünlüğü giderek arttı. Bir keresinde onunla bu konu hakkında konuştum, bu tür alışkanlıkların sağlığı üzerinde özellikle de beyninde yaratacağı zararlı etkiler hakkında uyardım. Ancak o “Avrupalıların da çok içki tükettiğini görüyorum ve anlayışları hala açık. Onları takip edeceğim” dedi. Onu tuttuğu yolun yanlış olduğuna ikna etmek çok zordu.
Yılbaşında Bay Macartney’i ziyarete gittiğimde, Fushang Daloy da oradaydı. Macartney’in Hint katibi Munshi Ahmed edDin “evsahipliği yapmaktaydı”. İçki içmediğimi biliyorlardı bu yüzden bana hiç sunmadılar. Ancak Mançuryalının elinde bir çay bardağı içinde brendi vardı. İçki şişesinden anladığım kadarıyla sert bir içkiydi ve Fushang’ı uyardım, “dikkat et; bu sıradan bir içki değil” dedim.
“Bu içkiyi biliyorum” dedi, ancak ertesi gün onu ziyaret ettiğimde hastaydı ve gözleri kızarmış, şişmişti. Acısını dile getirerek “Haklıydın” dedi, “içki benim için iyi değildi. İyileşince senin öğüdünü dinleyip ağzıma bir damla içki sürmeyeceğim.”
Ondört gün sonra iyileşti, her gün olduğu gibi yanına gittim. Sadece çeviri için bu kadar sık geldiğim düşünülmesin diye yaptığım çevirileri cebimde taşırdım ve uygun bir ortam olana kadar da çıkartmazdım. Bazı zamanlar boşuna beklediğim de oldu. Fushang’ın iyi kitapları vardı, ara sıra kitaplarından okurdu ve isteğim üzerine bana çevirirdi. Bir gün ahlak üzerine bir dizi öğretiden okudu, yazar Çin İmparatoru Şung-çi idi. Kısa bir eserdi ama içinde çok iyi kurallar vardı. İncil’in ahlakına kısmen uygun düşmekteydi.
Kitaptaki bazı kısımlar var ki onları sizinle paylaşmalıyım:
“Kim iyi olanı yaparsa ve iyilik toplarsa, evinde artan ölçüde bereket ve sevinç bulur. Kim kötü olanı yaparsa ve kötülük toplarsa, evinde artan ölçüde sıkıntı ve keder bulur. Göklerin peşin hükümle sonuçlandırdığı hiç bir şey yoktur. Kim iyi olanı yaparsa, yüz kat iyilikle ödüllendirilir; kim kötü olanı yaparsa yüz katıyla cezalandırılır. – Ahlaki olarak saf bir yaşam veya kötü bir yaşam insana sesi ve gölgesi kadar bağlıdır. – Eğer kişi iyi olanı yapmakla en yüksek mertebeye ulaşamıyorsa, hiç kimsenin iyi bir üne kavuşması mümkün değildir. Kötülük ölçüsü tam olarak dolmadan kişi kaybolmuş sayılmaz. Ahmaklar, ‘birazcık iyilik hiç bir işe yaramaz’ deyip hiç iyilik yapmaz ve ‘birazcık kötülük hiç bir zarar vermez’ deyip kötülük yapar. Kötülüğün artmasının nedeni budur ve giderek arttıkça bir gün hiç bir şey yapılamaz hale gelecek. ‘Birazcık iyilik yapmanın ne faydası olabilir?’ deyip ona saygısızlık etme. Hiç kimse o birazcık iyiliği yapmadığı sürece mükemmeliğe erişemez. ‘Birazcık kötülük günah değildir’ deme. Birazcık kötülük birike birike başına felaket getirir. – İyi eylemlerin hiç biri büyük değildir; kötü eylemlerin de hiç biri küçük değildir. – İyiliği her gördüğünde susuz bir adam gibi olmalısın; kötülüğü her duyduğunda da sağır bir adam gibi. İyiliği gördüğünde senden geldiğini düşün; kötülüğü gördüğünde vücuduna girmiş bir hastalık olduğunu düşün.
“Kişi uygun bir şekilde yaşarsa, yani kendisini üstün görmez, kimseyi kandırmazsa, iyi eylemlerde bulunur, herkese merhamet ederse, yaşama şeklini ciddiyetle değiştirir, kendisini sadakatle, merhametle ve saygıyla donatırsa, yaşlılara saygı gösterirse, gencin hatırını sorarsa, ne hayvana ne de bitkiye zarar vermezse, insanların iyi eylemleriyle sevinir, ihtiyaçta olana yardım ederse, çok dertli olanları kurtarırsa, başkalarının talihine en az kendisine olmuş gibi sevinir, başkalarının talihsizliğine en az kendisine olmuş gibi üzülürse, insanların hatalarından bahsetmezse, kendi bilgisini övmezse, başına gelenlerle ilgili şikayet etmezse, yüksek bir konumdayken kibirlenmezse, yaptığı iyiliğe karşılık beklemezse, kendisine verilen bir armağanı geri çevirmezse; ona iyi adam denir.
Fushang’a, benim Kutsal Kitap’ı çevirdiğim gibi bu değerli sözleri neden Kaşgar diline çevirmediğini sordum. Amacım onun düşüncelerini üstün düşencelere yöneltmek ve onu alkolün verdiği hazdan kurtarmaktı. Yalnız yapamayacağını ama eğer ben yardım edersem hazır olduğunu ve yapmak istediğini söyledi. Aslında yazmak için gerekli olan servete sahipti ama Türkçe okumayı bilmiyordu. Ona yardım edeceğime söz verdim. Böylece kitap tercüme edildi, o da içkiyi unutabildi. İş tamamen bittiğinde yazıya dökecek birini aramaya koyulduk. Tam o sırada Hindistan’da litografya eğitimi almış olan Kaşgarlı Nur Hacim memleketini yeni bir sanatla tanıştırmak üzere geri dönmüştü. Böylece ahlak üzerine dersler veren Mançu-Çin öğretisi, Mirza Abdul-Kerim Akhund’un el yazmasına göre Kaşgarca yazılmış ilk kitap oldu.64 Hiç mürekkep olmadığından dolayı, devlet her evdeki yağ lambalarının üzerinden kurum toplanarak Nur Hacim’e ulaştırılması emrini çıkardı.
Çeviri aracılığıyla Nur Hacim ile tanıştım ve yardımcım Mirza Abd-ül-Kerim, Fushang Daloy ile dostluk kurdu öyle ki bu dostluktan bir Müslüman ve Çin yazın eseri ortaya çıktı.
Kaşgar’da müjdeyi yaymadaki en büyük zorluk, orada yaşayan bir kaç Avrupalı Hıristiyanın diri iman ile ilgili hiç bir şey bilmemesinden ve kutsal bir yaşam sürmemesinden kaynaklanmaktaydı.
O zaman her biri farklı ulustan dört Avrupalı Kaşgar’da yaşamaktaydı: Rus Konsolos Petrovsky, annesi Çinli olan bir İngiliz Bay Macartney, ve Hollandalı Peder Hendricks ile onun Polonyalı asilzade arkadaşı Adam Ignatovich. Son ikisi Katolikti, diğerleri Rus Ortadoks ve Protestandı ama hepsi de ismen. Polonyalı, Ruslar tarafından Sibirya’ya sürülmüştü çünkü onlara karşı gelmişti. Yirmi yıldır Moğolistan’da yaşayan Peder Hendricks, Polonyalıyı Kaşgar’a seyahat ederken Omsk’ta bulmuştu. Ona söz verdi, “Papa’dan aldığım ücret aynı zamanda senindir ama benim gibi ölümü göze almaya hazır olmalısın.”
Böylece Kaşgar’a müjdeci olarak geldiler. Adam, görünüşü güzel biri kişiydi, altmış yaşlarında beyaz sakallıydı ve etkileyici bir tavrı vardı. Peder Hendricks de aynı yaştaydı, orta yapılı, kahverengi sakkalıydı, keldi, zayıftı ve heyecanlı bir doğası vardı. Adam’ın giysileri çok tuhaftı, kolları olmayan bir kürkü vardı ve yün kısmı dışa gelecek şekilde giyerdi. Bir değnekle gezerdi ve her zaman yanında bir çanta taşırdı, içinde anahtarlar, bıçaklar, kilitler, brendi şişeleri olurdu. Kolunda ve boynunda tesbih taşırdı ve göğsünde ise haç olurdu. İnsanlar onun ölmeyeceğine and içtiğini söylerlerdi. Peder Hendricks’in yırtık pırtık bir ceketi ve en az o kadar kötü bir şapkası ve Çin işi bir ayakkabısı vardı. Bundan dolayı ona, kitaykafş (‘Çin çizmesi’) derlerdi. Onun da bir değneği vardı.
Kaşgar’a gelince Daotai’ye gidip uygun bir daire sormuşlardı. Kendilerini erdem öğrencileri olarak tanıtmışlar ve bu ülkeye hizmet edebilmeleri için onun yardımını istemişlerdi. İyi yürekli vali onlara şehrin dışında Rus konsolosluğunun yanında bir ev verdi.
Adam bundan sonra Peder Hendricks’in aşçısı olarak hizmet etti. Peder’in ikisine de yiyecek satın alması için yetecek kadar parası vardı. Bağbozumunda tüm bir yıl için kendilerine şarap yaparlardı. Pederin biraz tıbbi bilgisi vardı ve hastalar ona geliyordu. Ancak onun tavırları o kadar soğuk ve sertti ki insanlar bir süre sonra bundan hoşlanmamaya başladılar. Rus Konsolos ve Bay Macartney ile dostluğu vardı, onlara Almanca ve Fransızca dersleri veriyordu. Bulunduğu ülkenin dilini ve insanlarının kişiliğini öğrenmeye çalışmadığı için bir müjdeleme konusunda olarak hiç bir yere ilerleyemedi.
Çok tutumluydu. Moğolistan dağlarında eldivensiz seyahat ettiği için soğuktan bazı parmaklarını kaybetmişti. Bir keresinde sık bir ormanda dolaşırken şapkasını kolunun altına aldı, ben de ona “Peder, dallar yüzümüze vuruyor, şapkanı tak da bir tarafını incitme” dedim.
“Hayır” dedi, “önemli değil. Bu şapkayı yedi yıldır taşıyorum ve ona iyi bakmalıyım.” Şapkaya baktım, eskiydi ve delik deşik olmuştu.
Adam’ın parası bitince, rahibe şöyle dedi, “Biraz para ver ve bugün ne yemek istediğini, almam gereken şeyleri söyle.”
Bunun üzerine rahip kızdı, “artık şu ana kadar yaşadığımız gibi yaşayamayız. Daha idareli yaşamalıyız” diyerek sadece biraz ekmek alabilecek kadar para verdi.
Adam, ne memleketinde ne de Sibirya’da hiç bu kadar kıt kanaat bir yaşam sürmemişti, bu davranış ona zor geldi ve “Peder, bana günde iki ruble vereceğine söz vermiştin bu yüzden senin yanında sadakatle kalmaya razı oldum. Şimdi paramı ver ve bu parayla ikimizi de geçindireyim” dedi. Rahip ona kızgın bir yanıt verdi, eşyalarını toplayıp Bay Macartney ile kalmaya gitti. Bunlar ben Kaşgar’a vardığım dönemde gerçekleşmekteydi. Daha önce de söylediğim gibi Peder Hendricks bir süre sonra Urateba Kervansarayına taşınıp bana komşu oldu.
Kaldığı odada şunlar vardı: Bir tarafta sunak vardı, üzerinde İsa’nın çarmıhtaki tasviri bulunan haçlar ve azizlerin resimleri; diğer tarafta bir sürü şarap testileri ve şişeleri, ayrıca kitaplar, gazeteler ve ilaç şişeleri vardı. Üçüncü kenarda yatağı duruyordu. Dördündü kenarda ise bazı ahşap eşyalar vardı. Odanın tam ortasında boruları tavandan bacaya ulaşan küçük bir demir sobası vardı. Sobanın önünde üzerinde komünyon ekmeğini pişirdiği sac levhalar duruyordu. Yılda bir kez temizlerdi bu odayı. Her bir eşyanın üzerinde o kadar kalın bir toz tabakası vardı ki parmağınızı kullanarak bir şeyler yazabilirdiniz. İsveçli kaşif Doktor Sven Hedin, bir keresinde Peder Hendricks’in evinde kalmıştı ve yazdığı kitapta pederden ve odasından bahsetmişti. Sonuç olarak rahip onu bir daha evine almadı. Kaşgar’a gelen Avrupalı gezginler genellikle Bay Macartney’in evinde kalırdı. Onları Peder Hendricks’in evinde görmek her zaman zordu. Ne zaman gelseler rahibi kapının önünde ayin kitabını okurken bulurlardı, evini ziyaret etmek istediklerinde ise onları benim evime getirirdi. Ayrıca konuklara gidip şarap getirmek isterdi ama izin vermezdim çünkü Kaşgarlı dostlarım eğer evimde içki olduğunu görecek olsa bir daha kapımdan geçmezlerdi.
Peder Hendricks çok nadiren evinde yemek yerdi. Sabahları çay için ya bana gelirdi ya da çaydanlığıyla Hintlilerin yanına gidip rica ederek istediğini alırdı. Sabahın ilerleyen vakitlerinde ilaç verdiği hastaların gelmesini beklerdi. Kaşgarcası iyi olmadığından dolayı insanlar genellikle bana gelir söylediklerini tercüme etmemi isterdi. Ancak bunu yapanlara çok öfkelenir ve bir daha ilaç vermezdi. Öğlen Bay Macartney’i görmeye gider ona dil dersleri verirdi, ayrıca öğle yemeğini onunla beraber yerdi. Öğleden sonra bana gelirdi ve beraber bir saat kadar kitap okurduk. Onunla Rusça, İsveççe ve Flemenkçe anlaşırdık; Macartney’in gazetesinden okuduğu haberleri bana aktarırdı. Ancak bana yaptığı ziyaretler ne ona ne bana bir fayda sağlamadığından dolayı, bana Fransızca öğretmesini istedim. Ben de ona Arapça ve Farsça veya başka ne öğrenmek isterse öğretecektim. Kendi evindense benim evimi daha bir yuva gibi hissediyordu.
Ancak sonbahar gelince bu günlük buluşmalarımız durdu çünkü şarap hazırlamak için haftalarca çalışması gerekiyordu. Üzümleri satın alıp kendisi eziyordu. Bir keresinde Kaşgar’daki imam, hiç kimsenin Katolik rahibe üzüm satmamasını buyurmuştu. Birinci neden Kaşgarlılar şarabı hiç sevmez, ikincisi geçen sene rahip üzümlerin posasını bir çöp çukuruna atmıştı. Üzüm kutsal bir meyve sayıldığından dolayı rahibi cezalandırmak istediler çünkü üzümün posasını çöpe atmakla günah işlemişti.
Adam şimdilerde yoksulluğun altında eziliyordu. Rahibi görmeye geldi ama rahip onu odasına almadı. Sabah henüz güneş doğmadan dua kitabı elinde çıkagelmiş rahibin kapısının önünde diz çöküp yarım saat kadar kitaptan okumuştu. Sık sık odama gelir benimle beraber yemek yerdi. Fakat ne zaman Mesih’ten ve onun kurtarışından bahsetsem hiç hoşgörüyle karşılamazdı çünkü fanatik bir Katolikti. Kış gelince Adam’ın ihtiyacı daha da arttı. Rus konsolosa gidip olanlardan yakındı. Bundan sonra konsolos bir asker gönderip Peder Hendricks’i konsolosluğa davet etti. Peder, haberciye, “Ne istiyorsun? Ben mi?” diyerek bağırdı. Eski bir tabanca çekip, “seni vurmamı mı istiyorsun? Rus konsolosuyla hiç bir işim yok” dedi. Bunun üzerine konsolos, öneriyi benim yapmamı istedi. Peder, ya burada yaşayabilmesi için Adam’a para sağlayacaktı ya da Adam’ın Omsk’a seyahat edebilmesi için yol parası verecekti. Kapımın önünden rahiple konuşurken elini kaçak içkilerin arasına sokup yüz ruble çıkardı ve “lütfen bunu Adam’a ver de gitsin öyle ki yüzünü bir daha görmek zorunda kalmayayım” dedi. Ertesi gün Konsolosa gidip parayı verdim ama almak istemedi. “Bu parayla Omsk’a kadar gidemez” dedi. Adam, şimdi de Çin devletine şikayette bulunmaya karar vermişti.
Ancak dava karara bağlanmadan önce ateşli bir hastalığa yakalandı. Rahip gelip muayene etti, nabzına bakıp reflekslerini kontrol etti ve “çok geç” dedi, “senin için yapılabilecek hiç bir şey kalmamış. Son ayinini yapacağım.” Güçlü bir şarap getirip bir yudum içirdi. Eski gücüne kavuşabilmesi için bunun gerekli olduğunu söyledi. Ateşten ve şaraptan dolayı Adam kendinden geçmişti. Rahip ona, “artık ölüyorsun” dedi, “ve sen öldükten sonra Rus Konsolos senin maaşını benden talep edecek ve parayı kendisi için harcayacak; kutsal Kilisemize karşı büyük bir günah olur bu. Eğer benden hiç bir şey istemediğine dair imzanla tanıklık edersen, cenaze törenini yapacağım; eğer tanıklık etmezsen günahların içinde göçüp gideceksin.” Zavallı Adam ne yaptığının farkında değildi ve rahibin imzalamasını istediği her şeyi imzaladı. Ama ölmedi; bir kaç gün içinde iyileşti ve imzaladıklarından habersiz mahkemedeki davasına kaldığı yerden devam etti.
Çin devleti rahibi mahkemeye çağırdığı zaman, rahip Rus konsolosluğundaki adamların tanıklık etmek üzere çağrılmasını istedi ve “tüm dava bir iftira ve Rusların bir entrikası. Bu adamın benden talep edebileceği hiç bir şeyi yok” dedi. Adam’ın imzaladığı kağıdı gösterdi ve tercüman kağıtta yazanları çevirdi. Meselelin doğru olduğu anlaşıldı ve böyle kapandı. Talihsiz Adam, aklını kaybetmek üzereydi. Yine de her sabah rahibin kapısına dua kitabıyla gelir, kış soğuğuna rağmen yarım saat orada diz çöküp okurdu.
Ona dedim ki, “Adam, eğer bu adamın sana karşı kötü davrandığını düşünüyorsan neden kapısına gelip dua ediyorsun? Evinde de dua edebilirsin. Tanrı her yerdedir.”
“Onun kötü bir adam olduğunu biliyorum ama odasında kutsal eşyalar var: Mesih’in çarmıhından bir parça ve Petrus’un kemiklerinden küçük bir parça. Buraya gelmemin sebebi bundandır.”
Ertesi sabah tekrar geldi hemde uzun beyaz sakalını kesmiş olarak, pırıl pırıl traş olmuştu. Şaşıp kalmıştım, bu değişikliğin nedenini sorduğumda şu yanıtı verdi: “tekrar eskisi gibi gencim. Artık pederi cezalandırabilirim.” Kapının önünde dua edip gitti. Bir saat sonra açık kapımın arasından onun geçtiğini gördüm. Kısa bir süre sonra da yumruk seslerini duydum, dışarı fırladığımda Adam’ın rahibe saldırdığını gördüm. Ancak rahip, kımıldamadan duruyor kendini savunmuyordu. Koşup Adam’ın elini yakaladım.
“Ne yapıyorsun?” dedim, “putperestler ve Müslümanlar için Hıristiyanlığı bir alay konusu yapıyorsun.” Her evden Hindular ve komşular geliyordu.
Adam bağırıp, “Davai dengi!” (‘Paramı verin!’) dedi, insanlara ise “siz iyi insanlarsınız ama o bir sahtekar” dedi.
Elinden tutup odama götürdüm, onu uyarıp sakinleştirerek gönderdim. Bundan sonra rahip beni görmeye geldi. “Peder, canını çok acıttı mı?” diye sorduğumda, “beni yaralasa bile önemli değil” dedi. Ama çok korkmuştu ve artık ne zaman dışarı çıksa hizmetlimi de yanına alıp çıkıyordu. Konsolosun, Adam’ın kutsal eşyaları alıp kaçacağını düşündüğünü anlattım.
“Öyle mi?” dedi şaşkınlıkla. “Lütfen ona bu eşyaların benim odam dışında değersiz olduğunu, bir parça tahtadan ve kemikten başka bir şey olmadığını söyle.” Tüm insanların gözü önünde rahibe dayak attıktan sonra artık gelip kapının önünde dua etmemesi konusunda Adam’ı uyardım. Çünkü dinsizler gülüyor ve Hıristiyanların davranışlarıyla alay ediyordu. Sözümü dinleyip evinde dua etti.
Daha sonra yeni Rus Çarının 65 tahta çıkmasıyla, Adam çara bağlılık yemini etmedi böylece Ruslar ona eziyet ettiler, kapısını mühürleyip onu uzaklaştırdılar. Beni görmeye geldiğinde sızlandı, “Kış” dedi, “Nereye gideyim?” O gece yanımda kalmasına izin verdim ama o benden yalnızca bir battaniye isteyip rahibin kapısının önünde uyumayı tercih etti. Sabahleyin rahip onu gördüğünde tekmeledi, “defol! Niye kapımın önünde yatıyorsun?” diyerek odasına girip kapısını kilitledi. Akşam olunda Adam, kendisine Rusça derslerini verdiği Çinli Fungshand’a gidip bir oda istedi. Ancak Çinli adam, Rusların Adam’a neden eziyet ettiğini ve şehirden sürdüğünü duymuştu. Bu arada İsveçli müjdeciler şehre vardı ve Adam onlardan Bay Högberg’i ziyarete gitti ama Rusların korkusundan o bile Adam’ı kabul etmedi. Böylece zavallı adam geceyi Müslüman mezarlığında geçirdi. Ertesi gün beni görmeye geldi, ısınıp yemek yiyerek kuvvet buldu. Mantıklı olmasını ve ant içmesini istedim. Konsolosla ilgili meseleyi çözecektim.
“Hayır” dedi, “atalarım yapmadı ben de yapmayacağım. Ölmeyi tercih ederim.”
Ruslar, Adam’ın evimde olduğunu görünce, tüm eşyalarını bir arabaya koyarak kervansaraya gönderdiler. Yakınlarda onun için bir oda kiralamak niyetindeydim ama rahip beni bir kenara çekip “Hacı Ali ile kalabileceği bir daire kiraladım; Adam’ı oraya gönder” dedi. Gönderdim. Bu esnada rahip, kervansarayda kapı kapı dolaşıp Adam’ın Rus devletinin izni olmadan içeri girmesine izin verilmemesi söyleyerek insanları endişelendirdi. Haci Ali ile beraber kalma meselesi uydurmaydı ve Adam eşyalarıyla birlikte döndü. Ama bu sefer de kapıcı onu kervansaraya almak istemedi. O zaman şehirden ayrılıp Tuman Nehrindeki adaya gitti, çadırını kurup Ocak soğuğunda orada yaşadı. Sonraki gün yiyecek hiç bir şeyi olmadığını bildiğimden ona bir şeyler gönderdim, bu arada hasta olduğunu öğrendim. Sonra ona acıyan Kaşgarlı bir beyle konuştum, hiç bir kira ücreti istemeden dairesini ona vermişti. Orada öldü.
Daha önce söylediğim gibi Kaşgarlılar sık sık beni ziyaret ederdi, ben de onları ziyaret ederdim. İncil’i ne zaman onlara okusam ve Hıristiyanlığı anlatsam çok hoşlarına giderdi. Ama bana “bunlar sadece sözde kalıyor; hiç gerçek Hıristiyan görmedik. Kaşgar’a gelen Avrupalıların çoğu Tanrı’ya hiç inanmıyorlar, ölümden sonra yaşamın var olduğunu kabul etmiyorlardı. Tersine tüm inançları gülünç buluyorlardı. Bize İncil’den okuduklarına dair hiç bir şey göremedik. Bir keresinde Hotan’da (Kaşgar’ın güneyi) bana şunları anlattılar: “iki eğitimli Fransız vardı, bir kaç ay sonra evlenmek istediler. Ama imamlar İslam’ı kabul etmemiş bir adamın evlenmesine izin vermezlerdi. Sonra bu Fransızlar İslam’ı kabul etmişler ve evlenmişler. Ancak kısa bir süre sonra karılarını orada bırakıp Avrupa’ya dönmüşler ve bundan sonra kendilerini ne gören olmuş ne duyan. Böylece bizi kandırdılar, İslam’ı kabul etmekte samimi değillerdi. Hatta kendi dinlerine göre bile bu davranışta bulunmamaları gerekirdi. Eğer Hıristiyanlar böyleyse, Hıristiyanlık iyi bir din olamaz. İslam daha iyi.”
Kendilerini Hıristiyan olarak adlandıran herkesin gerçekte Hıristiyan olmadığını anlattım. Ayrıca Müslümanlar arasında bile bir çok kötü insan olduğuna işaret ettim. Yine de İncil’de yazan sözlere gerçekten inanan ve bu sözlere göre yaşama zahmetine katlanan bir çok Hıristiyan tanıdığımı söyledim.
“İyi, güzel de biz bu insanları hiç göremedik” dediler, “senin kişiliğin ile ilgili kötü bir şey söyleyemesek de tanıklığın, dinimizi bırakıp başka bir inanç kabul etmemize yetecek bir tanıklık değil. Bir kaç iyi Hıristiyan aile tanıma şansına erişsek çok iyi olurdu.”
“Bazı insanlar getirtmeye çalışacağım” dedim.
“Çok iyi” dediler, “lütfen yaz da aileler gelsin ve onların aile yaşamlarını tanıyabilelim.”
Biraz düşünüp taşındıktan sonra Stockholm’e, İsveç Müjdeleme Derneği başkanı Doktor Ekman’a bir mektup yazdım. Mektubumu derneğin bülteninde yayımladıktan sonra yardımcı olması için şimdilik iki müjdeciyi, Raquette ve Beklund’u göndermeyi düşündüğünü yazdı.
Ancak bu arada Tebrizdeki müjdeci Högberg’den bir mektup aldım, yanıma gelmek isteğindeydi. Doktor Ekman’a yazıp bu işin öncelikle Müslümanlar arasında yaşamış, onların dilleri ve gelenekleri hakkında bilgiye sahip deneyimli bir müjdeci gerektirdiğini anlattım. Ayrıca beraberinde ailesini getirmesi de önemliydi. Högberg’e, Raquette ve Beklund kardeşlerin daha sonra gelmesini önerdim. Doktor Ekman bunu kabul etti ve şimdilik sadece Högberg’in geleceğini bildirdi. Çin pasaportu için Şangay’a yazmıştı ve her şeyin bir ay gibi bir sürede tamamlanmasını ümit ediyordu. Bu habere çok sevindim, büyük beklentilerle müjdeciyi ve ailesini beklemeye koyuldum.
Müslümanlarla yaptığım bir çok tartışma aracılığıyla hizmetlimin imanı daha da kuvvetlenmiş, Kutsal Kitap bilgisi artmıştı. Bir gün bana vaftiz olmak istediğini söyledi, halbuki ona vaftizden hiç bahsetmemiştim.
“Bu fikri nereden edindin?” diye sordum.
“Elçilerin İşleri’nden sen okumuştun” dedi, “her kim İsa’ya iman ederse vaftiz olması gerekiyordu. İsa’nın Kurtarıcım olduğuna iman ediyorum, işte bu yüzden vaftiz olmak istiyorum” dedi.
“Senin için bu çok sıkıntı anlamına geliyor” dedim, “eğer vaftiz olursan sana zulmedecek ve belki seni öldürecekler”
Ancak kararlıydı ve “benin canım ilk Hıristiyanlarınkinden daha değerli değil” dedi, “onlara da zulmedildi, onlar da öldürüldü.” Ona yanıtım İsveç’li müjdeciler gelene kadar beklemesi oldu; bundan sonra vaftiz edilecekti. Biraz hevesi kırılmıştı ama bir şey söylemedi.
Diğer deneyimlerimi anlatmaya geçmeden önce hizmetlimin ailesi ve evi hakkında da bir kaç şey aktarmak isterim.
Ömer Akund’un babası Hoca Baha ed-Din (‘imanın nuru’ anlamına gelir), onyedinci yüzyılın ilk yarısında Kaşgar’a prens çıkartan bir soy olan Hocalar soyundandı. Yurttaşları, İslam’ın dini buyruklarını sıkı bir şekilde yerine getirmesinden dolayı Hoca Baha ed-Din’e çok saygı duyar. Zengin, ayrıcalıklı bir aileden gelen bir karısı vardı ve tek bir eşe sahip olmak onun için yeterliydi. Ama İslam düşünüşüne göre eğer mümkünse yasanın izniyle dört kadın almak bir buyruk sayılmaktaydı. Bu şekilde sayısız torunuyla İslam taraftarlarını sayıca çoğalttı. Böylece Hoca, Tanrı (Tian Şhan) Dağlarının ötesine şimdilerde bir Ermeni şehri olan Andidjan’a yaptığı her iş gezisinden sonra yeni bir eş getirdi, ta ki dördü tamamlayana kadar. Bunun sonucu olarak birinci eşine kaba davranmakla ve onu ihmal etmekle kalmıyor üstüne üstlük bütün ev işleri ona kaldığından dolayı kadıncağızın canını çıkartıyordu. Böylece kendisinden sonra gelen üç kadının yanında hizmetçi kız konumuna düşmüş oluyordu. Sabahın köründen gece yarısına kadar bu kadınlara hizmet etmek, onların elbiselerini yıkamak zorundaydı. Bu zavallı kadın yorulmak nedir bilmeden ve büyük bir gayretle, kendini tamamen onların hizmetine sunmuştu, yapabileceği tek şey kendisinin bir hatasından kaynaklanmayan talihine gizli gizli ağlamaktı. Kalan çok az bir zamanında küçük kızı ile ilgileniyordu. Ancak ne kadar köle gibi çalışsa da, ne kadar herşeyin doğrusunu yapmak için kendisini paralasa da, kocasını memnun etmekte başarılı olamadı. Kocası her zaman onda ve yaptığı işte bir kusur bulup çıkarmak zorundaydı. Karısını dövdü, kötü muamele yaptı, en sonunda onu kovdu. Kadın sabırla ve sessizce eşyalarını topladı. Kadın, dışarı çıkarken bile kocasından izin istedi. Eşinin, ona yaptıklarını akrabalara anlattığını düşünmesin diye anne-babasını ve akrabalarını ziyaret bile etmedi.
Böylece dört yıl geçti. Bu arada Kaşgar, önceden de kısaca bahsettiğim gibi siyasetteki radikal değişimlerin merkezi olmuştu. Çin’de, Çinli Müslümanlar arasında bir isyan vardı ve giderek batıya yayılmıştı.66 Doğu Türkistan’da, Çin halkı, yetkililer, askerler ve tüccarlar, Müslümanlar tarafından katledildi sadece çok az sayıda insan İslam’ı kabul ederek canını kurtardı. Ülkenin diğer yerlerinde olduğu gibi Kaşgar’daki devlet gücü de kısmen güç kullanılmasından, kısmen de sivrilmiş ama halka kendilerini kalıcı ve herkesçe sevilen insanlar olarak tanıtmaktan aciz kişilere güvenilmesinden dolayı yıkıldı.
Yakup Bey bu iç karışıklığa son verdi. Tanrı Dağlarının kuzeyindeki Kokand hanedanlığından gelip eski Kaşgar prensleri olan Hocalar soyu evlatlarından birine yardım etme bahanesiyle tahta oturmuştu. Yakup Bey uygun bir anında bu beceriksiz ve zevk, sefa düşkünü adamı 67 bir kenara itip tüm Doğu Türkistanı içine alacak kendi egemenliğini kurdu. Gücünü yetkinleştirdikten sonra Hocaları nasıl zayıflatacağını biliyordu. Bazılarından suikast düzenleyerek kurtuldu; diğerleri ise buna Hoca Baha ed-Din de dahildir, idam edilmek üzere tutuklandı. Hoca’nın eşi, kocasının tutuklandığını ve başına gelenleri duyar duymaz, babasına koşup etkisini kullanması ve kocasını kurtarması için yalvardı çünkü babası Yakup Bey’in çok saygı duyduğu bir kişiydi. Sonra kocasına yemek hazırlayıp hapishaneye götürdü ve onu yüreklendirdi. Kocasının ricası üzerine babasına bir kez daha gidip o gece çıkartılabilmesi için Yakup Beyi ikna etmesini istedi. Böylece Hoca Baha ed-Din eve döndü. Yaptığı ilk iş ihmal ettiği karısının yanına girmek ve ona kurtulduğu için teşekkür etmekti. Bir kızdan sonra bir de oğul doğurdu. Bu oğul Ömer Akhund’tu.
Bu olaylardan bir kaç yıl sonra Hoca ölümcül derecede hasta oldu. Ölümünün yaklaştığını hissettikçe son derece pişmanlık duymaya başladı ve verdiği tüm acılardan dolayı eşinden kendisini bağışlamasını rica etti. Bu yürek ağrısıyla yanında yalnızca eşini görmek istiyordu. Diğer eşleriyle artık ilgilenmiyordu, onlardan o kadar iğreniyordu ki ne zaman onu görmeye gelseler belalar okuyarak onları kovuyordu. En sonunda ölüm onu acılarından kurtardı. Üç genç karısı çocuklarını kaderlerine terk ederek tekrar evlendi ama ilk eşi ölümünden sonra bile ona sadık kaldı. Gelen her teklifi, en saygın kişilerden gelenleri bile reddederek evliliklerini görmek istediği oğlunu ve kızını büyütmek için yaşadı.
Ömer Akhund büyüyünce her Müslüman kadın kadar fanatik bir kadınla evlendi.
Ömer Akhund ile vaftiz üzerine yaptığım konuşmadan bir ay kadar sonra bir akşamüstü at üzerinde gezintiye çıktım. Benim gibi gezintiye çıkmış Bay Macartney ile yolda karşılaştım. Beraber bir süre yol aldıktan sonra “oradaki iki Avrupalıyı görmüyor musun?” dedi. Burada Avrupalı falan yok dediğimde, “sokağın karşısında ilerliyorlar. Onları görmüyor musun?” dedi. Söylerken eliyle de gösterdi. Sonra at üzerinde iki adam gördüm. Çünkü gözlerim iyi görmediğinden ve güneş gözüme geldiğinden dolayı onları pek seçemedim. Bay Macartney, birinin Rus askerlerin komutanı, diğerinin de Konsolos’un sekreteri olduğunu söyledi. Bunu duyunca bu tesadüfün kötü bir sonuçla biteceğini hissettim. Adamlarını görüp onlara selam vermezsem Konsolosun bundan güceneceğini biliyordum. O akşam eve gittikten sonra komutanı görmeye giderek ona selam vermediğim için beni bağışlamasını istedim, Bay Macartney’in sonradan uyardığında farkettiğimi belirttim.
“Çok geç” yanıtını verdi, “Konsolosa çoktan bildirdim.”
Ertesi gün posta günüydü. Bana gelen mektupları ve gazeteleri almak üzere Konsolosa gittim. Mektupları verdi ama aynı zamanda “burada nasıl bir lütuf altında olduğunu bilmiyorsun” dedi, “Burası bir postane değil. Posta görevi yalnızca benim için var ve eğer mektupların sana ulaşıyorsa bu yalnızca benim iyi niyetimden ötürüdür. Bay Macartney ile gezintiye çıkıyorsun, komutanımı görüyorsun ve ona bir selam bile vermiyorsun. Şu andan itibarem senin için posta gönderme ve alma hizmetini durduruyorum. Elinde tuttuğun son teslimdir.”
Komutanı tanıyamadığımı açıklamaya çalıştım, sonra o anda odada bulunan komutana dönüp, önceki gece onu görmeye geldiğimde bu konudan bahsedip bahsetmediğimi sordum. Konsolos beni susturdu ve artık tek kelime bile duymak istemediğini belirtti; benim için gelen hiç bir posta kabul edilmeyecekti. Bay Macartney’e gidip postalarımı onun almasını rica etmeliydim.
Eve vardığımda, eğer Avrupa ile hiç bir iletişim kuramayacaksam burada kalmamın çok zor olacağını düşündüm. Eğer mektuplarım Çin postası aracılığıyla gönderilecekse, bir mektubuma yanıt alabilmem için en az bir yıl beklemem gerekecekti. Eğer Bay Macartney aracılığıyla gönderme olanağım olsa bile bu da bir kaç ayda yanıt almam anlamına geliyordu çünkü Bay Macartney Hindistan postasını kullanıyordu, dahası bu pek güvenilir olmazdı. Sadece iki çözüm vardı: ya Kaşgar’dan ayrılmalıydım ya da Konsolosun gönlünü almalıydım. Olayın içyüzünü aktarmak için bir mektup yazıp Bay Macartney ile yolda tesadüfen karşılaştığımı anlattım. Yazdıklarımı Konsolosa kendi elimle teslim etmek üzere gittim ancak girmeme izin verilmedi.
Artık Kaşgar’dan ayrılmaya hazırlanıyordum. Casuslar bu haberi Konsolosa hemen bildirmişlerdi. Ertesi gün tekrar dilekçemi sunmaya gayret ettim ama boşunaydı. Sonunda üçüncü gün adam gönderip, “Senin dilekçenle ilgili ne yapmamı istiyorsun? Ben senin Konsolosun değilim, Rus Konsolosuyum” dedi. Gerçekte bir dilekçe olmadığını, olaydaki gerçeklerin anlatılıdığı bir açıklama olduğunu söyledim. Yüksek sesle okumamı istedi sonra beni affettiğini bildirdi, artık postalarımı iletmeye devam edecekti. Bunun için ona teşekkür ettikten sonra bana sordu, “Seyahate çıkacağını duydum. Ne zaman yola çıkıyorsun?” Rab ne zaman dilerse yola çıkabileceğimi söyledim.
Bu sırada büyük bir sel oldu. Tuzlu toprak yumuşadı ve yollar mahvoldu. Yolların kuruması bir ay sürdü. Dahası yolculuk için kiralamış olduğum at, üzerine bir duvarın çökmesiyle öldü. Bunlar yolculuğu ertelemem için yeterli sebeplerdi.
Bu arada hizmetlim Ömer Akhund, onu acilen vaftiz etmem için yalvarmaktaydı. Eğer ben gidersem vaftiz olamayacaktı ve Tanrı huzurunda onun için ben sorumluydum. İman ediyordu ve ölümden korkmuyordu. İsa’ya gerçekten inandığını ve korkmadığını görünce, onu şehrin yakınından geçen Tuman Nehrinde vaftiz ettim. Ona “Hıristiyan olarak hangi ismi almak istiyorsun?” diye sorduğumda
“İsa’yı seven ve ölümden dirilen Lazarus 68 olarak adlandırılmak isterim” dedi.
Eşi onun Hıristiyan olduğunu öğrenince, din alimlerine anlatarak kocasını ele verdi. Adam gönderip, eğer düzenli olarak camiye gelmez ve her gün namaz kılmazsa onu öldüreceklerini söylediler. Ancak dimdik ayakta durmayı bildi ve din alimlerine İncil’den bir çok şey anlattı.
Başka bir seferde elli din aliminden oluşan bir kalabalık tarafından boynuna ip geçirildi ve eğer İsa’dan ve İncil’den tek bir kelime daha ederse boğulmakla tehdit edildi. Lazarus güçlü bir genç adam olmasına rağmen kendisini savunmadı, din alimlerine İsa için ölebileceğini söyledi. Ölümden de korkmadığını görünce ve Çin devletinin de din alimlerinin isteklerine uymayıp onu cezalandırmayacağını anlayınca, özellikle fanatik bir hal aldıkları Ramazan denen oruç ayı sırasında ona bir kez daha işkence çektirdiler. Bu süre içerisinde başka bir köyde kalmasını sağladım ve insanlar sakinleştikten sonra dönmesini söyledim.
Lazarus tövbe etmeden önce insanlara pek nazik davranmayan dikkatsiz bir gençti. Ancak İncil’in gücü harika bir değişim yapmıştı onda. Artık dürüst, sevecen, sabırlı ve herkese hatta düşmanlarına bile kibar davranan bir adam olmuştu öyle ki kendini herkese hayran bırakmıştı. Daha önce de söylediğim gibi karısı çok fanatik bir Müslüman kadın olmasına rağmen o bile, kocasına karşı zamanla yeni bir sevgiye ve saygıya kavuştu. Bir çok Müslüman kadının tersine eğitimsiz bir kadın değildi; İslam’a bağlı kadınlar arasında çok nadiren görülmesine rağmen okuma yazma biliyordu.
Bu sırada İsveçli gezgin Doktor Sven Hedin, Kaşgar’a gelerek Rus Konsolosun evinde kalmaya başladı.69 Ziyaretine gittiğimde onunla İsveççe konuştum ve sohbet etmek üzere her akşam konsolosluğa çaya davet ediliyordum. Benim için pek hoş değildi ama Konosolosa tamamen boyun eğmek zorundaydım. Konsolos, din ile ve müjdecilerle ilgili alay eden klişelere kapılmıştı ve Doktor Sven Hedin de ona katılıyordu. Gezgin, Kaşgar’da bir kaç ay kaldı. Ancak sonunda Mustagh Ata’ya gitmek istediğini söyledi ve dili bilmediğinden dolayı ona eşlik etmemi rica etti; ayrıca bu müjdeleme hizmetinde bulunmam için de iyi bir fırsat olacaktı.
Onunla birlikte gitmek istemediğim, İsveç’ten gelecek müjdecileri beklemekte olduğumu söyledim. Ancak Konsolos ve Sven Hedin, bunun Kaşgar’da kalmak için bir sebep olmadığını söylediler; onlara göre Çinliler müjdecilerin ülkeye girmesine asla izin vermeyeceklerdi. Çin pasaportu ile ve Tsung-li Yamen’in özel izni ile geleceklerini, bölgenin Çinli görevlilerinin onları durdurabilmesinin mümkün olmadığını söylediğimde, meselenin o kadar çabuk işlemeyeceği, bir yıldan önce Çin pasaportu almalarının mümkün olmadığını söylediler. Hem konsolosun hem de Sven Hedin’in beni bırakmayacağını, eğer geri çevirirsem bana sıkıntı yaratacaklarını anladığımda, iki aylığına gitmeye razı oldum. Bu gezide, kırsal kesimdeki halkın kişiliklerini ve geleneklerini öğrenebilmeyi ümit ediyordum.
Böylece Sven Hedin, Türkistanın Rus bölgesinden gelen silahlı uşağı İslam [Baï] ve ben (kendim atımla beraber), Kaşgar’dan ayrılıp iki günde Yangi-hisar’a ulaştık. Geceyi Hindu bir dostumun evinde geçirdik. Çinli komutan, Kaşgar valisi aracılığıyla seyahatimizi haber almıştı. Ertesi sabah henüz Doktor Hedin uyurken, o bölgenin valisinin dört adamı geldi ve Avrupa otellerinde öğlen yemeklerinin eve götürülmek üzere hazırlandığı kapaklı sepetler gibi büyük bir sepet içerisinde yiyecekler getirdiler. Sepetlerin içinde kırk farklı yemek çeşidi vardı. Ayrıca adamlar, iştahlı hizmetlilerimiz için bir çuval pirinç ve bir koyun, bunun yanında atlarımız için arpa ve saman getirdiler.70 Doktor Hedin, teşekkürlerini sunarak yemekleri gönderdi çünkü yiyemeyeceğimiz kadar çoktu. Ancak pirinci, koyunu ve arpa ile samanı göndermedik. Öğlen valiyi ziyarete gittik. Vali, uşağı aracılığıyla bildirdiği üzere hastaydı ve bizi kabul edemeyecek durumdaydı.
Sonra Mustagh Dağına doğru bir kaç günlük ilginç bir seyahatimiz oldu, bu sırada Doktor Hedin coğrafi ve jeolojik gözlemlerde bulundu. Temmuzun ortasında olmamıza rağmen, yükseklere çıktığımızdan dolayı hava çok soğuktu. Hava o kadar hafifti ki gözlerimin ağrısı çok ciddileşti ve önümdekilere yetişememeye başladım.
Yangi-hisar’a geri döndükten sonra İsveç’ten bir mektup geldi, mektupta müjdecilerin yolda olduğu yazılıydı. Onlar için bir yer kiralamak zorundaydım. Hatta onlardan biri Högberg, Bakü yakınlarındaydı.
Kaşgar’da Avrupa tarzında yapılmış tek bir ev vardı. Zengin bir adam, şehrin dışındaki bahçesinde kurmuştu bu binayı. Şehre gelen her Avrupalı orada kalıyordu. Kaşgar’a döndüğümde evin sahibine, İsveç’ten müjdecilerin gelmekte olduğunu söyledim. Tüm evi bir yıllığına kiralamak istiyordum. Ev sahibi, Tanrı adamlarının evinde ücret ödemeden kalabileceğini söyledi. Ancak kirayı öderlerse daha iyi olacağını belirttim. Avrupalılar, Asya’ya özgü misafirperverliği anlayamayacak, evde istediklerini yapmakta özgür olmak isteyeceklerdi. Böylece onunla bir kontrat yapıp bahçe içerisindeki güzel evi yıllığı ikiyüz kırk [Alman] marka kiraladım.
Sonra hizmetlime danışıp müjdecilerin gelişiyle ilgili neler yapılması gerektiğini sordum ve Dışişler Bürosunun başkanı Şaangaeng’i, görmeye ve kendim için bir pasaport çıkartmaya karar verdim çünkü kardeşleri sınırda karşılamak istiyordum. Resmi görevli çok cana yakın bir insandı, bana pasaport vermedi ama tüm işlerime yardımcı olunması ve konuklarımın saygı ile karşılanması için gittiğim her yerde işlerimin kolaylaştırılması hususunda bir tavsiye mektubu verdi.
Sonra Rus sınırında müjdecilerle buluşması için habercimi mektupla birlikte gönderdim çünkü Rusların, müjdecileri caydırmasından ve ülkeye girmelerine Çinlerin izin vermeyeceğini söylemelerinden korkuyordum. Kardeşlerle buluşmak üzere üç gün at sırtında Oksalur’a yol gittikten sonra müjdeci Högberg, eşi, tam bir Kutsal Kitap kadını Anna Nyström ve Tiflis’teki vaftizinden sonra Yusuf adını almış bir Farsi ile buluştum. Çok uzun bir süredir yalnız yaşadığımdan dolayı onları yeniden görmek benim için büyük bir sevinç olmuştu. Högberg, Farsi Mirza Yusuf’un Tebriz’de Anna Nyström’e Farsça öğrettiğini söyledi. Anna ayrıldıktan sonra Yusuf Tebriz’e gelmiş ve orada vaftiz olmuştu. Högberg, Tahran’da bir süre doktorluk görevi yapmış Yusuf’u, hekim olarak hizmet etmesi için Baku’den getirmişti.
“Tamam” dedim, “ama bu Farsi, gerçek bir imanlı mı? Onunla nasıl tanıştın?”
“Onunla tanışalı kısa bir süre olduğu için bir şey söyleyemem” dedi.
Högberg’in, Farsi ile üç ay seyahat etmesi ve hala onunla tanışalı kısa bir süre olması beni şaşırtmıştı. Ayrıca Mirza Yusuf’un kişiliği ve imandaki durumu ile ilgili hiç bir şey bilmeden onu yeni bir müjdeleme bölgesine getirmesi konusunda endişelerim vardı. Çünkü Rab’bin müjdesini duyurmaya çalışırken iman etmeyen bir adamla hiç bir şey yapılmazdı.
Çinli yetkililer, dönüş yolunda bize yardımcı olduklarından, giderken olduğu gibi dolambaçlı yollardan geçmek zorunda kalmadık. Högberg’den insanları tanıyana ve dili öğrenene kadar sessiz kalmasını rica ettim. Ayrıca konsolosla, Bay Macartney ve diğerleri ile olan deneyimlerimi anlattım. Yabancıların yetkililere ziyarette bulunması burada bir gelenek olduğundan, ertesi gün önce Daotai’yi71 sonra da Şaengaeng’i ziyaret etmemiz gerektiğini söyledim. Ama o önce Rus konsolosuna sonra diğerlerine gitmesi gerektiğini söyledi. Sonuç olarak onunla beraber konsolosa sonra da onu dostça karşılayan valinin konağına ben de gittim. Rus geleneklerine göre çaylar bardakta, Çin geleneklerine göre ise kasede servis yapıldı. Tercüman bendim.
Vali söze başladı, “Hoşgeldiniz! Hangi ülkeden geliyorsunuz? İlimizde ne yapmak niyetindesiniz?”
Högberd şöyle karşılık verdi, “Biz erdemin öğretmenleriyiz.” Kaşgar’da mı kalacağı yoksa seyahat mı edeceği sorusuna ise, “pasaportumuzda belirtildiği gibi, seyahat etmek istiyoruz” dedi.
Pasaportunun onaylanmasını rica ettiğinde vali kendisine şöyle karşılık verdi: “benim bölümüm bu işlerle ilgilenmiyor. Uygun bölümle görüşmeniz gerek. Bu arada işleri erdemi öğretmek olan kişilerin konuklarım olması şerefine eriştiğim için çok mutluyum. Önümüzdeki bir kaç gün içerisinde ziyaretinize karşılık vermekten çok memnun olacağım.”
Çıkmadan evvel, “burada kalmakta olan yaşlı Rus ile tanıştınız mı?” diye sordu. Högberg, Rus Konsolosunu ziyarete gittiğini söyledi. Doğu geleneklerini bilmeyen İsveçli müjdeciye şapkasını çıkartmamasını söylediğim halde yine de vali ve onun görevlilerinin huzurundayken şapkasını çıkardı. Doğu geleneklerine bu tarz bir saldırı hiç kuşkusuz valinin hoşuna gitmedi ve Höbgerg’e şapkasını takmasını söyledim çünkü doğu geleneklerine göre başın açık olması son derece uygunsuz bir durumdu. Högberg, Avrupa’da şapka çıkartmanın bir saygı ifadesi olduğunu söylediğinde, vali ona, “Ama biz Avrupa’da değiliz, Kaşgar’dayız” dedi, bundan sonra İsveçli şapkasını taktı.
Sonra müjdeciler, onlar için kiralamış olduğum eve taşındılar ama Yusuf orada kalmak istemiyordu böylece şehir içinde bir ev kiraladı. Şehirde bir hastane kurmak istiyordu ama halk yetkililere bir dilekçe sunarak bu adamın şehrin dışında tutulmasını istedi. Sonuç olarak Högberg’in talimatı üzerinde şehrin dışında bir arsa kiralayıp oraya bir ev inşa etti. Kontrata göre bir kaç yıl sonra ev arsa sahibine bırakılacaktı.
Ancak Yusuf, kişiliği ve tavırlarıyla müjdeleme işine zarar verip bu iş için uygun olmadığını kanıtladı. İçkiciydi, esrar bağımlısıydı ve hemen hemen her gün birisiyle kavga ederdi. Bu beni çok kaygılandırıyordu. Onunla ciddi bir şekilde konuştum ama boşunaydı. Her bir uyarıya kulaklarını tıkadı. Müjdeleme ile ilgili tuhaf bir fikri vardı, müjdecilerin yalnızca siyaset yapması gerektiğini söylerdi, ona göre müjdecilerin işi inanç değildi. Högberg’e bu durumun böyle devam edemeyeceğini söyledim, eğer Yusuf değişmezse bizim müjdeleme hizmetimizin de zarar göreceğini belirttim. Högberg, Yusuf’la konuşacağına söz verdi. Ertesi gün Högberg’den bir mektup aldım, şöyle diyordu: “Yusuf ile konuştum. Günahlarını itiraf edip bağışlanması için dua etti. Ancak kendisi de bir doktor olduğu için ne yaptığının farkında. Esrarı diş ağrıları için içiyor. Şarabı Munşi Ahmed ed-Din ile berbar içiyor çünkü bu adamın mide ağrıları var. Akşamları sert içecekler içmesinin sebebi ise yeni inşa ettiği evin hala rutubetli olması.”
Ben mektubu okuduktan sonra Yusuf geldi. Tabi ki Högberg’in ne yazdığını
biliyordu ama yine de sordu, “Högberg’den güzel bir mektup aldın mı? Ne demiş? Bu insanların dindar kişiler olmadığını, sadece birer siyasetçi olduklarını söylememiş miydim? Canım ne isterse onu yaparım ve sen bana karşı çıkamazsın” dedi. Kardeşçe ona uyarıda bulundum ama gülüp gitti.
Bundan kısa bir süre sonra Doktor Hedin, Mustagh Ata’dan döndü ve yine Rus konsolosun konuğu oldu. İsveçli müjdecilere ziyarette bulunup çevirmen olarak onunla birlikte Lop-nor’a eşlik edebilmem için rica etti. Bu teklifi geri çevirdim. Kendimi Yeni Ahit’i çevirme işine adadığımda dolayı zaman benim için çok değerliydi, dahası müjdecilere Kaşgarcayı öğretmem gerekiyordu. Doktor Hedin konsolosun evinde üç ay kaldı ve bana sık sık seyahat planlarından bahsedip duruyordu. Bir gün Högberg bizi öğle yemeğine davet ettiğinde Doktor Hedin önerisini tekrar sundu çünkü Kaşgar’da Türkçe konuşabilen üç müjdeci vardı ve birinin tercüman olarak ona eşlik etmesini istiyordu. Högberg, evinin inşası ve başka nedenlerle Kaşgar’da kalması gerektiğinden dolayı öneriyi geri çevirdi. Farsi Yusuf’un kendisine eşlik etme ümidi de evlenmek istediği kadın Anna Nyström’ün göz yaşlarıyla son buldu. Doktor Hedin, kadına “Ağlama” dedi, “sevdiğin seninle birlikte kalacak.” Sonra Högberg benim gitmemi önerdi ama çeviri işim yarım kalacağından dolayı geri çevirdim. Bunun üzerine Doktor Hedin, “yolda çevirebilirsin” dedi, “benim de seyahat esnasında çalışmam gereken şeyler var. Ayrıca daha fazla zaman ve huzur olsun istiyorsan yanına hizmetlini de alabilirsin.” Bu koşullarda ricasını reddemeyecek bir durumda kalmıştım, her ne kadar istemesem de ona eşlik edeceğime söz verdim.
Sven Hedin’in planı Taklamakan Çölünü gezmekti. Geziyi planladığında bu iş için en uygun ay olan Ocak ayının başıydı. Baharda ya da yazın sıcaktan dolayı çölde gezinti yapmak mümkün olmaz. Taklamakan ile ilgili şehirde biraz soruşturduktan sonra kimsenin böyle bir gezi amacıyla develerini kiraya vermeyeceğini anladığım için doktora deve satın almasını tavsiye ettim ve Hanarik ile Terim üzerinden Merket’e yolculuk etmeyi önerdim böylece çölün başladığı yere dört, beş günde ulaşmış olacaktık. Ama Doktor Hedin, konsolosun Maral-bashi’de develerin daha ucuz olduğunu tahmin ettiğini söyledi böylece bu kasabaya kadar at arabasıyla gidecek, buradan sonra develerle yola devam edecektik. Maral-bashi’nin orman içinde küçük bir kasaba olduğunu, burada deve olmadığını öğrendim. Develer yalnızca büyük kentlerden ve ağaçsız bölgelerden satın alınabilir. Ancak Doktor Hedin kararında diretip konsolosun aksakalının en iyisini bildiğini söyledi. Ona artık yanıt vermedim sadece mümkün olduğunca çabuk yola çıkma ricasında bulundum. Ancak konsolos eliyle İsveç’ten bir mektup bekliyordu ve postalar konsolosa haftada bir ulaştığı için bir kaç gün daha beklemek zorunda kaldık. Buna rağmen mektup ne birinci haftaki posta dağıtımında ne de ondan sonrakinde yoktu. En sonunda 17 Şubat’ta Kaşgar’dan yolculuğumuza başlayana dek seyahatimiz günlerce ertelenmiş oldu.
Lazarus’u Kaşgar’da bırakıp Haşim adında başka bir hizmetli ile yolculuk yaptım. Kaşgar’dan Maral-bashi’ye gitmemiz yedi gün sürdü. Kaşgar’dan aşağı yukarı bir mil73 uzaklıkta olan Yangi-şahr kentine vardığımızda Çinli bir adam at arabasının peşinden koşup köpeğim Haemrah’ı aldı. Arabayı durdurduk. Haşim inip köpeği Çinli adamdan geri almak istedi. Sonra büyük bir kargaşa oldu. Yüzlerce Çinli ve Türk koşarak geldi ve arabamızın etrafında toplandı. Her yanımızdan “mesele nedir? Mesele nedir?” diye soruyorlardı. Çinli adam köpeğin kendisine ait olduğunu ve ondan çalındığını söyledi. Köpeğini geri almak istiyordu. Ama Haşim, köpeğin gençliğinden beri onda olduğunu söyledi. Her ne kadar Haemrah güzel ve sadık bir hayvan olsada bu rezaleti bitirmek için onu Çinli adama vermek istedim. Ancak Doktor Hedin vermemizi istemedi. Benim köpeğim bundan daha da iyi bir köpekti; adı Yoldaştı. Onu bu Çinliye kaptırmak istemezdim. Böylece at arabasından inip Haşim ile Çinli adamın köpeği uzaktan çağırmasını önerdik. Köpek kime giderse onundu. Çevremizde toplananlar “çok iyi fikir” dedi. Sven Hedin’in hizmetlisi İslam, iki adam da ikiyüz adım yol gidene kadar köpeği arabanın yanında tuttu. Çinli adam cebinden bir parça et çıkartıp köpeği Çinçe bir isimle çağırdı. Haşim’in ise elinde hiç bir şey yoktu ve sadece “Haemrah! Haemrah!” diye seslendi. Köpek hemen ona koştu. Sonra kalabalık köpeği çalmak istediği için Çinli adamı azarladı, kendinden utanmalıydı.
Maral-başi’ye vardığımızda Çinli bir yetkiliden bu kasabada deve olmadığını öğrendik. Doktor Hedin, konsolosa bir telegraf gönderip şimdi nereden deve bulabileceğini sordu. İki gün bekledik ama hiç bir yanıt gelmedi.
Beklerken daha önce Kaşgar’da tanışmış olduğum Munşi Abdurrahman adındaki yaşlı adam bizi görmeye geldi. Çok uzun yıllar önce Hindistan kralı rajah tarafından ülkeyi iyice araştırması için Kaşgar’a gönderilmişti ama kral ölmüş, siyasi şartlar değişmiş ve bir türlü geri dönememişti. Böylece Kaşgar’da kalıp evlenmişti. İlerleyen satırlarda bu ilginç adamla ilgili daha fazla bilgi vereceğim. Taklamakan çölünü geçmek istediğimizi öğrenince, yılın en iyi zamanı olduğunu söyledi; yaza yaklaştıkça sıcak yüzünden çölü geçmek imkansız olacaktı. Doktor Hedin eşyalarla birlikte kalmamı rica etti, kendisi çevredeki dağları gezecekti. Bu arada hiç şüphe yok konsolostan bir yanıt gelecekti.
Böylece çevirim üzerinde çalışabilmek için biraz zaman bulmuştum. Çünkü yolculuktayken çeviri yapabilecek huzuru bulamamıştım. Bir yerde dinlendiğimizde yaptığımız ilk iş yemek hazırlamaktı. Sonra Doktor Hedin köye bir adam gönderip kaç koyun, kaç öküz olduğuyla, insanların nasıl insanlar ve mevsim şartlarının durumuyla ilgili bilgi alırdı. Kendisi Türkçe iletişim kuramadığı için insanlarla konuşurken ona ben çevirmenlik yapardım. Ama bir çok durumda insanların onu not alırken gördükleri ve korktukları için ona bile bile yanlış cevap verdiğine tanık oldum. Yanlış bir yöntem izlediğine dikkat çekmeyi görev bildim ve cevap istediği tüm soruları kendisi orada yokken sorabileceğimi söyledim. Bu sohbet bittiğinde bulunduğumuz yerin yüksekliğini öğrenmek için su kaynatırdık. Her şeyi tamamlayana kadar gece oniki olurdu ve gece onikide ertesi gün kalkabilmek için saatlerimizi ayarlardık. Sabah erken kalkıp hazırlanır yine yollara düşerdik. Seyahat ettiğimiz tüm süre boyunca böyleydi.
Üç gün sonra Doktor Hedin gezisinden döndü ama hala konsolostan bir haber yoktu. Deve satın alabilmek için Aksu’ya ya da Yarkand’a gitmeyi düşündük. Aksu, deve satımı yapılmayacak kadar küçük bir kent olduğundan Yarkand’a gitmenin daha akıllıca olduğuna karar verdik. Tam yola çıkmaya hazırlandığımız sırada konsolostan bir haberci bize mektup ve gazete getiriyordu ama telgrafımıza dair hiç bir yanıt yoktu. Doktor Hedin haberciyi de aramıza aldı. Yolculuk sırasında ikimizin de canı çok sıkkındı, doktor deve bulamadığı için dertliydi bense o gün Pazar olduğu için Rab’bin işini düşündüğümden dolayı düşünceliydim. Akşamüstü Aksakmaral’a vardığımızda moralimin neden bu kadar bozuk olduğunu sordu. Bugün Rab’bin işini yapamadığımı anlattım, Rab’bin işi benim işimdi. Sözlerime karşılık olarak bana bakıp, “seninle ilgili olarak konsolosla konuştum. Atalarının dinini bırakıp Hıristiyanlığı kabul etmen gerçekten ahmakça” dedi.
Beklemedik bu sözler bana çok sert geldi ve ona şu yanıtı verdim: “eğer atalarının inancını bırakmanın aptalca olduğunu düşünüyorsan o zaman İsveçlilerin ve Rusların da aptal olduğunu düşünüyor olmalısın çünkü onlar da atalarının dinini bırakıp Hıristiyanlığa bağlanmıştır.”
Ertesi gün Aksakmaral’dan ayrıldığımızda yanyana oturmuş olsak da tüm gün boyunca birbirimizle tek kelime konuşmadık. Akşam olunca bana, kendisiyle ilgili İsveç’e yazdığım mektuptan haberi olduğunu söyledi. Bu iftirayı reddettim, gece gündüz onun yanındaydım, eğer bir şey yazmış olsam kendisi görürdü. “Hizmetlim İslam bir şeyler yazdığını söyledi” dedi. İslam’ın böyle bir şey söylediğine inanmadığım için onu çağırmasını istedim. Hemen “gelmesi bir şey değiştirmez” dedi.
Üçüncü günün akşamında Lailik’te çay içerken bana, “dostum” dedi, “artık arkadaşlığımızı bitirmemiz gerekir. Bunu dostluk sınırları çerçevesinde yapmamız her ikimiz için de daha iyi olacaktır. Böylece birlikte içtiğimiz son bardak çayı sevinçle içelim.” Yarkand’dan deve alsa mıydı yoksa konsolosa haberci gönderip onun develerini mi isteseydi bilemediği için çay içerken suratı asıktı. Habercinin Kaşgar’a gitmesi üç gün sürerdi ama develeri alıp dönmesi dokuz gün sürerdi. Öte yandan Yarkand, Lailik’ten sadece bir günlük yoldu, ayrıca bu kentte deve çok rahat bulunurdu. Bundan dolayı haberciyi Yarkand’a göndermesi tavsiyesinde bulundum çünkü zaten bir sürü zaman kaybetmiştik. Biraz derin düşündükten sonra Hedin, konsolosun develeri Kaşgar’dan almasının daha ucuz olacağını söyledi. Böylece konsolosa bir mektup yazıp develeri satın almasını ve bize göndermesini isteyecekti. Bu sırada İslam’ı Yarkand’a gönderip hem bize hem de hayvanlara onbeş gün yetecek kadar yiyecek ve su için kurşun kaplar74 aldıracaktı. Böylece büyük çöl yolculuğu hazırlıkları sürerken Tarım Çölünü gezebilmesi için hizmetlim Haşim’i onun emrine vermem gerekiyordu. O zamana kadar Lailik’te kalacaktım, sonra vedalaşacaktık ve ben Kaşgar’a dönecektim. İslam, Yarkand’a gitti, Doktor Hedin de Haşim ile birlikte Tarım çölüne. Beş gün sonra hep beraber Lailik’te buluştuk.
Ondört gün geçmiş, haberci henüz geri dönmemişti. Doktor Hedin’in sabrı taşıyordu ama ne yapacağını da bilemiyordu. Şimdi de çölün başladığı yer olan Yarkand Nehri kıyısındaki Merket’e gitmek istiyordu. Anlaşmamıza göre Lailik’te kalacağımı söyledim ama Merket’e kadar ona eşlik etmemi istedi çünkü oradaki yetkililerle görüşebilmek için tercümana ihtiyacı vardı. Böylece kitaplarımı Lailik’te bırakıp ona eşlik ettim. Sıcak daha şimdiden çok bunaltıcıydı. Dostça karşılandığımız kentte çölü geçmek istememiz büyük şaşkınlıkla karşılanmış, çok sıcak olduğu için Taklamakan çölünü geçmemizin mümkün olmadığı söylenmişti. İki ay öncesinden ayarlanmış olsa bile yine de riskli bir gezi olacaktı. Bölgenin yerlileri olan Dolang yani ‘orman halkı’ kendilerinin bile çölü geçmesinin mümkün olmadığı söylemişlerdi ama onlara göre Doktor Hedin’in eğitimli biriydi ki rüzgara ve bulutlara buyruk verebilirdi. Belki bu kadar tehlikeli bir işe girişebilirdi. Doktor Hedin, insanların sahip olduğu batıl inançlara şaşıp kalmıştı ama aslında yerlilerin sözlerinin ardında yatan alaya alır ifadeleri yakalayamamıştı.
Lailik’teki kitaplarımla vedalaşırken Doktor Hedin, İslam develeri Yarkand’dan getirene kadar hizmetlimi dört beş gün daha ona vermemi istedi. Kaşgar’dan deve gönderilmesi ümidini kaybetmişti. Lailik’in biraz dışında Kaşgar’dan gelen haberci ile karşılaştım ama yanında hiç deve yoktu. Neden bu kadar geç yola çıktığını ve develerin nerede olduğunu sorduğumda, “ben konsolosun hizmetkarıyım, o beni göndermeden gelemem. Kaşgar’daki develer çok pahalı. Konsolos develerin Yarkand’da daha ucuz olacağını söylüyor. Doktor Hedin Yarkand’dan satın almalı” yanıtını verdi.
Ertesi gün Sven Hedin’den aldığım mektupta şunlar yazılıydı, “Lailik’te hizmetlin gelene kadar beklemek zorunda olduğundan, kitaplarını da alıp İslam develeri getirene kadar yanıma gelmeni rica ediyorum.” Kitaplarımı alıp Merket’e gittim. Önceleri beni gördüğüne sevinmişti ve konsolosun Yarkand’daki aksakala bir tavsiye mektubu gönderdiğini anlattı. İyi ve ucuz develer satın alabilmesi için bu mektubu aksakala İslam’la göndermişti. Eğer mesele ile aksakal ilgilenecekse uzun bir süre sürüncemede bırakılacağını söyledim. Ama konsolosun çabucak çözümleneceği sözünü hatırlattı.
İslam iki gün sonra Yarkand’daki develerin çok pahalı olduğu haberiyle geldi ve satın alıp almayacağını sordu. Doktor Hedin, develer kaç para olursa olsun hemen satın almasını söyledi.75
Akşamleyin çevirimin başına oturduğumda, o da gazete okuyordu. Kutsal Kitap’la ilgili benimle tartışmaya başladı.
“Kutsal Kitap içinde bir sürü saçmalık ve imkansız şeyler yazılı olan iyi bir kitap” dedi, “ondan nasıl bu kadar zevk alabildiğini anlamıyorum.”
“Şu saçma ve imkansız şeyleri gösterebilir misin bana.”
“Pavlus, Tanrı’yla kavga ettiğini söyler. Görünmeyen bir Tanrı ile nasıl kavga edebilir ki?”
“Kutsal Kitap’ta böyle bir şey yazılı değil.”
“Yazılı.”
Ona İsveççe Kutsal Kitap’ı verip göstermesini istedim.
“Şu anda bulamam” dedi, “ama sen biliyorsundur. Kutsal Kitap bunun böyle olduğunu söylüyor.”
“Pavlus, Mesih’in topluluğuna zulmettiği zaman, Şam yolundayken Rab kendini ona gösterip, ‘Saul, Saul, neden bana zulmediyorsun!’76 dedi. Belki bu ayetten bahsediyorsun.”
“Evet” dedi.
“Anlamıyorum” dedim, “siyasette bir elçiye zulmetmenin onu gönderene zulmetmekle eşit sayılması anlaşılıyor da bu ayet neden anlaşılmıyor. İsa’nın bu anlamda ‘Saul, Saul, neden bana zulmediyorsun?’ demeye hakkı vardır.
Sonra müjdeyi duyurma hizmetine küfretti: “Müjdeleme adil değildir çünkü Hıristiyanların kendi aralarında bir sürü yoksulluk ve ihtiyaç vardır. Kendi yurdumuzdaki yoksullar için kullanılması gereken para müjdeleme uğruna çarçur edilir ve müjdeciler tüm bu kaynakları hiç bir ihtiyacı olmayan yabancılar için harcar.”
“İsa’nın öğrencilerine verdiği buyruk sadece tek bir kişiyle sınırlanmış değildi, tüm dünyaya verilmişti. Eğer doğru düşünebilirsen, müjdelemeyi destekleyen insanların kendi yurtlarındaki fakirlere de yardım eden insanlar olduğunu ve müjdeleme için yüreği olmayanların ise kendi yurdundaki yoksulların ihtiyaçlarını hissetmeyi öğrenememiş kişiler olduğunu çok rahat görürsün. Gerçekten acıyan insanlar, ister kendi yurdunda ister yabancı bir memlekette olsun Kutsal Kitap’a inanıp Kurtarıcılarının buyruğunu tüm yürekleriyle gerçekleştirmeye çalışan insanlardır.”
Tartışmamız saatlerce sürdü. Doktor Hedin müjdelemeye karşı bir çok söz sarfetti ama tek kelimesi bile burada anılmaya değmez.
Ertesi gün hasta düştü. Zorlukla yutkunuyor, pek konuşamıyorudu. Bunun üzerine bana şöyle dedi, “Müjdeyi duyurmaya karşı söylediğim sözlerden dolayı senin Tanrın tarafından cezalandırılıp hasta düştüm. Sen kazandın. Artık bir rakibin yok.” Her gün dört yumurta sarısını karıştırıp ona verdim, başka bir şey yiyemiyordu. O hasta yatarken ben de onu muayene edip ona baktım; gezimizin engelle karşılaşmasını istemiyordum. Bu arada iki bakşi 77 gelip Doktor Hedin üzerindeki hastalık ruhunu müzik aletleriyle kovmayı teklif ettiler, bu bir Kaşgar adetiydi. Doktor, bunun bir batıl inanç olduğunu söyledi ama yine de adamların iki gece üst üste esntrümanlarını çalmalarına izin verdi.
Onüç gün sonra düzeldiğinde bana, “ya Lailik’te kalsaydın! Beni hastayken yalnız başıma bırakmanı nasıl açıklardın?” dedi. Sadece müjde uğruna ona bu kadar zaman katlanıp sabrettiğimi söyledim.
İslam henüz Yarkand’dan dönmemişti ve neden bu kadar geç kaldığını bilmiyorduk. Sonra bir gün çarşıda öğrendiğime göre Yarkand’da evlenmişti. İslam yanımızdan ayrılalı onaltı gün olmuştu ki Doktor Hedin, Yarkand’a gidip kaldığı yeri görmemi istedi. Şayet deve satın almadıysa, zaten artık her şeyde çok geç kalındığından dolayı belki deve aramaktan vazgeçecektik. Ama aynı zamanda onunla beraber çölü geçmemi istiyordu. Bundan sonra bu gezinin mümkün olmadığını söyledim. Daha önceden gerçekleştirebilseydik onunla beraber giderdim ama kabul edersem ölüm tehlikesi yaşayacağımı biliyordum. Daha yüce bir sebep için ölümle yüzleşmem gerekirken ve bu girişim, Rab’bin işi olmadığından yaşamımı tehlikeye atamazdım. Şimdilik bu geziyi ertelemesini tavsiye ettim. “Çevredeki dağları gezip görmek istiyordun, rica ederim şimdilik bu yerleri gez. Sonbaharda döneriz ve çölü o zaman geçeriz. Bu koşulla şimdi ve gelecekte benden ne istersen memnuniyetle yaparım” dedim.
Sonra beni Yarkand’a gönderip, bizim için hiç deve alınıp alınmadığını araştırmamı istedi. Buna göre ne yapacağımıza karar verecektik. Hava sıcaklığından gündüz yolculuk yapamadığımız için gece yol gidip Yarkand’a sabah vardım. Orada bir çok deve olduğunu gördüm ama aksakal henüz bizim için deve satın almamıştı. Böylece Doktor Hedin’e bir haberci gönderip deve alıp almamam gerektiğini sordum. Evet yanıtını vermişti. Develer satın alınana kadar bekledim ve tüm bu işlemler kentin dışında gerçekleşiyordu, sonra Merket’e döndüm.
O akşam Doktor Hedin onunla beraber çölü geçmem için beni ikna etmeye çalıştı ama reddettim. Sonra bana üç mektup uzattı biri konsolos, biri Bay Macartney, biri de Högberg içindi. Mektupları şu sözlerle verdi bana: “Bu mektupları Kaşgar’a götür. Üç mektup da senden bahsediyor. Benimle gelmediğin için Kaşgar’da hiç huzurun olmayacak. Ama fikrini değiştirirsen bunları yırtarım ve kitabımda senden övgü dolu sözlerle bahsederim.” Mektupları aldım ve sahiplerine ileteceğimi söyledim. Ama inandığım doğruların tersini yapmaktan başka bir şeyden korkmuyordum.
Doktor Hedin, yolculuğu için hazırlandı. Develerle ilgilenmeleri için iki hizmetli bulmak zor olmuştu. Borçlarını ödemek zorunda olan iki adamı büyük vaatlerle ikna etmişti. Yani şöyle bir yasa vardır, her kim borçlarını ödeyemezse alacaklıya mal niteliğinde verilebilir ve satılabilir. Sonunda Doktor Hedin, köpeğim Haemrah’ı ona vermemi istedi çünkü Haemrah sadık ve uyanık bir köpekti. Yolculuğa çıkana dek onu bekledim sonra Lailik’e döndüm. Lailik’e varır varmaz Högberg’e bir mektup yazıp Doktor Hedin’in Kaşgara göndereceği mektupları da ekleyerek Haşim’le gönderdim. Högberg yazdığı mektupta Doktor ile birlikte gitmemekle doğru davranmadığımı yazdı. Doktor Hedin hem konsolosa hem de Bay Macartney’ye yazmıştı ve her ikisi de bana ateş püskürüyordu. Artık Kaşgar’da huzur içinde yaşayamazdım ve posta alımım bu iki adamın elinde olduğundan yurtdışından hiç mektup alamazdım. Sadece Peder Hendricks benim tarafımı tutuyordu.78
Ben Lailik’te kaldım ama Doktor Hedin Taklamakan çölüne gitti. İkinci günde köpeğim onu bırakıp bana dönmüştü. Dördüncü günde Doktor Hedin, iki adamı ve dört deveyi ardında bırakmıştı, çok para ve bir çok araç kaybetmişti. Kendisi ve hizmetlisi İslam ile birlikte iki deveyi en gerekli eşyalarla yükleyip bir günlük yol daha gitmişlerdi. Ama bu develer bile ölmüştü ve sadece kendi canlarını kurtarabilmişlerdi. Yarı ölü bir halde Hotan yolundan Aksu’ya giderken yolculuk eden bir kaç Çinli
onlara yardım etmişti. Kayıp otuz bin ruble ile iki adamın yaşamıydı.79
Bu sırada beş evden oluşan küçük bir köy olan Lailik’teyken biraz çevirim üzerinde çalıştım. Yörenin yerlilerine Dolang yani ‘orman halkı’ deniyordu. Dilleri saf bir Türkçeydi. Her gün işlerine giderlerdi, ben de Yarkand nehri kıyısındaki ağaçların gölgesinde oturup çalışırdım. Ama gece etrafıma toplanıp benden okumamı isterlerdi. Onlara Kutsal Kitap okuyup Tanrı Sözünü onlara açıklardım. Oradayken Yuhanna’nın Müjdesini çevirdim.
Bir ay sonra daha önce kendisinden bahsettiğim Munşi Abdurrahman, Maral-başi’den geldi. Daha önce de söylediğim gibi bu ihtiyar Hindistan’dan gelmişti. Tuhaf bir adamdı, tam bir karakterdi. Yetmiş yaşında olmasına ve karısı olmasına rağmen, tekrar evlenmek istiyordu ve tavsiyelerimin aksine evlendi. Doğru düzgün bir işi yoktu, fal bakarak ve muska yazarak geçimini sağlıyordu. Yarkand’da evlendikten sonra Kaşgar’a dönmüştü ve Bay Macartney’in avlusunda bir süre hasta yatmıştı, bu sırada Bay Macartney bir seyahatteydi. Munşi Abdurrahman’a hizmetlimle birlikte yiyecek gönderdim ve ona bakmasını istedim. İyileştikten sonra ona verdiğim Kutsal Kitap’ı da alıp ayrılmıştı. İki beyaz köpeği ve kendisinden başka kimsenin kontrol edemediği güçlü bir atı vardı. At üzerinde yol alırken iki köpeğini de atın üstüne alırdı. Hayvanlarını çok severdi ama Müslüman yasalarına göre köpekler kirli sayıldığında dolayı, Müslüman din adamları tarafından sık sık azarlanırdı ama o bunlara kulak asmazdı. Köpeğin Adem soyundan geldiği, Adem bir hapşırığıyla varolduğu hikayesini uydurarak kendine bir bahane bulmuştu. Lailik’e geldiğinde yanında bir köpeği vardı. Diğer köpeğinin nerede olduğunu sorduğumda gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. “Öldü” dedi, “gömdüm onu”.
Benden iş istedi, güzel ve sanatkarca yazı yazdığı için çevirimi yazıya geçirmesini istedim. Böylece benimle beraber bir hafta kalıp bana yardım etti. Bundan sonra Merket köyüne gidebilmesi için izin istedi. Orada hayvanlarıyla birlikte daha ucuza yaşayabilirdi. Her hafta bitirdiği işleri getirip yenilerini götürecekti. İki hafta sonra döndüğünde, onunla birlikte Yarkand yakınlarındaki Şabçi köyüne gitmemi istedi. Yarkand’dan kağıt ve çalışmalarımız için gerekli araçları çok rahat edinebilirdik.
Lailik’ten ayrılırken, halk gözlerinde yaşlar içerisinde tekrar onları ziyaret edip “iyi sözleri” anlatmamı rica etti. Yolda iki kadının bizi ziyaret ettiği bir köye geldik. Munşi’den istedikleri bir şeyler vardı. Birincisi kocasının yeniden ona aşık olması için muska, ikincisi ise bir adam ve eşi arasında ortaya çıkan geçimsizlik için sihirli bir tılsım yapmasını istiyordu. Eğer kendisine iki tenga yani yirmi pfennig80 verirlerse istediklerini yapacağına söz verdi. Kadınların isteklerini yerine getirmek için benden bir parça kağıt istedi ama Farsça onu kınadım ve bu hilekarlığı tamamen bırakması gerektiğini söyledim, hiç olmazsa uzun bir süreden beri Kutsal Kitap okuduğu için bırakması gerektiğini anlamalıydı. Ama o bir parça kağıt için yalvarmaya başladı. Atına arpa alabilecek kadar para kazanmak istiyordu. “Atına ben arpa vereyim ama bu tür işler için kağıt isteme benden” dedim.
Şabçi köyüne geldiğimizde çok candan karşılandık ama ihtiyar Munşi hastalığa yakalanmıştı ve yatağa yatırılmak zorunda kaldı. İlaçlar hakkından çok az şey bildiğinden kendine bir reçete yazdı ve biz de istediği ilacı Yarkand’dan getirttik. Ama hiç bir faydası olmamıştı. Eski eşini ve eşinin babasını çağırttıktan sonra çok acı çekerek öldü. Ölümünden sonra köpeği günlerce yemek yemedi ve atı kimseyi yanına yaklaştırmadı. Ben Şabçi’de Darugham ailesinin evinde kalıp çalışmalarımı sürdürmek için iyi bir fırsat ve huzurlu bir yer buldum. İnsanlar iyi ve cana yakındı, Tanrı Sözünü dinlemekten zevk alıyorlardı. Ayrıca onlarla her gün yaptığım sohbetlerden dillerindeki özel kullanımları öğrenme fırsatım oldu.
Bir gün bir şeyler almak üzere Yarkand’a giderken, Mirza Yusuf’un Anna Nyström ile evlendikten sonra müjdeleme merkezi inşa etmek üzere Yarkand’a geldiğini öğrendim. Onu görmeden köye döndüm. Bir kaç gün sonra Högberg’den bir mektup aldım, mektubunda Hanarik’teki bir toplantıya gidip onu görmemi istiyordu. Bu sırada neden olduğu sıkıntılardan dolayı özür dileyen ve kendisini bağışlamamı isteyen Yusuf’tan da bir mektup geldi. Hanarik’e gidip orada Högberg ile görüştüm. Çok sıkıntılıydı. Doktor Ekman’dan gelen mektubu okudu bana: “İkinizin de yazdığınız mektupları okuyup karşılaştırdım ve açıkçası Yahya’nın yazdığı her şeyin doğru olduğunu söylemeliyim. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Onunla uyum içerisinde yaşayıp onunla halletmen gereken her şeyi konuşmalısın. Anna Nyström ve Yusuf arasındaki ilişki müjdeleme hizmetimize zarar verir. Bu yüzden Anna bir an önce İsveç’e dönmeli ve Mirza Yusuf ise İran’a gitmelidir.”
“Şimdi ne yapacağız?” dedi Högberg. “İkisini de evlendirdim. Mirza Yusuf’u İran’a gitmeye zorlayamayız ve eşini de onu bırakmaya zorlayamayız. Onunla zor bir zaman geçirdim ve bu yüzden onu Yarkand’a gönderdim. Eğer müjdeleme grubumuza muhalif olursa işte o zaman bize çok zarar verir. Durumu Doktor Ekman’a bildir, şu anda bu konu ile ilgili hiç bir şey yapamayız. Ayrıca kendini alçalttığı için Mirza Yusuf’u bağışlamalısın.”
“Bana karşı bir günah işlemedi” dedim, “ama Rab’bin işine karşı günah işledi ve aceleciliğin yüzünden tüm bu olaydan sorumlu tutulması gereken kişi sensin.”
Ama çok rica ettiği için Doktor Ekman’a yazdım. Doktor Sven Hedin, konsolosu ve Bay Macartney’i bana karşı kışkırttığı için Kaşgar’a dönmememi öğütledi çünkü yurtdışı ile hiç bir bağlantı kuramazdım. Böylece sevinçle Şabçi’ye döndüm. Bir gün Mirza Yusuf, Kaşmirli iki kişi ile birlikte gelip beni Yarkand’a davet etti. Onu görmeye gittiğimde bir arsa kiraladığını ve evin temelini atmış olduğunu gördüm. Ancak bir çok tartışma ve sıkıntı vardı ve inşaatın devam etmesi engellenmeye çalışılıyordu. Sonra kendisi Kaşgar’a para getirmeye gittiğinde benim inşaat işleriyle ilgilenmemi istedi. Ama bir daha geri dönmedi. Högberg bana bir mektup yazıp Yusuf’un gelemediği için inşaatı benim bitirmemi istedi. İnşaat tamamlanana kadar altı ay Yarkand’da kaldıktan sonra Kaşgar’a döndüm.
Yarkand’daki binayı bitirip Kaşgar’a döndüğümde memlekete dönme hazırlıklarına başladım aslında memlekete geçen sene gitmek istiyordum. Högberg’e benim için Doktor Ekman’dan izin istemesini söyledim çünkü o zamanda Avrupa ile bir bağım yoktu. Ancak karar kendisine bağlı olduğu için mektup yazmanın gerekli olmadığını söyledi. Fakat ona kalırsa seyahat yapmamamı tercih etmekteydi çünkü bunun için para yoktu. Eğer gitmekte ısrar edersem müjdeyi yayma grubundan istifa etmem gerekecekti. Bir gün kadar ne yapmam gerektiğini düşündükten sonra, “tamam” dedim, “istifa edeceğim.” Buna yanıt olarak bir kağıda bir kaç satır yazdı, yazdıklarının içeriği Högberg’in beni istifa etmeye zorlamamış olması ama sadece kendi isteğimle ayrılmakta olduğum ile ilgiliydi. İmza atmak zorundaydım. Sonra Kaşgar’a Tiflis’ten geldiğimden, Tiflis’e yolculuk yapmam için belirlenmiş miktar olan yüz rubleyi istedim.
Ertesi gün yolculuk hazırlıkları için gereken parayı almak üzereyken Högberg’in de yola çıkma hazırlıkları yaptığını gördüm. İsveç’e gidiyordu. Sonuç olarak benim için hiç para bırakmamıştı. Ancak İsveç’ten göndereceğine söz verdi. Bir kaç gün daha bekleyip yaptığım çeviriyi de beraberinde götürmesini istedim çünkü bir kez daha kontrol edilmesi gerekiyordu. Ancak çeviri için daha fazla bekleyemeyeceğini söyledi. Böylece ondan önce yola çıktım, her akşam konaklamak için durduğu yerde ondan sadece bir kaç saat önce geçmiş oluyordum ve çevirimi düzeltmekteydim. Üç günlük yolculuğumda düzeltmeyi bitirdim. Üç Müjde kitabını – Matta’nın Müjdesi önceden gönderilmişti – Kitabı Mukaddes Şirketine vermek üzere aldı.
Bu kadar yolu Högberg’e refakat ederek geçirdikten sonra Kaşgar’a döndüm. O dönemde sadece on ruble ile geçiniyordum. Tabi ki bu kadar az bir miktar para ile yaşamımı sürdüremezdim ve Hintli tüccarlardan borç almaya mecbur kaldım. Bu arada İsveç’ten para gelene kadar Yeni Ahit çevirisini sürdürmeye devam ettim.
Üç ay sonra Högberg yolculuk paramı gönderdi. Ayrıca eşine bir mektup yazıp Hintli tüccarlara olan borcumu göndermesi ve artık bana başka borç para vermemeleri konusunda onları uyarmasını söylemekteydi çünkü artık benim adıma bir para gönderilmeyecekti. Ancak tüccarlar parayı kabul etmeyip Högberg’in eşinin kendilerine borçlu olmadığını ifade ettiler. Dahası henüz Högberg ve eşi Kaşgar’a gelmeden önce beni tanıyorlardı.81 Ve bir yerden herhangi bir para beklemem konusunda Högberg’in eşinin bir şey bilmesine gerek olmadığını söylediler. Högberg’in eşinin ne olursa olsun parayı ödeyip ödeyememem konusunda kaygılanmaması gerektiğini belirttiler. Sonradan bana gelip ihtiyaç duyduğum kadar borç para alabileceğimi bildirdiler.
Böylece param vardı ama borçlarımı ödedikten sonra o kadar az bir miktar kaldı ki yolculuğa çıkabilecek durumda değildim. Ancak çeviri ücretimi bekliyordum. Bir gün sakinlikte çalışmak üzere Kaşgar’dan bir köye giderken atım bir Çinlinin at arabasından ürktü. Attan düşüp sağ bacağımı kırdım. Bir sedye ile Kaşgar’a getirildim. Acılarım çoktu; ayrıca kırılan yer şişmişti. Ertesi gün Peder Hendricks ve Hintli İngiliz hekim Doktor Chragadin geldi. Bacağımı muayene ettikten sonra, eğer bacağım kesilmezse iyileşmemin mümkün olmayacağını söylediler. Bu sonucu kabullenemediğimden dolayı Rus askerleri için Kaşgar’da yaşayan Rus hekimi çağırttım. Bacağımı muayene etti ama İngiliz hekim bacağımın kesilmesine karar vermiş olduğundan dolayı kesin hiç bir şey söylemedi.
Daha sonra ona Kaşgar’da sungak-çı, (yani işin eğitimini almamış olmasına rağmen kırıklarla ilgili pratik bilgiye sahip kişi) olup olmadığını sordum. 95 yaşında bir din alimi getirdiler, bu adam uzak bir yerde oturmasına rağmen her üç günde bir bana gelmeye başladı. Dikkatli bir incelemeden sonra bacağımın sadece kırık olmadığını aynı zamanda kalça ekleminden de çıktığını söyledi. Eğer çıkığı başarıyla tedavi edebilirse gerisi o kadar büyük bir sorun olmayacaktı çünkü kırık o kadar tehlikeli bir durumda değildi. Bir kaç ay süreceği doğruydu ama bacağım iyileşecekti. sungak-çı iki adamın da yardımıyla çıkık bacağımı kalça eklemime soktu, bu tedavi sırasında canım çok yandı. Sonra yirmi yumurta alıp yumurta sarıları ile beyazlarını ayrı ayrı kaplarda topladı. Sonra yumurta sarısına batırdığı beş metre boyundaki keten bezi bacağıma ve yumurta beyazına batırdığı ikinci bir bezi de ilkinin üstüne sardı. Sonra iki ince tahta parçasını bir tel yardımıyla bacağıma bağladı. Bir kaç gün hiç oturmayayım diye beni bağladı, sadece yatıyordum. Her üç günde bir bağladığı teli daha da sıkılaştırıyordu ve her iki haftada bir sargı bezlerini değiştiriyordu. Sadece beyaz ekmek yiyip süt içmemi söylemişti. İki hafta sonra oturmaya, iki ay sonra da koltuk değnekleri yardımıyla yürümeye başlamıştım. Sağlığıma tam olarak dört ay sonra kavuştum.
Kaşgar’daki Avrupalılar tedavim için yaşlı bir Türke başvurduğumu duyunca şaşırmıştı. Avrupa’da kalmış biri olarak Avrupa’lı hekimlerin bu acemilerden daha çok şey anladığını bilmememin tuhaf olduğunu konuşmuşlardı aralarında. Bu acemi tedaviler hiç bir işe yaramazdı; bacağımı kesmezlerse diğer bacağım da kötüleşirdi. Beni ikna etmek için, Hindistan’dan gelip St Petersburg’a giden Kniaz Galitzin adındaki bir Rus paşasını anlattılar. O da bacağını kırmıştı. Eğer onu iyileştirmek mümkün olsaydı beni de iyileştirebilirlerdi, bir çaresi olsa kesinlikle yapılırdı. Ancak paşa artık koltuk değnekleriyle yürüyordu. Bunları yaşlı doktoruma anlatınca bana, “sana yarım paşayı – Kniaz Galitzin’e Kaşgar’da bu isim verilmişti – gösteremem ama bacakları senden daha kötü biçimde kırılmış olan ve şu anda sapasağlam yürüyen bir sürü adam gösterebilirim” dedi. “Sen de eskisi gibi sapasağlam olacaksın ve topallamayacaksın bile.” Bu tedavi karşılığında otuz [Alman] mark değerinde olan eski paltolarımdan birini aldı ve bunun için çok minnettardı.
Ayrıca bu aylarda çevirim üzerinde çalışmaya devam ettim. Tercümelerimi düzelttikten sonra Müslümanlara okuyup yeniden gözden geçirdim. En sonuunda çevirimi tamamladıktan sonra 1897’de Kaşgar’dan ayrıldım. Bu zamana kadar çevirim için öngörülen üç yüz rubleyi hala almamıştım. Bu sıralarda dönen Högberg, Pavlus’un Romalılar Mektubu çevirisi alarak beni yüz rubleyle başından savuşturdu. Bu kadar para yolculuğum için yeterli olmadığından dolayı Hintli tüccarlardan borç almak zorunda kaldım, onlara daha sonra Bakü’den borcumu gönderdim.
Doğu Türkistan’dan Batı Türkistan’a seyahat edecekseniz en iyi zaman kıştır. Açıkcası biraz soğuk olur ama kalın giyinerek soğuktan korunabilirsiniz. Ancak ilkbaharda veya yazın seyahat etmek şiddetli sağanaklardan ve sık sık görülen çığ düşmelerinden dolayı çok tehlikelidir. Kervanlar hiç bir engelle karşılaşmadan Oş’a dokuz günde varmalarına rağmen, hem bize hem de hayvanlarımıza ondört gün yetecek kadar erzağımız vardı. Beşinci günde Rus sınırındaki İrkeştam’a vardık, aslında dağların yamaçlarının başladığı yer burasıydı. Yağmur yağıyordu ve hava fırtınalıydı. İki gün beklemek zorunda kaldığımız için Rus yetkililer beni nezaketle karşıladı.
Dağdaki geçitten sonra bir Kırgız köyü olan Sonininki’ye geldik. Oş’a ondört günde ulaşamayacağımız için bazı insanlar buradan bir şeyler almak istedi ama Kırgızların ekmeği yoktu ve tek başına süt soğuğa dayanmamız için pek faydalı olmayacaktı. En sonunda bir kilo kadar içyağı bulabilmeyi başardık. Eritip pirinçle karıştırınca iki gün boyunca bunu yedik ve yine de kaldı. At arabasıyla üç günde Oş’tan ikiyüz bin kişilik bir nüfusu olan Kokand’a gittim. Semerkand yolculuğumu mümkün olduğunca az bir paraya yapmak istediğim için orada bir kaç günlüğüne Ermeni bir tüccarın evinde kaldım.
Tam bu dönemde bir çok Müslüman hacı olmak üzere Mekke’ye gidiyordu. Bir hacı ve onun oğlu ile birlikte yaptığım yedi günlük Semerkand’ yolculuğunda altı ruble harcamıştım. Yol arkadaşım Margelanlı garip bir adamdı. İlk gece konaklamak için durduğumuz yerde hacılarla birlikte kervansaraya gittim. Ancak yol arkadaşım arabada kalıp zikir (yani Allah sözcüğünü sürekli olarak karakteristik söylenişiyle bağırma) yaptı. Bunu, yolculuk yapan diğer kişilerin dikkatini çekerek kendisindeki adanmayı görenlerin ona yiyecek göndermesi için yapıyordu.
Üçüncü gün bazı konular üzerinde konuşmaya başladık. Sohbeti başlatan bendim çünkü baba oğul arasının açık olduğunu farketmiştim. Baba, Margelan’da kutsal bir mekanın sorumlusu olduğunu, kendisine ishan (‘dini önder’) dendiğini söyledi. Yıllardır Mekke’ye gitmek istemişti. Ancak talihsizlikler yüzünden hac gezisini gerçekleştirememişti. Şimdi ise evini satıp karısını boşamış ve seyahati için gerekli şeyleri biraraya getirmişti. Oğlunu da yanına almıştı. Geri dönmektense kutsal memlekette ölmeyi tercih ediyorlardı. Tanrı’nın bu yolculuğu onun için iyi bir sonuçla bitirebileceğini söyleyip memlekette kaç çocuğunu bıraktığını sordum. Beş yaşında bir kızı, sekiz yaşında bir kızı ve genç bir oğlu olduğunu söyledi. Buna hiç bir yanıt vermediğimi ama düşünceye daldığımı görünce fikrimi sordu.
Ona şöyle dedim: “senin yasana göre doğru olanı yapmadın. İslam’ın beş şartı vardır: oruç, dua, iman ikrarı, hac ve zekat. İlk üçü herkes içindir, son ikisi ise sadece zenginler içindir. Ama sen zengin olmadığın için hacca gitmene gerek yok. Evini de sattığın için eşin üç küçük çocukla ne yapacak şimdi?”
Sert bit tavırla, “Karımı boşadım” dedi, “başka bir evlilik yapabilir.”
“İyi de çocuklar ne yapacak? Karın başka birisiyle evlendiği zaman çocuklarını da alamayacak ki. Nereye bıraksın çocukları?”
“Allah kerimdir” (‘Tanrı lütufkardır’) dedi.
Sonra “ama Acıması Çok Olan Tanrı, merhametli olmayanları sevmez” dedim, “bu soğuk kış günü karının ve çocuklarının ekmeğini ve barınağını alıp zalim, soyguncu Araplara veriyorsun. Böyle yapmakla Tanrı’yı hoşnut ettiğini mi sanıyorsun? Yolunu iyi belirle de vicdanın seni yargılamasın.”
Semerkand’a kadar yaptıklarıyla ilgili onu şefkatle uyardım. En sonunda ona, “Senin için hac eşinin ve çocuklarının olduğu yer olmalı, Tanrı’yı bu hoşnut eder” dedim. Sonuç olarak bana teşekkür etti, dönmeye ve eşi ile çocuklarını tekrar yuvasında toplamaya karar vermişti. Gözlerinde yaşlarla vedalaşarak Türkistan’a tekrar yolum düşerse onu görmemi istedi; benden çok şey öğrenmişti.
Sino-Rus sınırında askerler, Semerkand’a götürmem için bir mektup vermişlerdi. Sabah erkenden şehrin Rus kesimine ait bölgeye gitmek üzereyken bir pristav durdurdu beni. Bana bakıp, “Vy Evrei!” (‘sen bir Yahudisin’) dedi.
“Hayır” dedim, “Ben Yahudi değilim!”
“Sen bir Yahudisin” dedi, “Nereden geliyorsun? Pasaportun nerede?”
“Hıristiyan olduğumu, pasaportumun da eşyalarımla birlikte kervansarayda olduğunu söyledim. Gelip bakabilirdi ama kervansaraya gitmeyi reddedip beni polise götürdü. Oraya varınca beni kapıdaki jandarmanın gözetiminde bırakıp tek başına içeri girdi. Bu sırada jandarmaya, pasaportumu getirmek üzere kervansaraya gitmeme izin vermesini rica ettim. Trenim öğlen kalkacaktı. İsteğimi reddedip nachal’nik 82 gelene kadar beklemem gerektiğini söyledi. Aç, susuz bekledim, en sonunda saat onikide geldi. Ancak içeri girmeme izin vermediler. Karakola girenler aracılığıyla nachal’nik’e beni içeri almasını rica ettim ve en sonunda huzuruna çıkabildim. O sırada Semerkand kadısı oradaydı.
Pristav iddiasını tekrarladı ama ben, “ben İranlı bir Hıristiyanım. Neden beni bu kadar zaman alıkoydunuz ama pasaportumu getirmek üzere beraberimde bir asker göndermediniz?” dedim.
Yanıt, “Sen bir Yahudisin” oldu.
Nachal’nik, kadıdan Hıristiyan olup olmadığımı, İran’dan gelip gelmediğimi sorgulamasını istedi. Benimle on dakika kadar Farsça konuştuktan sonra nachal’nik’e, “gerçeği söylediğine tanıklık ederim” dedi. Sonra nachal’nik, akşam pasaportumu kadıya getirmemi buyurdu; bu yeterli olacaktı.
Ona teşekkür edip ayrılmak üzereyken pristav acılıkla, “o gerçekten bir Yahudiydi!” dedi.
Yolda iki gün değişik yerlerde vaaz etmek için konaklayarak, Semerkand’tan Hazar Denizi kıyısındaki Krasnovodsk’a trenle altı günde geldim. Krasnovodsk’tan Bakü’ye gitmek için gemiye bindim. Hava çok şiddetli olduğundan yolculuk çok çetin geçti, Bakü’ye bir günde varacağımıza üç günde vardık. Burada Rus yetkililer bagajları kontrol etmekteydiler. Kitaplarım nedeniyle tedirgin oldum. Bir keresinde İran’dan Rusya’ya seyahat ederken yüz [Alman] mark değerindeki kitaplarım sansüre gönderilmek üzere alınmıştı. Kitaplarımı bir daha hiç göremedim. Sınırdaki görevliler çok dost canlısı olmalarına rağmen, kitaplarımın tekrar alınabilme olasılığı beni kaygılandırıyordu. Ama Rab öyle ayarladığı ki şartlar benim için düzenlenmişti. Brazhnik (‘tatil’) olduğundan dolayı yetkililer gelememişti. Ayrıca hava çok rüzgarlı ve soğuk olduğundan eşyalarımı uzun uzun arayamıyorlardı, sadece şöyle bir bakmışlardı. Böylece kitaplarıma bir şey olmadı.
Bakü’de bir kaç gün kalıp incilî kardeşlerimin önünde tanıklığımı verdim. Oradan Şuşa’ya gidip dostlarımın yanında bir hafta kaldım. Sonraki durağım, Ermeni-Luteran Kilisesinde vaaz vermem istenen Şemakha şehriydi. Orada çok sıcak karşılanmıştım ama pasaportumun onay süresi yüzünden bir kez daha polise gitmek zorunda kalmıştım.
Pristav, Pazar günü vaaz vermek istediğimi öğrenince bana, “o zaman seni tutuklamalıyım. Vaaz verme hakkın yok, bunun yerine Pazar gününden önce şehirden ayrılmak zorundasın. Tatil günü yabancıların vaaz vermesi yasaktır” dedi.
Böylece Cuma akşamı vaaz verip Cumartesi Tiflis’e gittim. Orada eski dostum Pastör Kevorkyan’ı gördüm ve ayrıca Kitabı Mukaddes Şirketinde görevli olan Bay Steinbrecher’i ziyaret ettim. Çevirimin basılması ile ilgili olarak onunla konuştuktan sonra Londra’ya bir mektup yazarak Kitabı Mukaddes Şirketinin talimatları uyarınca tüm Yeni Ahit’in çevirisinin tamamlandığını bildirdim. Aldığım yanıta göre öncelikli olarak Müjde kitapçıkları yayımlanacaktı. Bunların dağıtımına bağlı olarak tüm Yeni Ahit’in basılıp basılmayacağına karar verilecekti. Gelen yanıt beni tatmin etmemişti; birincisi yazılı bir talimatname ile tüm Yeni Ahit’i çevirmem istenmişti; ikincisi edindiğim deneyimlere göre Yeni Ahit’i bir bütün olarak dağıtmak kitapçıklarını parçalar halinde dağıtmaktan daha iyiydi; son olarak Tanrı’nın yardımıyla öğrendiğim dilin halkına Kutsal Kitap’ı mümkün olduğunca çabuk ulaştırmayı kendime bir görev saymıştım. Kaşgarlıların Tanrı Sözüne ne denli büyük bir özlem duyduğunu bildiğimden dolayı sonuncusu özellikle önemliydi. Eğer imkanım olsa basım masraflarını memnuniyetle karşılardım. Kitabı Mukaddes Şirketinin projeyi ertelemesini aklım bir türlü almıyordu. Londra’ya bir mektup daha yazıp yukarıda bahsettiğim tüm noktaları açıkladım. Ayrıca eğer Kitabı Mukaddes Şirketi arzu ederse, çevirinin düzeltmelerini yapabileceğimi ve çeviri için hiç bir para talep etmediğimi bildirdim, yalnızca Tanrı Sözü mümkün olan en kısa zamanda Kaşgar halkına ulaşsın diye.
Kitabı Mukaddes Şirketinden yanıt beklediğim sırada Alman Pastör Hansen ile tanıştım, kendisiyle işim ile ilgili bazı konuları görüştüm. Bana, İran’a gitmek üzere Tiflis’ten geçecek olan Pastör Faber ile iletişim kurmama tavsiye etti. Müslümanlara yönelik bir müjdeleme kuruluşunun yöneticisiydi. Tavsiyelerini dinledim. Pastör Faber dostça yanıtladı, benimle ve yaptığım işle yakından ilgilendi, Kutsal Kitap çevirisi konusunda hemen Londra’ya bir mektup yazacağına söz verdi. Sonra yanındaki genç Ermeni hekimin dışında İran’ı ve şartlarını bilen birisine ihtiyacı olduğundan dolayı kendisiyle beraber gitmemi istedi. Bana yardım edeceğine söz verdiğinden ve ayrıca Tiflis’te o anda yapmakta olduğum özel bir iş olmadığından dolayı teklifini kabul ettim ve ilk olarak Erivan’a gittik. Burada Almanya’dan para gönderilene kadar beklemek zorundaydı. Bu sırada mektubu yazmak istedi ama o zamandan sonra her mektubu yazma girişimi ertelenecekti.
Ayrıca kendisine bahsedilen çiviyazısı bir taş tableti almak niyetindeydi. Taş Erivan yakınlarındaki Karakoyunlu’daydı. Bu amaçla bir Müslümanla bağlantı kurdum, bu adam taşın olduğu tarla sahibiyle görüşüp durumu ayarlamaya çalışacaktı. Ancak bağlantı kurduğumuz adam Pastör Faber’den duruma karışmamasını istedi. Gezimizi berbat eden bu gecikmeden yararlanarak önceden çalışmış olduğum Erivan yakınlarındaki topluluğu ziyaret ettim. İki hafta sonra döndüğümde Pastör Faber’e ilk sorum Londra’ya mektup yazıp yazmadığı oldu. Hemen yazacağını söyleyip kalemi eline aldı. Bu sırada Müslüman adam Karakoyunlu’daki taşı satın almış ve değerli kısımlarını kestirmişti. Bir kaç metre uzunluğunda ve bir kaç metre genişliğinde olan taş tablet, ata arabasıyla Tiflis’e götürüldü, oradan da trenle Almanya’ya gönderildi.
O günlerde hava çok ısınmıştı ve Pastör Faber haşerelerden dolayı çok sıkıntı çekiyordu öyle ki bir gün geziye artık devam edemeyeceğini, Almanya’ya gideceğini ve ilerleyen bir zamanda döneceğini söyledi. Bundan kısa bir süre sonra Erivan’dan ayrıldı, giderken kendisine yazmamı istedi.
Londra’ya yazdığım mektuba yine olumsuz yanıt almıştım. Artık Kafkasya’da kalmam için hiç bir sebep yoktu ve beni destekleyen kardeşlerin yardımlarıyla o yaz Stockholm’e gittim. Bir Pazar St Petersburg’da kalıp bu sırada orada olan Kitabı Mukaddes Şirketinin temsilcisi Doktor Kean’i ziyaret ettim. Çok candandı ve özellikle Kaşgar ile ve çeviri ile ilgili bilgi aldı çünkü Kaşgar’daki Kutsal Kitap dağıtımından kendisi sorumluydu.
Stockholm’e varır varmaz Pastör Faber’den gelen bir telegrafta: “Almanya gel. Çeviriyi matbaada basacağım” yazılıydı. Önce Doktor Ekman’a gidip tüm çeviri işini ona anlattım. Faber ile bu işin ne ilgilisi olduğunu anlamadı ama önce Londra’ya gitmemi ve orada her şey düzenlendikten sonra Almanya’ya matbaaya gitmemi tavsiye etti. Onun öğüdüne uydum. Londra’da İsveçli müjdeci Engvall’ı ziyaret ettikten sonra çok uzun uğraşlar vererek kendisine ulaşabildiğimiz Kitabı Mukaddes Şirketinin yöneticisi Doktor Wright ile görüşmeye gittik. Ama tüm çabam boşunaydı. Bana, “dört Müjde kitapçığını basmaya karar verdik” dedi, “Yeni Ahit’in tamamını yayımlamadan önce Müjde kitaplarının nasıl bir kabul gördüğünü bilmek istiyoruz. Şu anda dört kitap Leipzig’de basılıyor. Düzeltmeleri yapmak üzere Almanya’ya gitmen iyi olur.”
Böylece 1897 sonbaharında Londra’dan Berlin’e gittim. Orada kimseyi tanımadığımdan dolayı Pastör Faber’i ziyaret ettim. Bana ilk tanışmamızda olduğu gibi dostça davrandı ve her yönden bana yardımcı oldu. Onun teşviğiyle bir kaç yerde Kaşgar’daki müjdeleme faaliyetlerinin durumunu anlattım. Almanya’daki imanlı çevresiyle tanışmamı kendisine borçluyum. Önemli ölçüde bir Almanca edindikten sonra gezilere katılmaya ve her yerde yaptığımız iş için dostlar kazanmaya başladım. Faber de hem konuşarak hem de yazarak, yaptığımız iş için, özellikle de Kutsal Kitap çevirim için derneklerle görüşmekteydi. Onun aracılığıyla dilbilimci Profesör Andreas ile tanışma olanağı buldum. Profesör Andreas’ın yardımlarıyla çevirimi Yeni Ahit’in özgün [Yunanca] metinleri ile kontrol edebildim.
Bu sırada Pastör Amirkhaniantz Berlin’e geldi. Faber ile beraber çalıştığımı öğrenince beni uyardı. Faber’in parasal konularda dürüst olmadığını, ayrıca Rusyadan bir taş “çaldığını” söyledi. Faber’in yalnız olduğunu, sandığımın tersine bir derneğin üyesi olmadığını söyledi ama dernek toplantılarının birinde ben de bulunmuştum. Faber’den sadece iyilik gördüğüm için ve taş tablet meselesinde de satışı gözlerimle görüğüm için tüm bu uyarıları dikkate almadım.
Bu arada yaz gelmişti. Faber, beni Ağustos’ta Kaşgar’a göndermek niyetindeydi ama ben bu isteğini ancak çok sonraları öğrenebildim. Mesafenin uzaklığından dolayı bir yıllık geçimimi sağlayabilecek duruma gelmemi istedi ve kendisi de geçimimi destekleyecek insanlar buluyordu. Hala Leipzig’de düzeltmelerle meşguldüm.
Düzeltme işleriyle uğraşırken 1898 Haziranında Stockholm’deki yıllık müjdeleme konferansına davet edildim. On günlüğüne gittim ve daha önceden tanıdığım bir çok kardeşle karşılaştım, böylece sevinçle ve dinlenerek geçen bir zaman oldu. Neden artık [İsveç] Müjdeleme Derneği ile çalışmadığım soruldu ve komite beni tekrar göreve davet ettiğinde bu teklifi geri çevirmemem rica edildi. Toplantılardan birinde Doktor Ekman ayağa kalkıp, “Almanlar müjdeci kardeşimiz Avetaranyan’ı istiyorlar ama onun bizimle çalışmasını ve bizim tarafımızdan gönderilmesini istiyoruz. Kabul ediyor musunuz?” dedi. Neredeyse üyelerin tümü bu öneriyi kabul etti. Bundan sonra Doktor Ekman beni çağırarak benim de kabul edip etmediğimi sordu.
Yanıtım ise şu oldu: “Avrupa’ya gelmemin sebebi Yeni Ahit’i Kaşgar dilinde bastırabilmekti. Bu konuda şu ana kadar hiç bir gelişme olmadı. Alman dostlar bu konuda bana yardımcı olmak istiyorlar. Eğer bu işi üstlenmek istiyorsanız sizinle çalışmaya devam etmek isterim. Ama eğer Alman kardeşler tercümemi matbaaya verirse onlarla beraber çalışacağım.” Çeviriyi bastıracaklarına söz verdiler. Konferanstan sonra Doktor Ekman, Almanya’ya dönmemi ve bütün tercümeyi yayımlamanın tam olarak kaça mal olacağını araştırmamı istedi.
Konferansta alınan kararları Pastör Faber’e aktarınca çok memnun kaldı çünkü bana söylediğine göre beni müjdelemek üzere göndermek için gerekli kaynaklara sahip olması neredeyse imkansız olacaktı. Ancak Kaşgar’daki işe katkıda bulunmak üzere bir broşür hazırlayarak Kaşgar’da bir yetimhane kurulması için yardım istemişti.
Leipzig’de öğrendiğime göre Yeni Ahit’in tümünü iki bin adet bastırmak için oniki bin [Alman] mark gerekmekteydi. Bu haberi Doktor Ekman’a bildirdim. Kitabı Mukaddes Şirketinin Londra’daki merkezine bir mektup yazdığını ve belki Yeni Ahit’i Kitabı Mukaddes Şirketinin yayımlayacağını söyledi. Kitabı Mukaddes Şirketi bu teklifi tekrar geri çevirirse bu sefer İsveç Müjdeleme Derneği yayımlayacaktı. Doktor Andreas’la birlikte gözden geçirme çalışmalarını sürdürmem gerekiyordu. Bir kaç ay sonra Kitabı Mukaddes Şirketinin Berlin’deki idarecisi Bay Morrison’dan bir davet aldım, kendisini görmemi istiyordu. Aynı zamanda Doktor Ekman’dan da aldığım bir mektupta, Londra’daki Kitabı Mukaddes Şirketinin çevirimi kabul ettiğini ve artık hiç bir engel kalmadığını yazıyordu. Neşe içerisinde Bay Morrison’u görmeye gittim.
Bana, “sana bildirmem gereken sevinçli bir haber vardı” dedi, “ama son anda Londra’dan aldığım bir telegrafa göre bu haberi sana bildirmem için biraz daha beklemem isteniyor çünkü durum kesin olmadığı için farklı bir sonuç çıkabilir.”
Bir süre sonra konunun iç yüzü ortaya çıktı. Müjdeci Högberg, Kaşgar’dan bir mektup yazıp çevirinin Kaşgarcasının tekrar düzeltilmesi gerektiğini söylemişti. Kitabı Mukaddes Şirketinin çeviriyi ertelemesinin sebebi buydu. Högberg’in şikayeti aralarında Bay Morrison’un da bulunduğu bir komitenin toplanmasıyla sonuçlandı. Konuyla ilgili bir İsveç gazetesi olan Hemlandsposten’in 7 Ocak 1899 tarihli sayısında yazan okutman Doktor Waldenström şunları söylemişti:
“Yurtdışına böyle birdenbire seyahate çıkacağım hiç aklıma gelmezdi. Ancak şartlar gerektiridiği için uymak zorunda kaldım. Kaşgar’daki müjdecilerimizin Avetaranyan’ın çevirisi ile ilgili bazı yorumları vardı, bu da Kitabı Mukaddes Şirketinin hatalar ortadan kaldırılmadan çeviriyi bastırmamasına sebep olmuştu. Durumu incelemek üzere müjdeci Beklund ile Berlin’e gitmekten başka seçeneğim yoktu. Berlin yolculuğu sırasında yapılan yorumlar üzerinde düşündük, bunlardan bazıları oldukça ciddi konular gibi görünmekteydi.
“Berlin’de bizi Avetaranyan, İsveç Müjdeleme Derneğinin Yahudilerle ilgili sorumlusu Landsmann ve kendini büyük bir ilgiyle Avetaranyan’ın çevirisine adamış, özellikle de doğu dilleri konusunda eğitimli biri olan Profesör Andreas karşıladı. Profesör Andreas, İran’da altı yıl kalarak doğu dillerini çalışmıştı. Tanrı’nın bu bilimadamını Avetaranyan ile buluşturarak çeviriye karşı yoğun bir ilgiyle bağlaması olağanüstü bir durumdur.
“Çarşamba günü öğlen, Tanrı’ya adanmış, temiz ve yardımsever bir kişi olan Kitabı Mukaddes Şirketinin temsilcisi Bay Morrison’un evine davetliydik. Görüşmemiz öğleden sonra başlayıp saatlerce sürdü. Beklund kendi yorumu anlattı ama bir süre sonra o ana kadar ortaya konan yorumların bazı yanlış anlaşılmalardan kaynaklandığı sonucu çıktı – aslında Kaşgar’da üç beş sene yaşamış müjdecilerin oranın dilini mükemmel bir şekilde bilmesi beklenemezdi. Öte yandan Anadolu’da doğmuş ve önceleri bir Müslüman imam olan Avetaranyan, tüm görüşme sırasında diller üzerinde hassas bir duyuya sahip olduğunu gösterdi, bu konuya Profesör Andreas da tanıklık etmiştir. Ortaya atılan itirazlar bir kaç paragrafa indirgenerek yalnızca Bay Morrison’un bana söylediği ufak tefek detaylar üzerinde duruldu, ‘Eğer yapılan itirazlar, bu tür önemi az konuları içeriyorsa Avetaranyan’ın çevirisi mükemmel olmalı.’ Profesör Andreas da aynı noktayı vurguladı ve doğu dillerine yapılmış hiç bir Kutsal Kitap çevirisinin Avetaranyan’ınki ile karşılaştırılamayacağını söyleyerek kendi akademik ünü ile çeviriyi onayladı – tüm bunlar yeterlidir sanırım.”
Okutman Doktor Waldenström ile ilişkim bundan ibaretti.
Bu toplantının sonucunda çevirinin yayımlanmasının ertelenmemesi için Londra’ya mektup yazılmasına karar verildi. Doktor Waldenström, önce İsveç’e gitmesi ve başkanın Londra’ya yazıp yazmadığını öğrenmesi gerektiğini söyledi. Sonuç olarak Kitabı Mukaddes Şirketi çeviriyi basmaya hazır olduğunu duyurdu. O sırada Högberg Londra’ya bir mektup yazarak Müjde kitaplarının çevirisini Arabşah adında bir din alimine gösterdiğini ve din alimine göre çevirinin iyi olmadığını belirttiğini yazmıştı. Sonuç olarak Kitabı Mukaddes Şirketi basımı bir kez daha erteledi. Doktor Ekman bana yazdığı mektupta çevirinin bir kez daha ertelenerek içinden çıkılmaz bir hal aldığı için üzgün olduğunu ama belki Kaşgar’a gidip meseleyi Högberg ile çözmemden ve sonra çevirimi Avrupa’ya göndermemden başka bir yol olmadığını yazmaktaydı. Bu öneriye katılamazdım çünkü en az altı kez yapılması gereken çeviri düzeltmelerimi bitirmem imkansız olacaktı. Sonra Kaşgar’dan Leipzig’e bir şey göndermek iki ay sürmekteydi. Ayrıca Kaşgar’da kalmamın revizyona hiç bir katkısı olmayacağını düşünmekteydim çünkü bana göre Kaşgar’da yapabileceğim her şey yapılmıştı. Doktor Ekman’a görüşlerimi bildirdim ve kendisinin Högberg’e bir mektup yazmasını ve ondan itirazlarını mümkün olduğunca çabuk Avrupa’ya göndermesini istemesini rica ettim. Kaşgar’dan gelecek mektuba göre düzeltilmesi gereken her şey düzeltilecekti. Eğer gerekli görülürse Arabşah Berlin’e getirtilebilirdi.
Bu sırada yaptığım konferans gezilerinden biri sırasında Stettin’de Bay Andrae-Roman ile tanıştım. Kendisi aracılığıyla von Osterroht ailesi ile tanışma olanağına eriştim. Rab, Bay von Osterroht’un kızlarından biri ile nişanlanmamı uygun görmüştü.
Net bir fikir edinebilmek için Faber’den, Kaşgar’da o ana kadar yapılmış harcamaların toplamını ve ona ana kadar kendilerinden talep edilmiş hesap raporlarını rica ettim. Ancak benim ve Profesör Andreas’ın komite kurma isteğimizden83 kaçtığı gibi bu ricamı da geri çevirdi. Mesele uzadıkça uzadı ve en sonunda onunla yollarımızı ayırmak zorunda olduğumuzu anlamıştım.
Dört ay geçmiş Kaşgar’dan çeviri ile ilgili bir yanıt gelmemişti. Doktor Ekman’ın rızasını aldıktan sonra Doktor Lepsius ile birlikte doğuya, Rusya’dan geçerek İran’a ve Mezopotamya’ya oradan da İstanbul’dan ve Varna’dan geçerek Berlin’e seyahat ettik.
Berlin’e dönünce Doktor Waldenström ve ayrıca Kaşgar’dan Müjdeci Högberg de oradaydı. Tekrar bir toplantı düzenlendi, bu seferki öncekinden de uzun sürmüştü. Doktor Waldenström başkan, Doktor Lepsius ise sekreter seçilmişti. Högberg, yazılı olarak itirazlarını iletti. Doğruluğundan kuşku duyduğu konuları kırk paragraflık bir metin ile aktardı. Bundan sonra, üzerinde durmak istediği başka noktalar varsa bunun için kendisine söz hakkı verildi. Başka ekleyecek bir şeyi olmadığından dolayı, itirazları sınıflandı. Otuzsekiz itirazı eşanlamlılar ile ilgiliydi; Högberg hangi sözcüklerin kullanılmasının daha uygun olabileceğiyle ilgili bir fikri olmadığından dolayı, eşanlamlılarla ilgili itirazlar komite tarafından hata olarak kabul edilmedi. Bana iki paragraf hakkında sorular yöneltildi. Matta Müjdesinin birinci bölümünün birinci ayetinde84 Arapça olan ibn (‘oğul’) sözcüğünü ve dördüncü bölümde85 ise oğul sözcüğünü kullanmıştım.
“Birinci örnekte” diyerek sözlerime başladım, “ibn sözcüğünü kullandım çünkü bu sözcük Türkçede özel isimleri ifade etmek için kullanılır. Öte yandan oğul sözcüğünü kullandım çünkü dördüncü bölümde oğulluk kavramını ifade etmem gerekiyordu.”86
Komite bu konuda benimle aynı görüşü paylaştı. Son itirazda da bir yanlış anlama vardı.
En sonunda Högberg, “Arabşah, çevirinde gerçekten hatalar buldu” dedi.
Arabşah’ın okuduğu çeviri masanın üzerinde durmaktaydı. Pastör Amirkhaniantz kitabı alıp Arabşah’ın her bir Müjde kitabının sonuna yazmış olduğu notu okudu, “bu kutsal yazıları baştan sona kontrol ettim. Çeviri tam olarak doğrudur. Çevirmen, müjdeci Yahya Avetaranyan büyük bir ilgi ve üstün bir çaba ile çevirmiştir. Fikrimce, belirttiğim bir kaç sözcüğün cümle içerisindeki yeri değiştirilebilir. Hepsi bu.”
Högberg o sıralarda çok az Kaşgarca bildiği için bu sözleri anlamamıştı. Komite çevirimin basılmasına karar verdi. Eğer İsveçli müjdeciler isterse Arabşah’a bir örnek baskı gönderebilirdim.
Okutman Doktor Waldenström, Högberg ile birlikte İsveç’e döndü ben ise Berlin’de kaldım. Çevirimin yayımlanmasıyla ilgili hiç bir haber alamadan bir kaç ay geçti. Bay Morrison’a gidip çevirinin neden henüz basılmadığını sorduğumda, çeviriyi Stockholm’e göndermem gerektiğini söyledi. Stockholm’deki komite çeviriyi Almanya’ya gönderdikten sonra matbaaya verilecekti. Çeviri Almanya’da basılacaksa neden bu kadar uzun bir yolculuğa çıkartıldığını sordum çünkü görüşmeler mektupla yapılabilirdi. Ayrıca İsveç’te Kaşgarcası iyi olan hiç kimse tanımıyordum. Komitenin de gördüğü gibi Högberg’in iyi bir Kaşgarcası olmadığından dolayı, yaptığım çeviriyi onun ellerine teslim edemezdim. Böylece çeviri o dönemde yayımlanmadan rafa kaldırıldı.87
Doğuya yaptığımız sekiz aylık gezi sırasında Doktor Lepsius ile birlikte doğuya müjdeleme çalışmaları hakkında yeteri kadar düşünmüştük ve Berlin’deki görüşmelerden istediğim sonuç çıkmadığı için ve çeviriyi onlara bırakmaya vicdanım el vermediği için, Doktor Lepsius ile çalışmaya ve Alman Doğu’ya Müjde Kuruluşuna katılmaya karar verdim.
Alman Doğu’ya Müjde Kuruluşu toplantılarından birinde, Müslümanlar arasında çalışmak üzere Bulgaristan’ın Varna şehrine taşınmama karar verildi. Ancak herşeyden önce müjdeleme kuruluşunu destekleyenleri Müslüman toplumunda müjdeyi yaymayı sağlamaları için ziyaret etmem gerekiyordu. Dört ay kadar bir süre Doğu ve Batı Avrupa’da seyahat ederek konuşmalara katıldım.
Haziran 1900’de Pastör Israel, beni Bayan Helene von Osterroht ile Berlin’deki Matthaikirche’de evlendirdi.
Aynı yılın 7 Kasımında Alman Doğu’ya Müjde destekçilerinin huzurundaki törenle yetkilendirildikten sonra, Rab’bin işinde bana çok yardımcı olan sevgili eşim ile birlikte Varna’ya seyahat ettik.
Bulgaristan’ın Varna şehrinde Rab bize bir kapı açtı. İncilî Ermeni Kilisesinin vaizi Hagop Şahveled ve Bulgar Metodist vaiz Theodoroff, bizimle birlik içerisindeydiler ve Müslümanlara müjdeleme çabasının da başlamakta olduğuna seviniyorlardı. Bu zamana kadar Hıristiyanlar, Müslümanlarla çok az ilgilenmişlerdi.
Bulgaristan’daki çalışmalarım şu şekilde düzenlenmişti: her Pazar Türkçe vaaz veriyordum, dinleyicilerim ise Türkçe konuşan Ermeniler, Bulgarlar, Rumlar ve bir veya iki Müslümandı. Farklı kökenleri olan tüm bu insanlar Türkçe anlıyorlardı. Pazar öğlenden sonra bir kaç kişi Kutsal Kitap çalışması için bana gelirdi ve dua ederek Yuhanna’nın Müjdesini incelerdik. Bu süreçte çok ilginç bir durum meydana geldi çünkü herkes Kutsal Kitap’ı kendi anadilinde okumaktaydı, Rumlar İncil’in özgün dili Yunanca, Ermeniler hem Türkçe hem de modern Ermenice, Bulgarlar Bulgarca okurdu. Benim önümde Almanca ve İsveççe yorum kitapları bulunurdu ama tartışmalarımızı hep Türkçe yapardık.
Bulgaristan’daki Müslümanların davranışlarını tam olarak öğrenebilmek ve Müslüman din adamlarının cemaatlerine nasıl köstek olduklarını görmek için insanları dükkanlarında ve camilerinde ziyaret ederdim. Pek bilinmez ama Müslümanlar bir yılda yalnızca otuzüç vaaz verir, bunlardan otuz ikisi oruç ayı olan Ramazan ayında, sonuncusu ise iki ay sonra Kurban bayramında verilir. Bir keresinde Ramazan ayının sonlarına doğru camiye giderken iki Metodist kardeşle karşılaştım. Benimle beraber gelmek istediler ama sonra bana eşlik etmekten çekindiler. Böylece yalnız gittim.
Caminin zemini kilimlerle kaplıdır; içeri giren herkes sokağın kirini içeri getirmemek için girişte ayakkabılarını ve mes üstüne giydikleri lastikleri çıkartıp tabanlarını üst üste getirerek önlerinde ayakkabılar için tasarlanmış boşluklara koyar. Hiç bir masa veya sandalye yoktur. Sadece sol tarafta vaiz için bir kürsü ve sağda on basamaktan oluşan bir merdiven olan mimber bulunur. Mimber ile kürsü arasında, bir sunak olarak adlandırabileceğimiz ve imamın namaz (‘ibadet’) sırasında durduğu yer olan mihrab vardır. Mihrab Mekke’yi işaret eder ve cemaat Mekke’ye bakar. Mimber her Cuma ve her Bayram günü kullanılır. İmam yedinci adıma çıkıp halka döner ve Arapça hutbesini (‘hitap’) okur.
Öğleden sonra ibadet bitiminde vaazı dinlemeye gittim. Lastiklerimi girişte çıkartıp kapının kenarında bağdaş kurarak oturdum. Burası en mütevazı yerdir. Bir kaç dakika sonra müezzin beni farkedince yanıma gelip kısık bir sesle, “lütfen öne, daha iyi bir yere gelin” dedi. Nezaketi için teşekkür ettim ve yerimde kaldım çünkü görebildiğim kadarıyla o andaki en iyi yer orasıydı. Ancak kibar müezzin durmadı. Kapıya gitti lastik ayakkabılarımı alıp yanıma koyarak kulağıma fısıldadı, “çingene çocukların ayakkabıları çalmasından korkuyorum” dedi.
Vaiz, kenarları kısa olan kürsüye çıkıp oturdu çünkü vaiz ve dinleyen herkes bağdaş kurup dinler. Sunduğu ruhsal yiyecek çok yavandı. Arapça dua okunduktan sonra cemaate, herkesin kendi mahallesi dışında bir camiye gitmesinin günah olduğunu duyurdu. Bundan sonra duadan bahsederek Kur’an’ın Kur’an olarak okunamayacağını, bir dua olarak okunabileceğini söyledi. Bu tuhaf savını çeşitli şekillerde savundu. “Dua ettiğinizde, Kur’an’dan ezberinizde olan ayetleri söyleyin” dedi, “Allah bu sözleri sizin duanız olarak kabul edecektir. Sözlerin anlamları üzerinde düşünmeniz gerekmez. Ancak kendi sözlerinizle Allah’tan yiyecek, para, giyecek ve benzer şeyler de istemeniz gerekir. Ama en iyi dua kurtuluş için edilen duadır çünkü Allah bu duayı duymayı sever. Fakat kutsal ve eğitimli insanlar dua ederken isteklerini yedi sözde ifade eder; bundan fazlası gerekmez ve gereksiz sözleri Allah kabul etmez. Eğer yedi sözcük sizin için yeterli değilse, bu sözcükleri mümkün olduğunca çok tekrar edin.”
“Şimdi Ramazan ayındayız” diyerek sözlerine devam etti, “ve oruç tutuyoruz. Allah’ın en çok hoşnut olduğu dua zamanı akşam yemeğinden önceki zamandır; yemekten önce ettiğiniz dualar hiç şüphe duymayın Allah’ın kulağına erişir. Aslında bundan şüphe duyan kişi kafirdir. Sevgili dostlarım, bu dua zamanını unutmayın ve ihmal etmeyin.” Uyarılarını bir kaç menkıbe anlatarak destekledi.
Ertesi sabah saat altıda şehrin en büyük camisini ziyaret ettim. Dinleyen çok kişi vardı. Bu seferki vaizin, dünkü talihsiz meslektaşının yaptığı gibi toplantılara katılma uyarısında bulunması gerekmiyordu. Kur’an’a bağlı kalarak öğretiyordu: “Benliği temizleyip arındıran gerçekten kurtulmuştur.” (Sure 91:9)89 Kurtuldu değil, kurtulmaktadır ve kurtulmuştur!! Hiç kimsenin dünyaya inançlı ya da inançsız gelmediğini, Tanrı’nın insana özgür irade verdiğini ve vereceği kararlarda insanı özgür bıraktığını anlattı. Tanrı’ya inanan ve yüreğinde imansızlık için hiç bir mekan bırakmayan kendini temizler.
Sonra insanlardan yüksek sesle tekrarlamasını rica etti: “Tanrım bizi imansızlıktan koru”, tüm topluluk onun ardından tekrarladı. Sonra, “Tanrım bizi itaatsizlikten koru” dedi ve yine herkes onun sözlerini tekrarladı. Bunlardan sonra abdestin, namazın ve diğer ibadetlerin nasıl tam olarak doğru yapılabileceğini anlattı. Geceyarısı kılınan namazı överek şöyle dedi: “Geceyarısı kalkıp üç kez namaz kıldığınızda, Tanrı bundan hoşnut kalır. Efendimiz ve Peygamberimiz Muhammed – Allah’ın selamı onun üzerine olsun! – dostlarını bu işle görevlendirmiştir ama beş vakit kılınan namaz gibi mecburi kılmamıştır çünkü Müslümanların çok fazla yük altında kalmasını istememiştir. Kendisine bu konuda Allah’tan gelen hiç bir buyruk olmadığı için bu namazı insanların özgür iradesine bırakmıştır.”
Bundan sonra Müslümanların birbirini nasıl selamlaması gerektiğini anlattı. Selam vermek, beş vakit namaz kılmak gibi bir görevdi. Her kim bir Müslüman görür da selam vermezse günah işlemiş olur. Eğer diğeri de verilen selamı almazsa o da günah işlemiş olur. Doğru selam şudur, “Selamünaleyküm” cevap ise şöyledir, “Ve Aleykümesselam”. “Ve…es” unutulmamalıdır çünkü böylece teşekkür selamdan biraz daha uzun olur. “Günaydın, iyi akşamlar” gibi yapmacık selamlar iyi değildir. Ayrıca her mektup yazdığımızda da doğru selam kullanılmalı ve mektubu alan kişi de mektuba cevap vermeyecek olsa bile selama yanıt vermek zorundadır; aksi halde vebali boynunadır. Ayrıca her duada peygambere selam verilmelidir. “Bu dünyada” diyerek sözlerine devam etti, “kutsal Tanrı adamları çoktur ama gözlerimiz şerle ve günahla kapandığı için onları görmeyiz. Tanrı adamları arasında Ulu Kişilerden biri vardır. Bayaziden Bestam zamanında – Allah rahmet eylesin! – dünyada yetmişbin kutsal kişi vardı ve bunların en yücesi bir demirciydi ve Beyaziden Bestam – Allah inayet etsin! – Allah’tan o adamı kendisine göstermesini istedi. Sonra bir gece rüyasında Allah, demirciyi gidip ziyaret etmesini söyledi; o kutsal adam demirciydi. Demirciye gidip ellerinin ne kadar kirli olduğunu, işiyle çok meşgul olduğunu ve ağladığını görünce ona sordu, ‘Neden ağlıyorsun? İşin çok mu zor?’ ‘Hayır’ dedi, ‘günah ve imansızlık bu dünyada o kadar çoğaldı ki, Allah’ın cezasının üzerimize gelmesinden korkuyorum.’ Allah’ın kutsalları böyledir işte; kimse onları tanımaz çünkü onlar kendilerini açıklamazlar. Ancak bu demirci zamanının en kutsal adamıydı.”
Vaiz ayrıca kokulardan da bahsetti. Büyük bir ciddiyetle her Müslüman’ın yanında her zaman bir koku olmasını öğütledi, “çünkü Peygamberimiz” dedi, “hoş kokuyu sever. Ama doğal, saf, katkı maddesi olmayan şeyler kullanılmalıdır, Avrupalıların parfümleri kullanılmamalıdır.” – bunları büyük bir nefretle söyledi –“içinde alkol vardır. Bu tür kokular utanç vericidir ve saf değildir. Tanrım bizi pis olmaktan koru” dedi ve topluluk da yüksek sesle tekrarladı.
Bu sözleri takiben namaz ile ilgili uyarılar geldi: “günde beş vakit namaz ihmal edilmemelidir. Hastaysanız ve ayakta duramıyorsanız oturarak kılmalısınız. Oturamıyorsanız, hareketleri başınızla yaparak kılmalısınız. Başınızı hareket ettiremiyorsanız, gözlerinizle kılmalısınız ve ağzınızı hareket ettiremiyorsanız, namazı yüreğinizden kılmalısınız. Ancak temizlik namaz için kesinlikle şarttır. Namaz kıldığınız yer kirli olmamalı. Eğer inanmayanlarla kirli bir yerde olmak zorundaysanız, yalnızca yüreğinizden dua etmelisiniz. Yahudilerin, putperestlerin ve Hıristiyanların dua ettiği hiç bir yer temiz değildir. Kendilerini putataparlık ile lekelemekle kalmazlar, ayrıca alkol ile ve pis ayakkabılarla oturarak kendilerini kirletirler.”
Sonra “ ‘Sakal bırakanlar’ (yani sakalını uzatanlar) ayağa kalksın” dedi. On adam kadar ayağa kalkınca vaiz, sakal duasını etti: “Tanrım bu Müslümanların sakallarını bereketle, Kabe’yi görebilme ve sakallarıyla o siyah taşa dokunma şerefine erişsinler. Sakallarını Zemzem (Hacer’in içmesi için İsmail’e su verdiği kaynak)90 suyuyla yıkamayı nasip et.” Cemaat ellerini kaldırıp her bir cümleye “Amin” diyerek katıldı.
Bu ziyaretlerim sırasında iyi tanıdığım insanlar oldu. Bu vaazlar aracılığıyla bile Müslümanlara yaklaşmanın yolları anlaşılabilirdi. Toplantıların düzenlendiği yerler için Müslümanların geleceği ve Kelam’ı işitmek isteyeceği yerler seçilmeliydi. Pavlus, Romalılar 10:17’de 91 “...iman, haberi duymakla…olur” der. 92 Ermenilerin ve Bulgarların olduğu yerlere gelmezlerdi çünkü Müslümanlar, eski Rum ve Gregoryen kiliselerini tüm törenleri ve dışsal görünümü ile iğrenç bulurlar. Örneğin Hıristiyanların Doğuş Bayramı kutlamaları törenlerinden birinde rahip haçı alıp sulara atar ve sert içkilerle kendini ısıtan genç erkekler hafif sarhoş bir halde sulara dalıp haçı çıkartırlar. Bu tören Mesih’in vaftizini simgelemek için vardır. Bununla ilgili olarak çocukluğumdan aklımda kalanlar var: Gregoryenlerin olduğu her yerde, hatta Erzurum’da bile bu tören yapılırdı ve bir gün [üvey]anneme bu törenin ne anlama geldiği sorduğumda bana, “imansızlar putlarını sulara atıyor” yanıtını verdi.
Bu Hıristiyanların Müslümanlara sunduğu Hıristiyanlık ne kadar da bozuktur. Müslümanlar arasında bir çok insan gerçeği bulmaya çalışırken, bu tür törenlerde gördükleri onları o kadar tiksindirir ki kendi inançlarının Hıristiyanlarınkinden daha doğru ve tapınmalarının daha saf olduğunu söylerler. Ermeniler ve Bulgarlar arasındaki incilî kardeşler büyük kiliselerdeki insanlarla karşılaştırıldıklarında sayıca o kadar azlar ki maalesef Müslümanlar onlara karşı çok az bir ilgi gösterir. Gregoryen ve Rum kiliselerinin hatalarından dolayı tüm Hıristiyanların suçlanmasının sebebi bundandır çünkü Müslümanlar incilîlerin toplantılarına gitmezler ve onların dillerini anlamazlar bile. Her Müslüman günahlı olduğunu kabul eder. Beş vakit namaz kılmak ve dini ibadetleri uygulamak ona günahlı olduğunu tekrar ve tekrar hatırlatır. Gerçek Kurtarıcıya sahip olmadığından dolayı canı hiç bir zaman tam doyuma ulaşmaz. Müslümanlara, Tanrı’nın günahlardan kurtarış sağlaması öğretişini götürmeliyiz ama aynı zamanda onların “Mesih’in sözünü duymasını” engelleyebilecek her şeyden kaçınmalıyız.
1901 yılında sekiz ayımı Rusçuk’ta geçirdim, orada her gün vaaz verebiliyordum. Bundan kısa bir süre sonra müjdeleme grubunun önderliği adına İran’a dört aylık bir gezide bulundum. Eşim ise Varna’da müjdeleme görevindeydi. Yolculuğum sırasında Romanya’nın Köstence kentinden geçtiğim Pazar günü, Tanrı’nın Sözünü bir kaç kez ve bir çok farklı dilde paylaştım. Sonra Hazar Denizi kıyısındaki Bakü’ye gittim.
Ağrı Dağını arkama alarak93 Aras Nehrini geçtim. Burası telegraf direkleri dışında medeniyetin hiç bir özelliğinin ulaşmadığı bir yerdi. Ancak telegraf direkleri haftada bir düzeltilmesi gerektiğinden mektuplar telgraftan daha erken ulaşırdı. Bu bölgedeki yollar at arabası ile aşılamayacağı için yolculuk yalnızca at sırtında yapılabilmekteydi.
Issız bir Müslüman köyünde çok sıcak karşılandım. Öğlenden akşam dokuza kadar süren bir toplantımız oldu. İnsanlar gelip gidiyordu, bunun için resmiyetimizi bıraktık ve İncil’den okumaya başladık. Gelen ziyaretçiler arasında bir şeyh de vardı, kendisine bir de derviş eşlik ediyordu. Derviş, şeyhten yirmibeş yaş küçüktü. Buna rağmen şeyhi kutsal bir adam olarak kabul ediyor ve o her nereye giderse takip ediyordu. Şeyh yanıma oturdu, dini konulardan bahsederken dönüp, benden bir şey bekliyormuş gibi ümitle yüzüme bakıyordu. Ben de ona baktığımda henüz sözlerimiz konuşmaya başlamadan önce gözlerimiz konuştu.
En sonunda bana “neden bana bakıyorsun?” diye sordu.
“Henüz kendini tanıyamadığını görüyorum” dedim.
“Yani sen kendini tanıdığını mı söylemeye çalışıyorsun” dedi.
“Evet” dedim.
“O zaman söyle bana, nesin sen, tabi eğer kendini tanıyabildiysen?”
“Tanrı’nın huzurunda günahlı, zayıf, değersiz bir kişiyim. Bende iyi, kutsal ve Tanrı’yı hoşnut edebilecek hiç bir şey yok.”
Bunları duyunca bir süre sessiz kaldı sonra, “Kendimi henüz bu şekilde tanıyamadım” dedi.
Eğer kendini bu şekilde tanıyamadıysan ne Tanrı’nın doğruluğundan ne de onun kurtarışından pay alamazsın” dedim.
Düşüncelerinde kayboldu sonra, “sen benim babamsın ve efendimsin” dedi, “kendimi günahlı olarak tanıyorum.”
Ben senin baban ve efendin değilim. Efendi olan tek bir kişi var, ben sadece senin kardeşinim” dedi.
Bundan sonra bir süre daha boynunu büküp daldı. Sonra vedalaşarak ayrıldı. Bir kaç saat sonra biz hala orada oturup sohbetimize davam ederken çıkageldi, yanında yine derviş vardı. “Akrabalarıma günahlı biri olduğumu söylediğimde çok şaşırdılar” dedi. Bunun dayanması gereken bir denenme olduğunu söyledim ona. Sonra saygın bir şeyhin oğlu olan 16 yaşında bir çocuğa, Matta 13. bölümdeki Tohum Benzetmesini94, Dağdaki Vaazı ve Kutsal Kitap’tan bir kaç bölümü daha okuttum. Bir bölümü okumayı bitirdikten sonra abisinin neler anlatıldığını tekrarlamasını istedim ve doğru anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol etmek için sorular sordum. Şeyh her şekilde katılımcı bir dinleyendi.
Erkekler kadar kadınlar – tabi ki karaçarşafa bürünmüşlerdi – da Kurtarıcımızın öğretişinden etkilenmişlerdi ve “böyle sözleri daha önce hiç duymadık” dediler.
Okumaları yapan çocuğun babası bana, “oğlumu seninle birlikte gönderiyorum” dedi, “öyle ki İsa’nın sözlerini öğrensin ve bize de öğretsin.” Kabul ettiğimde herkes özellikle de kadınlar çok sevindi.
İran’dan dönünce Şumnu ve Sofya’yı ziyaret ettim. Şumnu büyük bir çoğunluğu Müslüman bir yerdi. Orada vaaz verdikten sonra ve ayrılmamdan kısa bir süre önce bir çok insan gelmişti hepsi de müjde ile ilgili daha önce hiç bir şey duymamanın üzüntüsü içindeydi. Şumnu’da kalabalık bir Müslüman topluluk dinledi beni. Bu kent ayrıca çevredeki Müslüman köylerin merkeziydi. Üstelik kentteki yiyecek fiyatları Varna’dakinden daha ucuzdu ve Asya’daki kardeşlerimizin ihtiyacı bizimkinden daha fazla olduğu için 1901 Ekiminde bir süre için Şumnu’ya taşındık.
Varna’dan ayrılmak bizim için biraz zordu çünkü bizimle yakından ilgilenen sevgili kardeşlerimiz Pastör Theodoroff ve Pastör Şahveled uzak kalacaktık.
Önceleri etkinliğimiz yazın işleriyle (matbaa), Kutsal Kitap dağıtımıyla, müjdeyi Şumnu ve çevresine duyurmakla, dört delikanlıyı müjdelemek üzere eğitmekle ve hazırlamakla sınırlıydı.
Toplam onüç kişi, hepimiz birbirimizden genç, hepimiz birbirimizden tecrübeliydik. Daha önceden bahsettiğimiz genç Mirza’ya ek olarak, Müslümanlıktan tövbe etmiş imanlılardan bazıları, Asya’dan gelip Bulgaristan’daki topluluğumuzun ilk temellerini atmışlardı.
Babasının bana emanet etmiş olduğu 16 yaşındaki genç, benimle Varna’ya gelmişti.
Bizimle geçirdiği bir yıl süresince gerçeğin tohumu onun içinde büyüdü ve Bulgaristan’a geleli bir kaç ay olmuştu ki yüreğini Rab’be teslim etti. Bu genç de bir çok engellerden geçmek zorunda kaldı. Yabancılar ve sahte Hıristiyanlar aracılığıyla karanlığın ruhu, bu genç imanlının büyümesini engellemek için her yolu denedi ama Rab ona gözü gibi baktı. Dört ay boyunca onu vaftiz etmem için rica etti. Tanrı Oğlu İsa’ya tüm yüreğiyle iman ettiğinden kesin olarak emin olmadan ve çarmıhını yüklenmeye95 hazır olduğuna tamamen ikna olmadan alelacele bir kararla onu vaftiz etmek istemiyordum. Çünkü bir Müslümanın vaftizi, Hıristiyanlar arasındaki bir vaftizle aynı değildir; mezara götürebilir ve bir şehidin ölümünü tattırabilir, tüm bu konular üzerinde açık olmak bu nedenlerden dolayı önemlidir. Tanıklar huzurunda Kurtarıcısına ölüm tehlikesinde bile sadık olmaya hazır olduğunu ve tek amacının Rab’bin adını yüceltmek olduğunu açıkladığında artık onun vaftiz olma isteğini geri çeviremedim (Elçilerin İşleri 10:47).96 Hıristiyan vaftizinin anlamını tam olarak anlattım ve bu konuyu anlatan Kutsal Kitap ayetlerinin tamamını ona gösterdim. Toplantı salonumuzda biraraya geldik ve tanıklar huzurunda ona kurtuluş öğretisiyle ilgili sorular sordum. Bundan sonra dua ettik ve Türkçe’ye çevirdiğim bir ilahiyi söyledik. İlk cümleleri şöyleydi:
Biliyor musun Onun kanının gücünü?
Yıkandın mı İsa’nın kanında?
Sonra her birimiz uzun beyaz giysiler giyip bahçedeki havuzun kenarına gittik. Tanık olarak onbeş Hıristiyan ve bir Müslüman din alimi vardı. Hıristiyanlardan üç Bulgar kardeş, Metodist topluluğunun önderleri ve gözleri görmeyen pastör Rusçuklu Krekor Kevorkyan da eşi ile birlikte gelmişti. Müslümanlıktan gelenlerden ise otuz yıl önce vaftiz olmuş Kutsal Kitap dağıtımcısı Mirza Yahya, üç yıl önce vaftiz olan Mirza İbrahim ve yirmi yıl önce vaftiz olan Mirza Muhtar vardı. Bir başka Türkçe ilahi söyledik:
Kaybolmuş bir oğuldum ben,
Ama bugün eve döndüm.
Kurtardı beni İsam,
Dünyadan Tanrı’ya döndüm.
Artık yurduma, artık yuvama döndüm.
Hamdolsun O’na, bugün eve döndüm.
Sonra ikimiz de belimize kadar suya girdik (Elçilerin işleri 8:34) 97 ve ona tekrar sordum, “Vadia, İsa’nın senin günahların uğruna öldüğüne inanıyor musun?”
“Evet” dedi, “inanıyorum.”
“Gökler, yer ve buradaki insanlar, İsa’yı ikrar ettiğine ve Baba, Oğul, Kutsal Ruh adında seni vaftiz ettiğime tanıktır.” Bu sözleri söyler söylemez ölüme gömüldüğüne ve İsa ile dirileceğine işaret olarak onu suya batırdım. (Romalılar 6:3-4)98 Tüm tören o kadar sade ve içtendi ki konukların üzerinde çok etki bırakmıştı. Akşam olunca genç delikanlıların da olduğu sekiz erkek ve iki bayan ile birlikte Rab’bin Sofrasını paylaştık. Müslümanlar arasında çalışıyorduk bu yüden dışsal olarak bile elçileri tam olarak izlememiz gerekiyordu ve Batı kilisesine ait kuralları yerine getirmememiz hiç kuşkusuz son derece önemliydi.
Altı ay kadar hasta yattım ve ancak 1903 ilkbaharında iyileşebildim.
Şumnu’daki çalışmalarımız şöyle bir gelişim gösterdi: öncelikli olarak yazım işleri vardı. Başlangıçta Almanya’dan getirdiğimiz bir matbaa makinemiz vardı, bu alet çok iş gördü. Şahid-ül-Hakaik, yani Gerçeğin Tanığı, adında Türkçe bir gazete yayımlamaya başladım, ayrıca Türkçe ve Farsça bir çok şey yayımladım. Tanrı’nın yardımıyla Müslümanlar için bir çok iyi materyel, kitap ve bröşür çevirdik. Yazım işleri müjdeleme hizmetimizin önemli bir parçasıydı çünkü matbaa aracılığıyla kalıcı bir şey yaratmıştık.
İstanbullu bir Ermeni olan Nerses adında çok değerli bir adam, matbaamızda dizgici olarak çalışmaktaydı. Önceden Amerikan “Kutsal Kitap Evinde” (Bible House) çalışmaktaydı ama yaşlı annesiyle birlikte zulüm zamanı kaçmış99 ve manav olarak kıt kanat geçinmekteydi. Ayrıca evimizde eğitim gören bir kaç Farsi delikanlı vardı. Onlar da basımda, katlamada yardımcı oluyor ve her gün bizden dersler alıyorlardı.
İşimizin ikinci, bana göre en önemli kısmı, Müslümanlarla kişisel iletişimdi. Gazetemin ilk sayısı yayımlanmadan önce, insanlarla iletişim kurmak oldukça zordu. İlk aylarda hiç bir Müslüman bana ziyarette bulunmuyordu ama sonra bir çokları: din adamları (din alimleri), öğretmenler, tüccarlar, Jön Türkler, hayatın çeşitli alanlarından bir çok kişi gelmeye başladı. Hemen hemen her olayda insanlarla ilk bağlantı kurduğum araç, çıkardığım gazeteydi. İnsanlar, şehirlerinde kendi dillerinde yayımlanan süreli bir yayın olmasından dolayı sevinçlerini sıklıkla dile getirmekteydiler. Sonra buna bağlı olarak kim oldukları, neler anladıkları ile ilgili onlarla konuşurdum ve Kutsal Kitap’ı onlara yaklaştırabilmek için bir çok fırsat açıldı. Eğitimli insanlarla ilk olarak edebiyatları ile ilgili konuşurdum, onların edebiyat eserlerinden oluşan iyi bir kolleksiyonum vardı. Dikkatlerini çeken bir çok eseri gösterirdim ve sohbet çoğu zaman gerekli olan tek şeye100 gelirdi.
Bir keresinden Müslüman bir öğretmen beni görmeye geldi. Mesleğindeki en yetenekli kişilerden biriydi ve onunla saatlerce konuştuk. Ayrılmadan önce üç saygın Müslüman daha geldi; Jön Türkler partisindendiler. Ferisiler ve Sadukiler gibi birbirleriyle dayanışma içerisindeydiler101 ama sadece benimle konuştukları sürece birbirleriyle iyi geçiniyorlardı. Oldukça uzun bir süre kaldılar ve bende öyle bir izlenim oluştu ki sanki herkes en son ayrılmak ve kendisinden önce gidenleri çekiştirmek istiyordu. I.Korintliler 9:20-22’de Elçinin sözleri bu tür durumları anlatmaktadır: “Yahudiler'i kazanmak için Yahudiler'e Yahudi gibi davrandım…Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum.”102 Bundan kısa bir süre sonra öğretmen bir din alimiyle birlikte geri döndü ve benimle Farsça çalışma isteğini belirtti, kendisi biraz Farsça biliyordu. Her Perşembe öğleden sonra gelmesini istedim ve bu dersler yüreğimde olanları onunla paylaşmam için iyi bir fırsat oldu.
Çalışmalarımızın üçüncü kısmı çok önem verdiğimiz derslerdi ve sevgili eşim kendini tüm gücüyle bu işe adadı. Evimize aldığımız üç genç Müslüman adam bizi anne babaları olarak görmekteydiler. Eşim onlara Almanca ve diğer dersleri öğretiyordu, ben de din derslerini veriyordum. Bundan çok memnunduk. Ancak bizim için asıl önemli ders onlara Hıristiyan eğitimi vermekti.
Yaptığımız çalışmalardan dördüncüsü Kutsal Kitap dağıtımıydı. Sevgili ihtiyar Mirza Yahya, ülkeyi dolaşarak Kutsal Yazıları ve matbaamızda bastığımız yayımları dağıtıyordu. Kurtarıcıya tanıklık etmek için her fırsatı sadakatle kullanıyordu. Rab’bin onun çabalarını bereketlediğine dair bir çok belirti gördüm.
Çalışmamızın dördüncü kısmı haftanın üç günü yaptığım iş olan vaaz etmeydi. Her Pazar sabahı evimizde ve öğleden sonra Metodist şapelinde Türkçe; Çarşamba akşamı şapelde bir hafta Türkçe bir hafta Ermenice vaaz vermekteydim. Evimizde çok geniş olmasına karşın sadece ruhsal amaçlar için kullanılmakta olan kilise binasının yerini tutabilcek durumda değildi. İnsanlar için kiliseye gitmek daha kolaydı ama vaizin evine gitmek çoğu için kuşku uyandırıcıydu. Metodist şapelini kullanmak için aylık yirmi frank103 ödememizin nedeni bundandı. Ama bir gün kendi şapelimizin olması en derin arzumdu.
Bizimle birlikte eşlerini de alarak Şumnu’ya gelen iki İranlı kardeş başımıza çok dert açtı. Sevgi ve uyarı onlarda bir işe yaramıyordu ve en sonunda memleketlerine döndüler. Bulgaristan’daki iki ayları onlar için bir denenme zamanı olmuştu ve bizimle birlikte gelmiş olmalarına rağmen bizden olmadıkları ortaya çıktı.104 Bu tür faktörler çok zarar verebilir ama Rab, İranlı kardeşler ayrıldıktan sonra çalışmalarımıza bağışladığı içten desteğiyle sıkıntılı yüreklerimizi teselli etti. Hiç bir çabamız olmadan çalışmalarımıza sevinçle ve gayretle yardımcı olan yeni insanlar gönderdi. Onlardan biri İstanbullu bir öğrenci ve genç bir din alimiydi, eğitimini benim yardımımla devam ettirebilmek için çabalamaktaydı. Gazetemi okumuş, vaazımı duymuş ve bana güvenebileceğini hissetmişti. Bir mektup yazarak onu eğitmemi rica etmişti böylece eğitiminden sonra kendi halkına hizmette bulunacaktı. Özellikle Batı dillerini çalışmak istiyordu, onun isteğini yerine getirdik. Çok mütevazı, iyi huylu ve yetenekli biriydi. Umarım aldığı dersler ve onunla yaptığımız tartışmalar Kurtarıcıyı bulmasına yardımcı olmuştur.
Ayrıca beklenmedik bir anda İranlı bir genç Şumnu’ya çıkageldi. Tiflis’te yanımızdan ayrılan İranlı kardeşlerle tanışmıştı. İranlı kardeşler casuslar gibi onu kandırmak istemişlerdi105 ama o inanmayarak bize gelmişti. Çocukken ailesi Müslüman bir aile olmasına rağmen Urumiye’deki Amerikan okuluna üç yıl devam etmişti; bize söylediğine göre o zamandan beri Kurtarıcıya dua ederek onunla olan ilişkisini sürdürmüştü. İnancını değiştirenlerin Müslüman bir ülkede geçimini sağlaması zor olduğundan dolayı, bir kaç yıl Rusya’da kalmış ve bu sırada imanlılar topluluğunu çok özlemişti. Vaazı şevkle dinlerdi ve duyduklarını defterine yazmayı hiç bir zaman unutmazdı.
5 Şubat 1903, Perşembe günü Rusçuk’a gittim. Çok küçük bir pansiyonda Bulgarlar ve Ermeniler yiyecek içecek sipariş veriyorlardı. Beyaz sarıklı bir Müslüman din alimi içeri girip yanıma oturdu ve bir çay söyledi. O çayından yudumlarken ben de çorbamı içiyordum, aramızda bir sohbet başladı. Şumnu’da yaşadığını, geçimini sağlayabilmek için muska ve benzeri şeyler yazmak üzere köylere gitmekte olduğunu söyledi.
“Tanrı herkese bir şeyler vermiştir” dedi, “ve yaşamımı sürdürmem için de bana bu yeteneği verdi.”
Nereden eğitim aldığını sordum. “Hem Şumnu’da hem de İstanbul’da” diye yanıt verdi, “ama ben düşündüğün gibi iyi bir eğitim almış biri değilim; sadece okuma yazma bilecek ve bununla yaşamımı sürdürecek kadar bir eğitim aldım.” Sonra ona Türkçe yayımladığım Şahid-ül-Hakaik’in bir sayısını, küçük matbaamızda bastığımız kitapçıklardan bir kopya gönderdim. Biraz okuduktan sonra, “dinimizi çok iyi biliyor olmalısın” demişti. Bundan sonra İncil ve Eski Ahit ile ilgili bir kaç sorusunu yanıtladım. Sohbetimiz bir saatten fazla sürdü; sonra bana teşekkür ederek Şumnu’ya gelip beni göreceğini söyledi. Ayrıca eğer saygısızlık ettikse onu affetmemi rica etti.
Tüm bu sohbete Bulgarlar ve Ermeniler de katılarak dinlediler çünkü hepsi Türkçe biliyordu ve Müslüman birisine Mesih’in anlatılmasından sevinçliydiler.
Rusçuk treninde benim kompartmanıma Romanyalı bir Yahudi kadın ve genç bir Yahudi adam oturdu. Kompartmanda ayrıca Rusçuk’ta bir fabrika sahibi olan nazik bir Bulgar adam da vardı. Yanımda Reichsboten vardı; Yahudi kadın Almanca gazeteyi rica etti. Sonra da Yahudi olup olmadığımı sordu.
“Hayır” dedim, “ben bir Hıristiyanım. Siz Yahudi misiniz?” “Evet” dedi.
“Ama birlikteyken Romanca konuşuyorsunuz” dedim.
“Ben Romanyalıyım ama iki yıl Varna’da kaldıktan sonra şimdi Romanya’ya geri dönüyorum.”
“Varna’da Doktor Rosenberg’i tanıyor musunuz?” diye sordum.
“Evet” diye yanıt verdi, “Protestan oldu. (Doktor Rosenberg, Şumnu’daki Metodist şapelinde geçen bahar vaftiz olmuştu). Eşi ve çocukları da vaftiz oldu mu? Diş tedavim dolayısıyla bir Pazar günü onun evindeydim. Uzun süren işlerini artık Pazar günü değil Şabat günü yapıyor. Kendisi artık bir Yahudi değil.”
“Tam tersine” dedim, “İsrail’in ümidinin Mesih’te gerçekleşeceğini anladığından dolayı asıl şimdi gerçek bir Yahudi oldu.”
“Böyle yapmakla eline ne geçti? Onun için çok kötü oldu ve Yahudi hastalarını kaybetti. Artık Varna’da kalamaz.”
“Ama artık yüreğinde huzura kavuşmuşsa, tüm bunlara değer. Ve yüreğinde tam olarak ikna olmadan bir kişinin Mesih’a iman edebileceğine inanmıyorum.” Sonra ona Hıristiyan olan bir kaç Yahudinin öyküsünü anlattım. Bunlar bir süredir tanıdığım kişilerdi: örneğin, P.Rosenstein, P.Gordon, Yahudilik uzmanı olan ama sonradan kendilerini Mesih’e adayan müjdeci Toff ve Landsmann. Çok yakından ilgilendiğinden ve bence oldukça etkilendiğinden anladığım kadarıyla, o ana kadar bu kimselerden hiç birini duymamıştı.
Sonra bana, “Rosenberg ve eşi, Protestan kilisesine gidip vaazı dinlemem için beni çok zorladılar ama ben gitmedim” dedi.
“Neden gitmedin?”
“Çünkü o zaman Yahudiler, benim de Protestan olduğumu söylerlerdi” dedi.
Bulgar adam konuşulanların tek kelimesini anlamamıştı ama çok ilgiliydi. Sonra bana ne iş yaptığımı sordu. Bir vaiz olduğumu söyledim. Din ile ilgili bir çok soru sordu. Her şey bir yana Ortodoks kilisesinin durumuna üzülmekteydi, yani kilisede bir çok bayram ve tören vardı ama doğru İncil bilgisi yoktu; öte yandan Protestanlar her şeyi basitleştirerek İncil’i anlaşılabilir bir dille öğretiyorlardı. Adam bir Bulgar Ortodoksuydu, İsa’ya inanıyor ve Kilisenin İncil’e uygun bir reform geçirmesini arzuluyordu. Bu adamla yaptığım sohbet beni derinden etkilemişti. Orta Asya’daki ve genel olarak müjdeyi yaymak ile ilgili deneyimlerimden çok şey anlattım ona.
Rusçuk’ta eski dostum Pastör Kevorkyan’ın evine konuk oldum. Konuşma yapacağım Bulgar Protestan şapelindeki toplantı çoktan şehre duyurulmuştu. Cuma akşamı vaaz verdim. Beni dinleyenler arasında Bulgarlar, Ermeniler ve Yahudiler de vardı ama gelenlerin çoğu Müslümandı. “Her şeyi sınayın, iyi olana sımsıkı tutunun” (I.Selanikliler 5:21)106 ayetinden paylaştım. Müslümanların Hıristiyanlara karşı önyargılarını ve yanlış anlamalarını ortadan kaldırmaya çalıştım çünkü bu noktalar açıklanmadan Msülümanlar kendilerine anlatılan her söze kulaklarını tıkamaktaydılar..
Ertesi akşam geçen seferkinden daha da kalabalık bir dinleyici topluluğu vardı. O akşam İyi Samiriyeli benzetmesi üzerinde konuştum.107 Bitirdikten sonra Müslümanlardan bazı ileri gelenler ve din alimleri gelip bana teşekkür etti. Bu konuşmayla onların dar ufuklarını yumuşak huylu bir şekilde açmaya çalıştım çünkü onlara buyrulan sadece [Müslüman] inananları sevmekti. Pazar günü Ermeniler için iki kez vaaz verdim. Pazartesi ve Salı yine Müslümanlara konuşup Matta’nın Müjdesinin beşinci bölümünü açıkladım. Dinlemek için gelenler o kadar çoktu ki, sadece ana salon değil yan odalar bile tıka basa doluydu. Dağdaki Vaazı açıklayarak İsa’nın yasayı geçersiz kılmadığını ama tamamladığını anlattım.108 Çarşamba günü vaazıma Adem’den Peygamberlere kadar İsa ile ilgili peygamberlikleri açıklayarak ve Tohum benzetmesini109 sunarak başladım; İsa ile ilgili peygamberlikleri açıklamamın sebebi, yalnızca İsa’nın insanlığın kurtarıcısı olduğunu söylemekti. Vaaz çok uzun sürmesine rağmen herkes dikkatle dinledi.
Kardeşlerin bu kadar çok Müslümanın katılmasından dolayı duydukları sevinci anlatamam. Bir çok Müslüman minnettarlığını sundu ve Rab’bin yaptığı bir mucize olarak sayılabilecek çok şey oldu. Örneğin, Rusçuk’ta dil okulu öğrencisi olan genç bir Müslüman dinlediği ilk vaazdan sonraki gece bir rüya görmüştü. Uyanınca “Kur’an’ı okuyoruz ama İncil’i de okumak zorundayız” diyerek bağırmaya başlamıştı. Bunu o kadar yüksek bir sesle bağırmıştı ki annesi ve babası uyandırmıştı. Ertesi gün insanlar onun toplantılara gitmesini engellemeye çalışmış ama bir hastalığı ve zihinsel bozukluğu olmadığını görünce gitmesine izin vermek zorunda kalmışlardı. Dinleyenlerden bir başkası şehrin farklı bir bölgesindeki bir kahveye giderek din alimlerinin önünde duyduklarını anlatmıştı. Oradakilerden biri şehrin başka bir bölgesine gidip din alimlerinin yanında, şu kahvede adamın biri bunları anlattı demişti.
Sonra 70 yaşında bir adam ayağa kalkıp, “söylediklerin doğrudur, ben de oradaydım. Canının ihtiyaç duyduğu her şeyi orada bulmak mümkündür” demişti.
Bunun üzerine ona, “Protestan mı oldun? Seni Müftünün önüne götürdüğümüzde ne cevap vereceksin?” diye sorulmuştu.
O ise “Müftünün benimle ne alakası var? Yaşlı biriyim ve bir sineğin ömrü kadar ömrüm kaldı. Canım için kurtuluş bulacağım yere gideceğim” yanıtın vermişti.
Bu yaşlı ihtiyar her akşam ayakkabıcı olan oğlu ile birlikte gelip her zaman en önde oturur ve dikkatle dinlerdi. Çok fakir olduğu her halinden belliydi ve geçimini akşamları meyhanelerde şekerleme satarak kazanıyordu. Vaazları dinlemeye geldiği
gecelerde hiç bir şey satamamıştı.
Ona “zavallı ihtiyar, neden tatlılarını satmayı bırakıp senin için çok önemli olan zamanını oraya gitmekle harcıyorsun?” denmişti.
“Ruhumu doyurmam bedenimi doyurmamdan daha önemlidir. Size söyledim, ben yaşlı bir adamım ve buna ihtiyacım var” demişti. Son akşam yanıma geldi ve beraber dua ettik. Gözleri zor gördüğü ve gözlük alacak kadar parası olmadığı için okuyamadığından dolayı, onun için bir gözlük siparişi verdim ve ona Kutsal Kitap hediye ettim.
O gece üç eğitimli Müslüman beni görmeye geldi. Onlardan biri, çok vaiz gördüğü için çok kibirliydi; onun sorularına tatmin edici cevaplar verebilen kimse çıkmamıştı.
“Konuşmalarınıza katılmadım çünkü hiç bir şey bilmeyen insanlara hitaben yapılmış bir konuşmadan ne alınabilirdi ki” dedi, “sizinle özel olarak görüşmeye gelmemin sebebi budur.” Sorduğu en önemli soru Mesih’in tanrılığı ile ilgiliydi. “İsa, yedi ve içti” diyordu, “yoruldu ve İncil’inizde anlatıldığı gibi çarmıha gerildi; o zaman İsa nasıl Tanrı olabilir ki? Dahası Tanrı birdir ve eğer İsa da Tanrıysa, bu iki Tanrı eder!”
Benim yanıtım şunları içermekteydi, “İsa mükemmel bir insandı: yedi, içti ve insanlığın günahları için çarmıha gerildi, sonra Tanrı onu ölümden diriltti. Onun insan olmasıyla ilgili olarak bir başlangıcı olduğunu söylüyoruz ama o sonsuzdur ve Tanrı’nın biricik oğlu ve Tanrı Sözü olduğu için Tanrı gibidir çünkü Tanrı kendisini İsa kişiliğinde açıklamıştır. Ayrıca Kur’an da aynı şekilde Tanrı Oğluna tanıklık etmektedir: ‘...Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın resulü ve kelimesidir...’ (Sure 4:169).110 Ayrıca sizin hadislerinizin söylediği üzere: Tanrı’nın Sözü yaratılmış bir şey değildir. Bu İncil ile uyuşmaktadır: ‘Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı...Söz, insan olup aramızda yaşadı...’111 Eğer İsa, Tanrı Sözüdür dediğimiz için bizim ilahlara tapındığımızı söylüyorsan, hadislere göre senin de dokuz ilahın var. Çünkü hadisler, Tanrı’nın sekiz sonsuz sıfatı vardır der (bunlardan biri Sözdür ve yaratılmış bir şey değildir) ve ayrıca wa hiya walaahnawa laghaiyrahi, yani bunlar (bu sıfatlar) onun (Tanrı’nın) kendisi değildir ve ondan başka bir şey değildir, sözleri yazılıdır.112 Sana soruyorum, bu sözleri nasıl anlarsın? Eğer bu sıfatlar Tanrı gibi sonsuzsa ama Tanrı’nın kendisi değilse, o zaman dokuz ilah olduğu kabul edilmelidir. Ama Tanrı’nın kendisinden başka bir şey olmadı söylenmiş olsaydı, o zaman hepsinin aynı doğayla bir bütün oluşturduğunu kabul etmek gerekirdi. Sana söyleyeceğim, Hıristiyanları bu kadar çabuk hor görmemelisin ve iyice incelemeden İncil’in öğretisini bir kenara atmamalısın. Sırası gelmişken, hadislerin Kur’an ile çeliştiğini, Kur’an’ın tek bir sonsuz Tanrı’dan bahsetmesinden biliyorum.”
Buraya kadar hiç bir şey söylemeyip başka bir soruya geçti: “Elinizde bulunan Kutsal Yazıların asıllarıyla aynı olduğunu kanıtlayabilir misin?”
“Siz Müslümanlara bir çok kanıt sunabilirim ve Müslüman olduğunuz için dolambaçlı olarak anlatmama gerek yok. Kur’an’da Sure 10:94’te şöyle yazılıdır: ‘Şayet sen, sana indirdiğimizden kuşkulanmakta isen, senden önce Kitap’ı okuyanlara sor.’113 Bildiğiniz gibi Muhammed, İsa’dan altıyüz yıl sonra yaşadı ve bu metin, o dönemdeki Hıristiyanların özgün Kutsal Yazılara sahip olduğuna tanıklık etmektedir. Aksi halde Tanrı, nasıl olur da kuşku duyduğu bir şey için Muhammed’in Yahudilere ve Hıristiyanlara gitmesini söyleyebilirdi? Eğer bazı kimseler Kutsal Yazıları tahrif ettilerse, bu, Kur’an zamanında veya sonrasında gerçekteştirilmiş olmalı. Ama elimizde Muhammed’den bir kaç yüzyıl önce yazılmış el yazmaları ve tercümeler bulunmaktadır ve bunlar bugün kullandığımızla aynıdır.”
Bu açıklama onu ikna etmişti. Sohbetimiz saat bire kadar devam etti. Sonra yayımladığımız Kutsal Yazılardan üç kopya göndermemi rica etti. Bu adamlardan diğeri Rusçuk’ta derviş dergahının başı olan şeyhin oğluydu, babasından selamlar gelirmişti hasta olduğu için babası gelememişti. Üç konuğum da kibarca teşekkür ederek ve Rusçuk’a tekrar gelirsem beni ziyaret etmek istediklerini söyleyerek ayrıldılar.
Tüm gezi kardeşler için ve benim için büyük bir sevinç olmuştu çünkü o zamana dek hiç kimse bu kadar çok Müslümanın Tanrı Sözünü samimi yüreklerle aradığını görmemişti.
1903 İlkbaharında İranlı dostlarımızdan biri olan yazıcımız Muhtar, bizimle birlikte geçirdiği bir yılın ardından veremden öldü. Sonunun yaklaştığını biliyor ve Hıristiyanlar arasında ölmekten, onlarla birlikte gömülecek olmaktan memnundu.
İstanbul’daki Amerikalı müjdeciler bize mektup yazıp bir Türk Hıristiyan bayanı ve kızını misafir etmemizi istediler. Ama kocası Müslüman olduğundan ve onu boşamadığından dolayı, yalnızca kocasının izniyle onu misafir edebileceğimizi söyledim.
Bu sırada matbaamızda Mağrabi (Farsça), Ustaların otuziki Tartışması (Kaşgarca), kendi yazdığım Türkçe bir kitapçık ve Şahid-ül-Hakaik basımdaydı. Ayrıca Amerikalı müjdecilerin Ermeni alfabesini kullanarak Türkçe konuşan Ermeniler için hazırladığı John Bunyan’ın Çarmıh Yolcusu adlı eserinin Türkçe tercümesi de vardı. Yeniden gözden geçirerek Türkçe alfabe ile Müslümanlar için yayımladım. Ayrıca bir kısmını Kaşgar’dayken çevirdiğim Ermenice Kalila Damina vardı. Türkçe bir ilahi kitabı da bastık. İlahilerin bir kısmı Amerikalıların ellerinde olan (Ermeni alfabesi ile yazılmış) ilahilerden seçilmişti bir kısmı da benim Almanca’dan ve İsveççe’den çevirdiğim ilahilerdi.
1903’te Doğu’daki gidişat, sadece Bulgaristan değil İran ve Anadolu’daki durum da çok kötüydü. Müslüman gazeteleri İslam’ın geleceğini en derin çaresizlik ifadeleriyle yazıyordu. Mücahitler, yani din alimi önderleri, İslam’ın varlığını devam ettirememesinden endişeliydiler ve bu konudan son derece rahatsızdılar. Din alimleri ve uzmanlar, devlete ve hükümete kızgındılar. Halk, hem devlete hem de din alimlerine kızgındı. Her yerde bağırıyorlardı: giderek yok oluyoruz; eğitimimiz yok, bilimimiz yok; varlığımızı nasıl sürdüreceğiz? Din adamları suçu devlete atıyor, devletin ulusun ilerlemesi ve eğitimin geliştirilmesi görevlerini yerine getirmediğini söylüyordu. Devlet de imamları eleştiriyor, onların ulusun ilerlemesinin ve eğitimin önünde bir engel olduğunu söylüyordu. Tahran’da Şah’ın tahtını tehdit eden bir olay patlak verdi. Anadolu’daki durum ise bundan daha iyi değildi. Bizim için önemli bir zamandı.
İslam’ın savaş ilanı olarak yorumlanan olay, o yıl bir Fransız gazetesindeki “İslam’ın Avrupa’ya Son Sözü” adındaki bir sloganın yayımlanmasıydı. Yazar Kutsal İslam İttifakının buyruğuyla hareket eden ve bu kurumun bir üyesi olan Bağdatlı Şeyh Abdul Hak’tı. Aşağıdaki yazının bir kısmıdır:
“Ey Hıristiyanlar! Şimdi konuşma sırası bizde. İslam’ın Avrupa’ya nefretinde uzlaşma yapılamaz. Bize asırlarca dostça yaklaşımlar sergilemeye çalıştıktan sonra şimdi geriye kalan tek sonuç şu: tarihte daha önce hiç bir zaman olmadığı kadar sizden tiksiniyoruz. Şunu anlayın akıllı Avrupalılar, bizim gözümüzde bir Hıristiyan, Hıristiyan olduğu sürece tüm insanlık şerefini kaybetmiş kör bir adam gibidir.
“Biz kim olduğumuzu çok iyi biliyoruz. İslam, sınırsız, ölçülemez, sonsuz, doğmamış ve doğurulmamış tek Tanrı’nın birliğiyle oluşmuştur, yolunuzu bu temel gerçeğe çevirmeniz son derece önemlidir. Bu makale özellikle Hıristiyanlara yöneliktir. Bu makale aracılığıyla Hıristiyan Üçlüğü, İslamın Tanrı’sının ezeli düşmanı olmuştur. İki temel fikirdeki anlaşamamazlık, her Müslüman can için en korkunç ve zor sabır sınavıdır. Siz, Kilisenizin öğretisiyle yetiştirilen Hıristiyanlar, sadece Üçlüğünüzü adlandırmada bile ne tür bir korku ve ürpertinin bizi sıktığını tahmin edemezsiniz. En azından şu tartışılmaz gerçeğin itiraf edilmesine izin verin: sizin İsa’nın tanrılığı inancınız ile bizim inancımız arasında sonsuz, ulaşılamaz bir uçurum vardır. Şunu iyi bilin, tek Tanrımıza sınırsız bir imanla bağlı olan bizlerin, sonsuz, sınırsız, ölçülemez Tanrımızın mutlak birliğine karşı uzaktan ya da yakından yapılabilecek en küçük bir zarara izin vermemiz, hoş görmemiz, affetmemiz mümkün değildir.
“Haçlılarınızı hala unutmadık. Günümüzde bile yüzlerce bayağı şekilde devam ediyorlar. Her tür yok etme aracıyla bize karşı savaştınız, bizi alçalttınız. İslamın yeryüzündeki her sınırını geri püskürttünüz. Diplomatlarınızın ve misyonerlerinizin geride bıraktıklarını yıkmayı arzuluyorsunuz. Planınız artık sona erdi. İslamı yok etmeyi açık ve sistemli bir şekilde yapıyorsunuz. Özür dilemek yerine bizi uygarlığınıza baş kaldıran insanlarmışız gibi azarladınız. Elbette baş kaldırıyoruz! Ve ölüme kadar öyle kalacağız! Ama bunun tek suçlusu sizsiniz. Hayır ey diplomatlar, size olan saf güvenimizin bedelini fazlasıyla ödedik. Kiliselerinizle dayanışma içerisinde olan medeniyetinizin, İslam’ın yok olmasından başka bir şey arzu etmediğini çok iyi biliyoruz.
“Hindistan’a, Afrika’ya ve Orta Asya’ya çok büyük maddi faydalar sağladığınıza hiç kuşku yok ama İslam’ın Tanrısı sınırsız büyüklüktedir ve dünyanın hakimi olan sınırsız Tanrımızın yenildiğini ilan etmek isteyen çarmıha gerilmiş bir Tanrının rab olduğuna bir an bile göz yummamız mümkün olabilir mi? Şunu bilin ey Hıristiyan fatihler, hiç bir matematiksel kandırmaca, tek gram altın, hiç bir mucize Tanrısız saltanatınızla bizi barıştıramaz. Bilin ki, yurdumuzda dalgalanan bayraklarınızı görmek bile İslam ruhu için bir azaptır. İyi işlerinizin en büyüğü, vicdanımızı kirleten lekeler gibidir ve içimizde alev alev yanan arzumuzdan hiç bir şüpheniz olmasın: kahrolası hakimiyetinizin son kalıntısını ortadan kaldıracağımız o mutlu gün gelecek.
“Ayrıca öncelikle sizdeki şiddete minnettar olduğumuzu itiraf etmemiz gerekir. Kendimizi tanımak adına bize çok şey öğretti. Üçyüz milyon kişi olduğumuzu öğrendik. Örgütlenme eksiğimiz vardı, bunu da bize zorunlu bir gereksinim olarak öğrettiniz.
“İslam birliği, dünyanın bir ucundan diğer bir ucuna yükseliyor ve gizli bir varlık bizi kutsal amacımıza doğru yürütüyor. Silahlarınızla bizi tehdit etmeye kalkmayın. Bu dünyadan olan şeyler bizden ne alıp götürebili ki? Zafer ya da yenilgi: bunlar Tanrı’nı işi. Bizim görevimiz iyi ölmektir ve onüç yüzyıl boyunca dünya gördü ki, ölmeyi biliyoruz.”
Müslüman toplumundaki bu hareket, İslam adına etkin bir direnme beklenilmesi gerektiğini göstermişti. Yeryüzünün her yerindeki Müslüman halklarından inananların kızgına dönmesi amaçlanmıştı.
Bu ayrıca Muhammed Peygamberin “Allah, halkını kurtar” çağrısıyla yukarı yükseldiğini duyurma amacına hizmet etmişti.
Müslümanların, Hıristiyan halklara karşı sürdürdüğü her savaş öncesi, bu kadar kısa olmayan aynı tür mesajlar dolaşırdı. Kural olarak Vasiyad (‘isim’) ya da Berat (‘antlaşma mektubu’) adı altında bir broşür haline getirilirdi. Bu broşürler halka dağıtılırdı. Önsözde ise şu öykü her zaman yazılırdı: Muhammed Peygamber Mekke’deki türbesinde şeyhten114 mürekkep ve kağıt ister, şeyh mürekkebi ve kağıdı mezarın başına bırakıp gider, sabah döndüğünde ise broşüre koyacağı önsözü yazılmış olarak bulur.
Bu tür bir görüş, İslam’ın temel öğretisi ile bağdaşmamasına ve Müslüman uzmanların bu fantastik öykülere rağbet etmemelerine rağmen, broşürler yine de dağıtılırdı çünkü Peygamberden verilen tek bir söz boş yere inanan ve fanatik insanların “Kutsal Savaş” için hararetlenmesinin en çabuk yoluydu. İyi bilindiği üzere bu tür broşürler Haçlılar zamanında ve son Osmanlı-Rus savaşından önce dağıtılmıştı. Ancak yukarıda bahsedilen broşür, öncekilerden daha sert ve kindardı. Şartları yakından takip eden her Müslüman mümkün olduğunca çok Hıristiyan kanı döküldüğünü görmek için yaşayacağım demek zorundaydı çünkü Müslümanlara cesaret veren şeyler şunlardı:
1.Bir çok Ermeni Hıristiyan Türkler tarafından öldürülmüş ve katiller kayda değer hiç bir şekilde cezalandırılmamıştı;
2.Sadece şu anda değil önceki zamanlarda bile Hıristiyan devletlerin önemli sayıdaki konsolosları Müslüman fanatisizminin mağdurları olmuştu ki – yine bunlar da hiç bir şekilde cezalandırılmamışlardı – ve her olayda Babıâlinin özürleri ciddi ve yeterli bulunmuştu. Eğitimli bir Müslüman bana şöyle demişti: önceki yöneticilerimiz o kadar merhametliydi ki Hıristiyan vatandaşların yaşamasına izin verdi. Eğer hepsinin kökünü kurutsalardı bugün huzur içinde yaşıyor olurduk.
Filibe yolculuğum sırasında sohbet ettiğim bir müftü şöyle demişti: günümüze kadar Hıristiyan devletleri göz önünde bulundurduk ama şimdi devletlerin neyi ne kadar yapmak istediğine geldik ve bu böyle pek uzun sürmez. Sonra her şey Hıristiyan devletlerin isteklerine göre değil bizim isteklerimize göre belirlenecek. Doğal olarak bu sözlerle kasdettiği Hıristiyanların Türklerin memleketinden uzaklaştırılmasıydı (bu 1903’te oldu).
Şöyle söylemeliyim: eğer Rab, Hıristiyan devletlerin attığı sağlam adımlarla İslam’ı uyarmazsa, Orta Doğudaki Hıristiyanlar için zor bir zaman geliyor, bu zamana kadar olmamış kadar zor bir zaman. Rab merhamet etsin!115
Öte yandan Müslümanlar yine çok endişeli ve aslında İslam’ın varlığını sürdürmesi konusunda neredeyse umutsuz. Müslümanların reformlarla ilgili Hıristiyan halka söz verdiği vaatler tutulmadı. Bu vaatleri tutamazlar çünkü böyle yapmakla İslam’ın yasalarını karşı gelirler. Ve eğer Müslümanlardan uymamaları gereken bir şey talep ediliyorsa, geriye sadece kılıç ve şiddet, Kutsal Savaş kalır. Müslümanlar kendi kendilerine şöyle derler: Hıristiyan devletler kendi aralarında anlaşma sağlayamadıklarından ve onlara söylediklerimize inandıklarından dolayı, İslam’ı eski gücüne kavuşturacak son girişimde bulunabiliriz. Eğer başarırsak çok iyi; başaramazsak kaybedecek hiç bir şeyimiz yok çünkü Hıristiyan devletler arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden bizim için hiç bir tehlike yok.116
1904’te Rusçuk’ta bir kez daha Müslümanlar için üç gün üst üste vaaz ettim. Dinleyenler geçen seneki kadar çok değildi ama gelenlerin yüreğinde derin bir ihtiyaç oldunu hissettim. Geçen sene gerçek sözü kabul eden 70 yaşındaki ihtiyar, tüm bir yıl boyunca fanatik Müslümanların aşağılamalarına ve alaylarına katlanmak zorunda kalmış olmasına rağmen oğluyla birlikte gelmişti.
Rusçuk’tan Tuna nehri kıyısındaki Sviştov’a geçtim. Müslümanlara yönelik bir konuşma yapılacağı duyurulmuştu. Başlama zamanına bir kaç dakika kalmıştı ama henüz kimsecikler yoktu. Müslümanların gelmeyi reddettiklerini düşünüyorduk. Müftü toplantıya gitmeyi yasaklamış olabilirdi. Ama saat tam dörtte Müslümanlar şapele su gibi doldular ve bir kaç dakika içerisinde oturacak yer kalmamıştı öyle ki geç gelenler Orta Doğuda olduğu gibi yere oturdular, kimileri de kapının önünde ayakta dinledi. Büyük salon dinlemeye gelenlere yetmedi ve yer bulamayan bir çokları evlerine döndü. Bir buçuk saat konuştum. Kalabalıkta derin bir sessizlik ve hevesli bir dikkat hakimdi.
Toplantının sonunda bir çok Müslüman gelip duydukları sözlere minnettar kaldıklarını ifade ettiler. Bazıları elimi öpmek istedi ama buna izin vermedim. El öpme Müslümanların Hıristiyanlara göstermemesi gereken bir saygı ifadesidir, Hıristiyan kişinin gerçeği daha iyi bildiği izlenimine sahip değillerse gerçeği kendileri biliyordur. Teşekkür edenler arasında müftü bile vardı. Akşam olunca iki ihtiyar gönderip saygılarını iletmiş ve nerede, ne zaman benimle konuşabileceğini sormuştu. O akşam bir zaman ayarladım. Saat sekizde beş eğitimli Müslümanla birlikte geldi ve onikiye kadar ruhsal konular hakkında sohbet ettik. Bana bir paşanın yazdığı bir kitaptan (Müdafa yani Yalanlama) bahsettiler, bu kitap paşanın İngiliz bir müjdeciyle yaptığı tartışma hakkındaydı. Müslümanlar gelenek haline gelmiş sorularından İsa’nın tanrılığı ve benzer şeyler hakkındaki sorularını yönelttiler. Geçen sene Rusçuk’ta verdiğim yanıtları onlara da verdim.
Müftü bana, “ ‘Baba ve Oğul’ ifadelerini insan anlatımıyla anlıyoruz ama bundan farklı bir anlamı olmalı. Çeviri özgün dildeki anlamı tam olarak veremeyebilir. Bu yüzden metni anlamak için açıklama gereklidir” dedi.
Yanıt olarak kısa bir açıklama yaptım ama yine de yeterli değildi. Müslümanlara Yeni Ahit’i belirgin farklılıkları açıklayan anlatımlarla sunmalıyız. Ayrıca Kutsal Yazıların özgün dillerinde uzman ve doğunun şartlarını bilen imanlı teologlara ihtiyacımız var.
Ertesi gün Hafız Efendi (hafız, Kur’an’ı ezbere bilen kişilere verilen ünvandır) adında bir Müslümanla tanıştım. Sevinçli bir güleryüzle bizi selamlayıp kendisiyle beraber çay içmeye davet etti. Sohbet ilerledikçe sözü dönüp dolaştırıp geçen günkü vaaza getiriyordu, beni ilahiyat okulunun öğretmeni hocaya götürmeyi teklif etti. Hoca, beyaz sarıklı saygıdeğer bir insandı, bizi sıcak bir selamlamayla karşıladı. Öğrenciler de yerden kalkarak bizi selamladılar ve Müslüman geleneğine göre misafir, öğrencileri oturtması için öğretmene izin verene kadar oturmazlardı. Öğrencilerin bildiklerini görmem için o anda üzerinde çalıştıkları metinden bir kaç cümle daha Türkçe’ye tercüme ettikten sonra öğretmen benim konuşmaya başladı. Toplantıdan çok geç haberi olduğu için üzgündü. Kendisi gelmemişti ama geçen akşam Müslüman kadınlar arasında büyük bir heyecan olduğundan bahsetti. Kadınlardan biri konuşmamı dinlemiş ve diğerlerine de anlatmıştı. Sonra “bu sözleri neden biz de duymayalım?” demişlerdi.
Rusçuk’a geri dönmek üzere hazırlıklarımızı yaparken P.Todoroff bana, “Müslümanlar aralarında konuşup senin camide vaaz vermeni istiyorlar. Konuşur musun?”
“Memnuniyetle” dedim, “ama kürsüye çıkmam, sadece mihrabın önünden diz çöküp konuşurum.”
“Neden kürsüden konuşmazsın?”
“Çünkü okunması gereken uzun dualardan birini okumak zorunda kalırım. Bunu yapmak istemiyorum. Öte yandan mihrabdan Tanrı’nın adıyla vaaz etmeye başlarsam kimseyi incitmiş olmam.”
“Camide değilde kilisede vaaz versen daha iyi olur”
“Neden?”
“Çünkü eğer Müslümanlar gerçeği kendi camilerindense kilisede duyarlarsa İsa’nın ismi daha da çok yüceltilmiş olur.”
Onunla fikirlerimizin farklı olduğunu söylemek zorunda kaldım: “eğer Müslümanlar kiliseye gelirse güvensiz olarak gelirler ama camide onları İsa için kazanmak daha kolay olur.”
Bizi Rusçuk’a götüren buharlı gemide Sviştovlu bir Müslüman vardı, Kurban Bayramı için İstanbul’a sekiz yüz koç götürüyordu. Toplantıya gelmişti ve hemen konuşmaya başladık. Müslümanların konuşmamla ilgili kahvelerde konuştuğunu söyledi.
Şumnu’de matbaa için resmi izin almıştık ve hasta Mirza Muhtar’ın yerine çok becerikli bir dizgici bulmuştuk.
Döndüğümde Kutsal Kitap dağıtımcımız Daedo Petko ile görüştüm, üç ay süren gezisi hakkında söyleyeceği çok şey vardı. Dzhumaia, Osmanpazarı, Oryahovitsa, Tırnova, Sevlievo, Lofça, Plevne, Somovit, Orehovo, Lom Palanka, Vidin, Niğbolu, Sviştov, Vrtsel, ve diğer şehirlerde ve köylerde Kutsal Kitap dağıtmış, bazen de Müslümanlarla tartışmalara katılmıştı. Benim de bu köyleri ziyaret etmemi ve müjdeyi duyurmamı tavsiye etti. Ne yazık ki, bu geziden çok detaylı bahsedemeyeceğim.
Yapmam gereken çok çeşitli işler vardı. Daedo Petko’nun bir sonraki gezisinde beraberinde götürebilmesi için Şahid-ül-Hakaik’in yeni sayısı ve bir kaç küçük kitapçık bitirilmesi gerekiyordu. Ben bunlarla meşgulken, Pastör Hagop Şahveled beniz ziyarete geldi. Karadeniz kıyısında yirmibin nüfuslu bir kent olan Balçık’a sehayat etmeye karar verdik.
Amerikanlıların etkinliği Bulgarlarla sınırlıydı ve muhtelemelen nüfusun çoğunun Müslüman olmasından dolayı kent, Amerikan müjdecilerin çalışmadığı bir yerdi.
İlk gece bizi görmeye bir hafız geldi. Bir kaç saat onunla sohbet ettikten sonra Şahid-ül-Hakaik’in bir sayısını ve bazı kitapçıkları hediye ettiğimde çok memnun kaldı. Ertesi gün Pazardı ve beraber tapındıktan sonra Müslümanlar ve Ermeniler için bir toplantı düzenlemeye çalıştık. Ancak uygun bir yer bulamadık ayrıca o gün rekabet günüydü (bkz. Yaratılış 32:25). Kentin bir avlusunda bir çok Müslüman toplanmış ezgi söylüyordu ve diğer inananlar da seyretmek için orada duruyorlardı.117 Böylece yaşlı bir vaizin eşliğinde bir kaç kahveyi ziyaret edip Türkçe kitapçıklar ve Şahid-ül-Hakaik dağıtmakla yetindik.
Pazartesi günü valiye gidip borsa binasını Müslümanlara konuşma yapmak üzere kullanmamıza izin istedik. Dostça davranıp uzun bir süre sohbet etti ve Müslümanlara mijdelememizle yakından ilgilendi. Maalesef binayı kullanmamız konusunda yanıtı olumsuz olmuştu. Ancak konuşmamızı Dençov Otel’in toplantı odasında düzenlememizi tavsiye etti. Biz de öyle yaptık. Balaban 118 çalınarak akşam Türkçe bir konuşma olacağı, herkesin davetli olduğu tüm kente duyuruldu.
Öncelikle bir çok Bulgar toplantı zamanında salonda toplandı ama Müslümanlar biraz geç kalmıştı. Sadece Müslümanlara yönelik bir konuşma yapmak istediğim için Bulgarlara konuşacağım şeylerden biraz utanıyordum. Pastör Şahveled yanlarına gidip sessizce, Müslümanlara yönelik bir konuşma olacağını bu yüzden Türklerin gelmesini beklediğimizi açıkladı. Yarım saat bekledik ama gelmediler. İsa’nın sözlerinin ve müjdenin insanlara nasıl yeni bir yaşam getirdiğini ve bu şeylerin insana neler sunduğunu açıklamak için Hıristiyan olan ve Hıristiyan olmayan halklar arasında bir karşılaştırma yapmaya başladım. Henüz ben konuşmakta iken bir çok Müslüman ve Ermeni gelmeye başladı. İnsanlar toplantı yerine sığmadı, birçokları avluda ayakta durmak zorunda kaldı, onlar da dinleyebilsinler diye pencereleri açtık. Bir saat kadar konuştuktan sonra Türkçe kitapçıklar ve Şahid-ül-Hakaik’i dağıttık. Beraberimde getirdiğim iki yüz kopyanın neredeyse hapsi tükendi. İnsanlar kitapçıklardan istemeyi sürdürdükleri için Hafız Efendi’den ona verdiğim kitapçıkları geri istedim ve Şumnu’ya döndüğümde göndereceğime söz verdim.
“Hayır” dedi, “geri veremem. İki gün sonra İstanbul’a gidiyorum ve kitapçıkları İstanbul’da okuyan oğullarıma da götürmem lazım.”
Bazı dinleyenlerin konuşmayla ilgili fikirleri çok tuhaftı. Üniversite okumuş ve sosyalist fikirlerden etkilenmiş genç Bulgarlar, biz Hıristiyan sosyalistler olmalıyız dediler çünkü tüm insanlığa sevgiyi biz öğrettik. Bu fikirleri Müslümanlar arasında da yaysalar iyi olurdu.
Kendisi de toplantıya katılmış olan Bulgar Ortodoks patriği, “onları dinlemeyin” dedi, “onlar yalancılar ve hilekarlardır.” Söylediklerimizin gerçek, iyi ve tüm insanlık için yararlı olduğuna yanıt olarak ise şöyle dedi, “Evet, önce böyle şeyler öğretirler ama sonra yalan söyleyip sizi kandırırlar.” Müslümanlar söylenenleri unutmayıp yaydılar; bu sözlere Ermeniler de çok sevindi.
Ruhsal ve ahlaki konular hakkında yazılar ve kitapçıklar okuyamamış olan Müslümanlar arasında gerçeğe duyulan açlık, bu gezi ile bir kez daha kanıtlanmış oldu.
Eve döndüğüm zaman Müslümanlar tarafından yazılmış çeşitli sorular buldum masamda, örneğin: “Hıristiyanlık ve İslam arasındaki fark nedir?” “Kutsal Ruh ile Gerçeğin Ruhu arasındaki ve peygamberlerin rolü ile Tanrı Sözünün öğretmenleri arasındaki fark nedir?”
Avetaranyan’ın yaptığı büyük işlerin yanında, izleyen yılları bir çok zorlukla geçti. Avetaranyan, sadece Bulgaristan’daki müjdeleme merkezinde çalışmakla kalmıyordu, onun için daha önemlisi tüm müjdeleme etkinliğinde bir araç olarak kullandığı yazın çalışmalarıydı. Bu çalışmadan ortaya çıkan “ürün”, ülkedeki Müslümanlığın resmi temsilcilerinin, Müslüman nüfusun önderlerinin karşı koymasını tanıma zorunluluğuydu. Dahası Alman müjdeleme topluluğunda, yaptığı işlerle ilgilenilmesini sağlamak için sürekli uğraştı. Çünkü eğer dini etkinliklerle ve müjdeleme etkinliğiyle ilgilenen Hıristiyan derneklerdeki İslam bilgisi ve Müslüman psikolojisini anlayışı, sürekli olarak tazelenen bir mantıkla desteklenmemişse, bir çok bireysel rapor yoluyla İslam’ın doğası sezilmemişse ve bu sezgiye ışık tutulmamışsa, bir müjdecinin aklının ucundan bile geçmeyecek şeyler olarak kalacaktır. Bu sezgi, müjdeleme topluluğunun Almanya’daki görevlilerinden olduğu kadar kendi müjdeleme gezilerinden ve konuşmalarından edindiği en son deneyimlerin sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Kendisi tasarladığı ve kendi matbaasında bastığı Şahid-ül-Hakaik’in her yeni sayısının ve kitapçıkların içerikleri konusunda kardeşleri bilgilendirirdi. Vicdanın tanıklık ettiği günah kavramının, Muhammed’in emirlerinin Tanrı’nın yegane buyrukları olduğunu düşünen Müslümandan ne kadar uzak olduğunu göstermiştir.
Avetaranyan, Müslümanlar Hıristiyan eserler olarak Voltaire, Rousseau veya Fransız eserleri tanımasınlar diye John Bunyan’ın Çarmıh Yolcusu kitabını Türkçe’ye tercüme etti. Aynı amaçlarla kitabevi işini yürüttü, Kutsal Kitap dağıtımcılarını donattı ve onların deneyimlerinden öğrenmeye devam etti. Öğrencileri olan Sahak ve Hagop Arakelyan’dan birinin ticaret öğrenmesini, diğerinin de Almanya’daki Müslüman toplumunda hizmet etmek üzere eğitilmesini sağlamıştı.
Ona dostça davranan Hıristiyanların yanında bir çok Müslüman dinleyici de toplayan bir kaç haftalık müjdeleme gezilerini rapor ediyordu. Tartışmaları ve İsa ile Nikodemus arasında geçen sohbete benzer konuşmaları raporunda yazıyordu. Ama karşı çıkmalarla, tehditlerle ve saldırılarla karşılaşmadan, işini sürdürmenin mümkün olmadığını hissetmiş ve bunu Almanya’daki dostlarıyla paylaşmıştı. Avetaranyan’ın sığınağı yalnızca ve yalnızca Rab’di. Kendisini ve beraberinde çalışanları güçlendirmek, Avetaranyan’la tekrar yürümeye cesaretlendirmek için onu destekleyen Kiliseyi ve imanlıları sade ve yürekten tavrıyla davet etti. Rab’bin işinde çalışma arkadaşlarını teşvik eden ve onlarla ilgilenen bir yardımcı olduğundan her şeyi Kutsal Yazılarla ifade etti.
1906 ilkbaharında (Potsdam) Alman Doğu’ya Müjde Kuruluşunun başkanı Doktor Johannes Lepsius, dostu ve çalışma arkadaşı Avetaranyan’ı Şumnu’da ziyaret etti, onunla ve eşiyle beraber Kahire (Mısır)’deki Müslüman Müjdeleme Kuruluşları Konferansına gitti. Lepsius, Bulgaristan’dayken Avetaranyan’ınki kadar organize bir topluluk olmasa da Müslümanlar ve Hıristiyanlardan oluşan bir topluluk bulmuş ve Sözün anlatılışını dinlemişti; Kutsal Kitap’a göre güvenilir bir müjdeleme hizmeti yürütülen, sağlam temelleri olan bir grup görülüyordu.
Müslümanlara müjdeme görevini uluslarası önemde bir konu yaparak her ülkeden gelen incilî müjdeleme derneklerinin bir uzlaşmaya varması için ilk girişim Kahire konferansında atılmıştı.
Yirmidokuz müjdeleme derneği, altmışiki delege ile temsil edildi ve aşağı yukarı altmış kişi kadar da konuk vardı. Görüşmelerin beş gününde Müslümanlara müjdeleme ile ilgili her konuda çok başarılı bir bakış açısı edinilmişti. Tüm Kiliselere seslenen Kahire konferansı şöyle özetlenebilir:
“İslam ülkelerindeki müjdeci gruplardan oluşan bu delegeler toplantısının amacı, ikiyüz milyondan fazla Müslümanın ihtiyaçları ve müjdeleme işinin bir çok alanını ilgilendiren Müslümanlara müjdeyi duyurmanın günüzdeki sorunları idi. Konferans 4, 9 Nisan 1906 tarihleri arasında Kahire’de gerçekleşti.
“Görüşmelere tüm Müslüman dünyasından onların kültürel, sosyal, dini ve düşünsel durumlarını ortaya koyacak insanlar gelmişti ve müjdeleme hizmetinin o ana kadar başardığı noktalar, İslam’ın Kiliselere çıkardığı sorunlar ile kuşkuları görüşüldü. Müjdeleme hizmetinin ana metodları olan vaaz etme, yazın işleri, tıbbi çalışmalar ve eğitim gibi konulardan bahsedildi.
“Önümüze konan gerçekler, Müslüman dünyansındaki ihtiyaçlar, müjdeyi duyurmadaki ilk ürünler, İslam ülkelerinde müjdenin yayılmasının durdurulamaması, Tanrı’nın günümüz kilisesine verdiği ciddi çağrıyı kanıtlamıştı.
“Her ne kadar Müslüman ve Hıristiyan ülkelerden biraraya gelmiş olsak ve İslam’ı farklı kaynaklardan öğrenmiş olsak da tam bir fikir birliğiyle buraya gelen delegeler aracılığıyla Kiliseleri acil olarak müjdeyi yeni bir gayretle Müslümanlara duyurmaya çağırıyoruz. Bu çalışmaların şu şekilde artmasını ve destek bulmasını arzuluyoruz: 1.bu amaç uğruna daha fazla işçi eğitilsin ve gönderilsin, 2.Müslüman dünyası için yazın faaliyetleri sistemli bir şekilde hazırlansın ve dağıtılsın, 3.Müslüman dünyasının önemli merkezleri yeniden ele geçirilsin, var olan çalışmalar sadakatle desteklensin ve İslam’ın şu ana kadar inanmayanlar arasındaki ilerleyişi engellensin.
“Tanrı, kendi isteğini yerine getirebilmemiz için bizi başarılı kılsın.”
Avetaranyan bu konferanstan büyük teşvik almıştı. Onun o zamana kadarki çalışma yöntemi, uzun yıllar çalışmış olan Doktor Zwemer, Reverend Jessup, Reverend Herrick gibi deneyimli adamlarla aynı sınırlar içerisindeydi. Avetaranyan, laik toplumlara giden Müslümanların, Hırisitanlığın aslında nasıl bir inanç olduğunu görerek İslam yaşam felsefesi ile çelişki yaşadıklarını hissetmişti. Bireyi kendi düşünüş tarzından sıyırmak Avetaranyan için ilk ve en önemli şeydi ve bu sonuca götürecek araçları şöyle sıralamıştı:
1.Yazın eserler dağıtmak. Kutsal Kitap, ruhsal mesajlar içeren kitapçıklar ve broşürler.
2.Vaaz etme
3.Dini konular üzerine bire bir sohbetler
4.Yoksullarla ve hasta olanlarla ilgilenme
5.Çocukları eğitme
“Almanya’da müjdeyi duyuran herkesin Doğuda hizmet etmeye uygun olmadığı düşüncesinden; yaşamları bir tanıklık olan ve kendilerini bir amaç uğruna Mesih’in sevgisine adayan tam olarak hazır ve deneyimli insanlara güvenme” düşüncesinden ödün vermezdi. Tüm müjdecilerin tıpla ilgili bir geçmişe sahip olmalarını isterdi.
Alman müjdeleme derneğinin, o yıl Müslüman Kürtlere bir müjdeci göndermesi Avetaranyan’a büyük sevinç ve teşvik olmuştu. Hiç şüphesiz belirttiği tüm nitelikler bu müjdecide vardı: Pastör Detwig von Oertzen her şeyden önce Kürtçe okuyabilen bir okuyucu kitlesi yaratmış ve Kürtçe Yeni Ahit çevirisi çalışmalarına başlamıştı.
Eylül 1907’de Avetaranyan, Şumnu’dan Filibe’ye taşındı.
Avetaranyan, Filibe’deki çalışmaların başlangıcı hakkında şunları yazmıştır:
“Hem vaaz ederek hem de yazarak bir yıl kadar Varna’da ve altı ay Şumnu’da Kurtarıcımıza tanıklık ettikten sonra müjdeleme merkezimizi Filibe’ye taşıdık. Bu değişiklikle İslam’ın merkezine [İstanbul’a] bir adım daha yaklaşmıştık. Yeni yerimiz Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan büyük demiryolu üzerindeydi ve Orient-Ekspres ile buradan Osmanlı İmparatorluğunun başkenti İstanbul’a gitmek sadece bir kaç saat sürüyordu. Filibe basımevi çalışmalarını yürütebilmek için bir çok açıdan uygundu, ıssız bir yer olan Şumnu’da olanaklar sınırlıydı.
“Karar aldıktan sonra tüm eşyalarımız bizden önce göndermiştik ve her geçen dakika tren beni yeni yerime yaklaştırıyordu. Rab teşvik olmam için bana bir işaret verdi.
“Kompartımanda benimle birlikte bir kaç Müslüman oturuyordu, onlardan biri bir din alimiydi. Elimde tuttuğum Şahid-ül-Hakaik dikkatini çekmişti. İçinde ne tür yazılar olduğunu sorduğunda, ‘Lütfen okuyun’ diyerek ona uzattım. Bir kaç sayfa okuduktan sonra bana, ‘bunları kim yazdı?’ diye sordu. ‘Benden istediğiniz kadar alabilirsiniz’ dedim. Adresimi aldı ve dönüşte Filibe’ye gelip beni ziyaret etmek istediğini söyledi, geldiğinde en az oniki tane almak istiyordu. Tren Filibe’ye varana kadar sohbet ettik.
“Bir ara sohbetimiz, sözlerimize kulak misafiri olan Rum bir adam tarafından bölündü. Hıristiyanlıkla ilgili çok bilgili genç bir adamdı. Filibe yakınlarında bir şehir olan Tatar Pazarcık’taki tütün fabrikasında komisyonculuk yapıyordu. Her akşam evinde bir çok Müslümanın toplandığını söyledi, onlara Kutsal Kitap okuyup tercüme ediyordu. Türkler arasında dağıtabilmesi için benden kitapçıklar istedi.
“Din alimi İstanbul’da eğitim görmüştü ve kendisi bir müderristi, yani Bosna’daki din öğretmeniydi. Şahid-ül-Hakaik’i ders verdiği sınıflarda okumak istiyordu. Hıristiyan öğretisiyle ilgili bilgi edinebilmek amacıyla Beyrut’taki Amerikalı müjdecilerden din üzerine bazı yazılar istemişti ama Türk sansürü etkisi altındaki bir şehir olan Beyrut’taki basımevi, kendini Şahid-ül-Hakaik kadar açık bir şekilde ifade edemiyordu. Ona uzattığım gazeteyi kendisine hediye etmemi istedi ve İstanbul üzerinden Mekke’ye hac yolculuğu yaptığı için gazetenin ilk sayfasını yırtmak için izin istedi çünkü gazetenin kendisi için tehlike yaratmasından korkuyordu.
“Yeni yerimize yerleşip evimizi ve basımevini kurmamız bir kaç haftamızı aldı. Bulgarlar arasında çalışan Amerikalı müjdeciler Marsh ve Haskell ile görüştükten sonra, her Pazar öğleden sonraları kilisede Türkçe vaaz verme kararı aldım. El ilanlarıyla Müslümanları ibadetimize davet ettik. Filibe’deki Müslümanlar bize dostça davranıyorlardı böylece önümüzde bir kapı açılmıştı. Türklerin kahvelerine uğrayıp onlarla ilişki kurmaktan ve hatta çevredeki köyler ile şehirleri ziyaret etmekten çok keyif alıyordum. Ancak zamanımın çoğu yazmaya ve basımevini idare etmeye gittiği için acilen iki çalışana ihtiyacımız vardı, biri benim yanımda durup bana yardım edecek diğeri ise Kaşgara bir müjdeci olarak gidebilmek için Kaşgar dilindeki Yeni Ahit basılana kadar kendini hazırlayacaktı.
“Şu anda ise basımevimizde şu çalışmalar sürdürülmektedir: Durra i Münaca i Messihia (Hıristiyan Kurtuluşunun İncileri), muhtemelen yazarı tövbe etmiş bir Müslüman olan küçük ama çok iyi bir kitaptır. Yazarın amacı, Mesih’teki kurtuluşu Müslümanlara daha yakından sunmaktır. Bu küçük kitabın tek kopyasını Kahire’de bulmuştum. İstanbul’da basılmıştı ama kimsenin bu kitaptan haberi yoktu. Büyük bir ihtimalle kitap yasaklanmış ve ortadan kaldırılmıştı. Ayrıca Çarmıh Yolcusu’nu Azerbaycan Türkçesinde (Kafkasya ve İran’da konuşulan lehçe ile) basıyoruz. Bu arada Kaşgarca Yeni Ahit çevirimin basımı devam ediyor. Şahid-ül-Hakaik’in yeni sayısı ise yakında çıkıyor, bu sayının konusu Kur’an ve Kutsal Kitap’taki Tanrı kavramının karşılaştırılması.”
Avetaranyan’ın sonraki raporları, Filibe kentinde görülmeye başlanan gelişmeler ve sıkıntılar hakkında bir fikir veriyor.
“15 Aralık 1907’de tapınmamıza bir Müslüman imam katıldı. Muhtemelen diğer Müslüman din adamları tarafından neler yaptığımızı izlemek üzere gönderilmişti. Beş altı hafta sonra Bulgaristan’daki tek Türkçe gazetede, ‘Müslümanın İslam’dan başka bir dini olamaz’ adlı bir makale yazdı, iki gün sonra da makalenin devamı yayımlandı. Makalenin içeri kısaca şöyleydi:
‘Protestanların taraftarlarını çoğaltmak için hiç bir paradan kaçınmadan her ülkeye vaizler gönderdiğini herkes biliyor. Şehrimizde bir dükkan açan bu adamlardan biri, Müslümanları kendisini dinlemeye davet ediyor. Protestanlık ile Ortodoksluk arasındaki farkları öğrenmek ve Protestanların inançlarıyla ilgili gerçeği savunurken ne tür kanıtlar sunduklarını öğrenmek için bu vaazlardan birini dinledim. Vaiz Yahya Avetaranyan konuşmasında çeşitli kötülüklerden bahsederek herkesin aynı şeyleri günah saydığını anlattı. Bundan sonra birbiriyle zıtlık gösteren erdemleri açıklayarak hiç kimsenin sadece insan iradesiyle yaptığı erdemlerle kötülüklerinden özgür kılınamayacağını ve kutsal sayılamayacağını anlatarak bitirdi. Ona göre özgür olmak ve kutsal sayılmak için yeniden doğmak gerekliydi; İsa’nın öğrettiği buydu. Vaazının sonunda ‘dua edelim’ dedi. Protestanlar ayağa kalktı. İlk başta bizim Müslümanlar da ayağa kalkmak üzereydi ama Hıristiyan bir vaizin önünde ayağa kalkmakta olduklarını farkedip yerlerinden kımıldamadılar. Vaizin insanları duaya davet etmekteki amacı, Müslümanları kendi buyruğu altına alıp giderek onları Protestanlığa alıştırmaktı. Bu tür temelsiz ve ahmakça konuşmaların bizim üzerimizde hiç bir etkisi olamaz. Ahlak ilkelerini evlerimizde ve okullarımızda daha küçük yaşatan itibaren öğreniyoruz ve bu ilkelere uygun bir yaşam sürmek için gayret ediyoruz.’
“Sonraki bölümde bazı konulardaki sözlerini yumuşattı:
‘ “Temelsiz” ve “ahmakça” sözleri vaazdaki öğretiş içindir. Çünkü Kur’an’a, hadislere ve din üzerine yazılmış seçkin kitaplarımıza göre kötülük kötülüktür, erdem de erdem. Kişinin kötülükten tamamen arınabilmesi ve yeniden doğarak Hıristiyanlık erdemleriyle kutsal sayılması temelsizdir ve ahmaklıktan başka bir şey değildir. Biz yeniden doğmayı ilham (‘esin’ veya ‘görüş’) ve hidayet (‘tanrısal rehberlik’) olarak adlandırıyoruz. Yeniden doğuşa götüren yol da aynı kapıya çıkar. Yani kişi eğer Tanrı’ya, meleklerine, kutsal kitaplarına ve peygamberlerine inanırsa yeniden doğuşu bulmuştur. İsa Mesih’i inkar edenler bizler değiliz, aksine gelmiş geçmiş en büyük peygamberlerden biri olarak onu onurlandırmakla ve ona yalvarmakla yükümlüyüz, bunları da her gün yapıyoruz. Bu hidayetle bereketlenmiş kişiler, yeniden doğuş gibi belirsiz ve anlamsız şeyleri aramaz. Vaiz, hiç bir Müslümanın İslam’dan başka bir dini olamayacağı konusunda içini rahat tutabilir.’120
“Bu makaleye detaylı bir yanıt yazıp editöre gönderdim. Yazdığı çok kibar bir mektupla yanıtımı yayımlama sözü verdi. Ama aynı akşam yazımı yayımlamak yerine yanıtımı bir kitapçık olarak hazırlamamı önerdi çünkü kendisi ve babası Müslüman olduğu için sorun çıkmasından korkuyordu. Ama eğer makalemin gazetede yayımlanmasında ısrar edersem zarar karşılığı olarak yüzelli frank talep etmekteyti. Bu kadar çok miktarda bir para ödemek istemediğim için aşağıdaki kısa yanıtı yazdım. Müslümanların Hıristiyan olabilecekleri görüşümü, hazırlayacağım kitapçıkta kendi mantık kurgumla tüm detaylarıyla kanıtlamayı istiyordum.
‘Büyük bir merhamet sayesinde bize lütfedilen göksel kitaplar aracılığıyla zihinlerimizin aydınlanmasına, davranışlarımızın düzelmesine ve yüreklerimizin temizlenmesine kavuşan biz Hıristiyanlar, bu şeyleri sadece kendimiz için saklamıyoruz ama bu göksel armağanlarla ve ruhsal hazinelerle çevremizdekilerle de paylaşabilmek için dörtyüz dile çevirip dünyanın her ülkesindeki kardeşlerimize ulaştırıyoruz. Paramızı ve hayatlarımızı bu uğurda feda ettiğimiz için dünyanın çocukları için alay konusu olmamız bizi yıldıramaz. Çünkü biliyoruz ki ölümden yaşama kavuştuk ve kitabımızda yazılı olan ayetlerin gerçek olduğunu gördük öyle ki “Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışık yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz. Ama gerçeği uygulayan kişi yaptıklarını, Tanrı’ya dayanarak yaptığını göstermek için ışığa gelir.” (Yuhanna 3:19-21)121
‘Müslüman kardeşlerimizi onurlandırmak amacıyla kutsal İncil’in sözlerinin vaaz edildiğini duymaları için onları da davet ettik. Çünkü Kur’an, “Musaddikan limaa maAAakum”122 sözleriyle bunu onaylar ve “Wa maa unzila min kablika”123 sözleriyle de inanmayı bir görev kılar.
‘Sevgimizi ifade etmemize karşılık olarak Kur’an’daki “İlaah’naa wa İlaah’kum waahidun wa nahnu lahu müslimun”124 sözleriyle selamlanmak yerine “Temelsiz” ve “ahmakça” gibi sözlerle bize saygısızlık edilmesinden ve İncil’de yazan yeniden doğuş ile ilgili "bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliği’ni göremez" (Yuhanna 3:3)125 sözlerinin hiç bir araştırma yapılmadan belirsiz ve anlamsız olarak nitelendirilmesinden derin bir üzüntü duyuyoruz.
Ama yine de onlar ve biz tek Tanrı’ya iman ettiğimizden dolayı aramızdaki güvensizliğin ortadan kalkmasını ve kitap çocuklarının arasında dostluk kurulmasını ümit ediyoruz.
Yahya Avetaranyan.’ ”
Bu ifadeler editör Ethem Ruhi’nin de ek yorumlarıyla Balkan’da yer aldı. Editör, her şeyden önce İslam’ın fikir özgürlüğünü övüyor, buna dikkat çekiyordu. Her Müslümanın istediğini okuyabileceğini, dinleyebileceğini, Avetaranyan’ın (buraya dikkat edin) bu amaca hizmet ettiğini belirtiyordu.
Yazının yayımlanması, Müslüman tarafındaki çeşitli dini önderlerini Nisan ayına kadar sürecek canlı bir tartışmaya götürdü. Tartışmanın, hem kapsamı genişledi hem de halk üzerinde yarattığı gerginliği giderek arttı. Avetaranyan, tartışma sorularının ve tarafların ifadelerinin tartışılabilmesi için Şahid-ül-Hakaik’in bir sayısını buna ayırdı. Yanıtında İncil’den ayetler kullanması insanların onu dikkate değer bulmasını sağlamış ve kendisine saygınlık kazandırmıştı. Bu saygınlık bir anlık rahatsızlıktan daha da büyük sorunlara yol açmış bir tartışmayı gölgede bırakmıştı.
Müslüman din adamlarıyla tartışması hakkında şunları yazmıştı:
“Başlangıçta meselenin bu kadar büyüyeceğini hiç tahmin etmemiştim. Şu anda tüm bu konuyu Şahid-ül-Hakaik’te ele alıyorum. Artık din uzmanlanları geri çekilmek istiyorlardı ama en son sözü kendileri söylemek istiyorlardı. Ama bu işi kendileri başlattığı için adalet benim tarafımdan yazılan bir açıklamanın son söz olmasını gerektiriyordu. Müslüman toplumunun geniş kesimlerine müjdenin gerçeğini götürebilmemiz için bu yolu açtığından dolayı Tanrı’ya minnettarım. İslam ilahiyatının otoritesi böylece derinden sarsılmış oldu. Müslüman halkının Hıristiyanlıkla ilgili sahip olduğu yaygın fikirler değişti ve kaleme aldığım yanıtlar her yerde büyük bir ilgiyle okunuyordu. Okuma yazma bilmeyen insanlar bile gazeteciye konuyla ilgili gazetede bir yanıt olup olmadığını soruyordu. Eğer bir yanıt olursa gazeteyi satın alıp birisine okutturuyordu. Bir gün iki din alimi dar çarşıda incilî bir Ermeni’nin dükkanı önünde buluştu. Yazdığım iki makale yeni basılmıştı ama din uzmanlarından henüz bir yanıt yoktu. Din alimlerinden biri diğerine şöyle sormuştu: ‘Eğer din uzmanlarımız artık bir yanıt veremezse ne yapacağız? İnsanların kafası karıştı. Bu böyle bırakılmamalı; mutlaka bir yanıt verilmeli.’
“Şimdi çeşitli bildiriler yayıp yalan söyleyerek kendilerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Kendisinden ümitli oldukları en önde gelen müftülerinin tanrı tanımazlığı gözle görülebilen bir gerçekti, makaleyi o yazmamıştı. Çünkü bu kadar eğitimli bir müftü bir tanrıtanımaz olamazdı, başka birisini onun adını kullanarak yazmış olmalıydı. Bu konuyla ilgili olarak insanlar kahvelerde şöyle diyorlardı: ‘Böyle bir şeyin kendi adının kullanılarak yazılmasına nasıl göz yumdu?’
“Akıllı adamlar şu yanıtı veriyordu: ‘Adı geçen Ali Ziya gerçekte bir müftü değildir. Önce bir öğretmendi sonra imam oldu – tabi ki İstanbul’da eğitim görmüştü – ama şimdi Rakhova’da ölen müftünün temsilcisidir. Çünkü bir müftü imansız olamaz. İnsanlara işte böyle büyü yapılıyor.’
“Hıristiyanlarla ilgili olarak farklı farklı düşüncelere sahiplerdi: ‘Bizim din uzmanlarımız dinle ilgili konuşmaz. Bu yazıları yazan kişiler önemsiz şahsiyetlerdir. Avetaranyan’a yenilmelerinin nedeni bundandır. Din uzmanlarımız bu konular hakkında yazmanın önemsiz olduğunu düşünürler yoksa kırkı birden bu tartışmaya girmişti.’ ”
Mart 1908’de Bayan Henriette von Blücher’in fedakarlıklarıyla müjdeleme derneğinin Filibe’ye daha yeni ve daha büyük bir matbaa makinesi göndermesi gündeme geldi. Matbaa aletleri gereksinimi giderek büyüyordu; Kaşgarca Yeni Ahit artık basılabilirdi. Ayrıca Pastör von Oertzen’in üzerinde çalıştığı Kürtçe Markos’un müjdesi basımı içinde hazırlık yapılmaktaydı.
1908’deki Türk Devrimi çalışmalara yeni bir hız kazandırdı ve bu yedi dönem çok umutlar vaadediyordu. Avetaranyan, Jön Türkler siyasi hareketini büyük bir merakla takip ediyordu. Anavatanı Anadolu, İslam’ın bağları altında tutsaktı. Türk yasalarının ağırlığı, yani ölüm cezası kaldırılmadığı sürece önceden Müslüman olan bir Türk vatandaşı olarak kendi anayurdunda yaşayamazdı. Türk devleti yasaları çerçevesinde hala Abdülhamit’in kanlı despotluğunun İslam dini yasası Şeri’ah ile karışması vardı. “Kanlı” Sultan aynı zamanda bir halifeydi yani dini en üst düzeyde koruyan ve Peygamberin halefi olan kişiydi. Osmanlı’nın devlet yasaları modern anlamda yeniden düzenlenmediği sürece ne siyasi ne de dini özgürlük mümkün görünmüyordu. İşte bu tür bir değişim yapmak isteyen Jön Türklerin hakimiyeti, Türk halkı için kültürel ve ekonomik bir yenilik isteyenler tarafından memnuniyetle karşılandı. Jön Türkler herşey bir yana, tüm Ermeni, Rum, Arap, Kürt ve Türk halklarını kabul ediyorlardı.
1908’deki Jön Türk Devrimi, Sultan’ın dışında demokratik bir oluşumu gerektirdi. Bu olay tüm hürriyet dostlarına gelecek vaadediyordu. Avetaranyan için bile artık müjdeyi kendi halkına özgürce duyurma yolu açılıyor, vatanına dönme ümidi canlanıyordu.
Müjdeleme işi için İstanbul’a taşınma fikri aklını uzun bir süreden beri meşgul ediyordu. Aslında sansür kalkmıştı ve Filibe’de basılmış kitaplar bile hiç bir engelle karşılaşmadan Türk topraklarında Türk halkına ulaşıyordu, bir çokları arayış içerisine girdiler ve yakından ilgilendiler.
Bu aşamada Avetaranyan dostlarından yardım istedi. Hıristiyan yazın eserleri için gerekli olan, bir anda son derece büyük bir önem kazanan ihtiyacı karşılamak istiyordu. Yeni bir dönem başlıyor ve Avetaranyan bunu gün ağarmasına benzetiyordu. Osmanlı İmparatorluğunun halklarına müjdeyi duyurma vakti gelmişti. Anadolu’dan gelen raporlar bile, devrimle birlikte yeni bir şeyin başladığına kuşku bırakmıyordu ve Hıristiyanlar ile Müslümanlar “geçmişi unutup barış yapmıştı”. Avetaranyan ve Kürdistan’dan Pastör von Oertzen, İstanbul’a gitmeye hazırlanıyorlardı.
“Tanrı harika bir iş yaptı” diyordu Avetaranyan Ağustos ayında. “Anadolu’nun o ana kadar müjdeyi duyurmaya kapalı olan demir kapıları açılmıştı. Memleketimi otuz yıl önce terketmiş biri olan ben, o yerleri bir daha görebileceğimden şüpheliydim ve memleketimde Mesih’in sevgisine tanıklık edebilmemin mümkün olabileceğini sanmıyordum. Ama Rab her şeyi mümkün kıldı. Artık Anadolu’nun herhangi bir yerine gider gibi oraya da seyahat edebilir ve hem yazarak hem de konuşarak sevindirici haberleri duyurabilirdim. Bunların hepsi bir rüya gibi geliyor bana, gerçek olduğuna inanamıyorum.
“Devrim önderleri Jön Türkler, nasıl bir yönetim gerçekleştirmişlerdi ve nasıl kişilikte insanlardı? Genellikle eğitimleri dolayısıyla Hıristiyan fikirlerle tanışan genç insanlardı ve artık İslam kuralları altında tutsak kalamazlardı. Kendilerine adil davranılmasını istiyorlardı ama tam tersi oldu. İslam’dan başka hiç bir öğretiyi kabul etmemelerine rağmen hapse atıldılar ve İslam ilkelerine düşman olarak değerlendirildiler. Çoğu hapisten ya da sürgünden kaçarak özgürlükçü Avrupa’ya sığındı. Yirmibeş yıl boyunca gazeteler aracılığıyla Osmanlı devletinin adaletsizliğini ve buna benzer şeyleri sürekli eleştirerek çalıştılar. Sultan sıkı sansürler, ajanlar ve rüşvet vererek Jön Türklerin etkilerini kırma girişiminde yapabileceğinin en iyisini yaptı ama boşunaydı. Jön Türklerin gazeteleri her seferinde birer ikişer tane olsa da ülkeye sokuluyordu. Gazeteleri okumayı bitirenler arkadaşlarına veriyor, her zaman gizlide okuyorlardı ve tabi ki en sonunda günü geçmiş, eskimiş ve tamamen yıpranmış bir hal alıyordu. Ancak bu gazetelerin yaydığı fikirler ve görüşler, okuyucuların aklında kalıyordu, fikirler giderek güçlendi ve bu fikirler halk arasında olduğu kadar orduya da giderek yayılmaya başladı. Sonuçta Jön Türklere zulmeden hükümdar onlara boyun eğmek zorunda kaldı. Onların düşüncelerine ve isteklerine uymak zorundaydı hatta kendi resmi yetkililerinden bile daha fazla onlara güvendiğini göstermeliydi. Eğer hakimiyetini ve hatta hayatını kaybetmek istemiyorsa, bir anayasa hazırlaması gerekiyordu.
“Artık diğer ülkelerde olduğu gibi Anadolu’da da özgürlük ve eşitlik hakimdi, hatta basın ve öğretim özgürlüğü bile vardı. Tüm bu olaylar hakkında düşündüğüm zaman Hıristiyan adaletinin İslam üzerindeki zaferini işaret etmesinden başka bir önem taşımadığını görüyorum. İslam’ın temelleri sarsılmıştır. Yarımyamalak bir devrimin hiç bir amacı yoktur. Böylesi yalnızca eski şarap tulumlarına yeni şarap doldurmaya ya da yeni bir giysiye eski bir kumaş parçası yamalamaya benzer. İşte İslam bunu hoşgöremez. İslam’ın gücü üç şeyden gelir: kaba kuvvet, kibir ve fanatizm. Anayasa ile bu üç şeyin gücü kırılmıştır. Müslüman kanunlarında bir Hıristiyanın evinin yanındaki Müslüman komşusunun evinden yüksek olmaması maddesi vardır. Eğer Hıristiyan evini biraz daha yükseltmek isterse, Müslüman komşusunun kendi evini yükseltmesine kadar beklemek zorundadır. Mahkemede Hıristiyan, Müslüman ile eşit değildi ve buna benzer haksızlıklar görülüyordu. Artık Anayasa tüm bunlara son vermekteydi. Hıristiyanlar, Müslümanlarla aynı özgürlüğe ve haklara sahip olmuşlardı. Sonunda Tanrı, müjdenin yayılması için yolu açmıştı.
“Şahid-ül-Hakaik, Jön Türklerin gazeteleri gibi sansür tarafından sık sık yasaklanmasına rağmen Anadolu’da arasıra okunmaktaydı. Artık bu yasak kalktığı için yaşam tohumlarından oluşan bir miktar yazılı materyal gönderilmek üzere hazırdı. Artık müjdeyi duyurmak eskisinden daha da gerekliydi.”
Avetaranyan, Kasım 1908’de arkadaşı Johannes Lepsius’a bir mektup yazıp Türklerin gelişen ruhsal hayatı çerçevesinde Müslümanlar için bir gazete yayımlamanın acil bir ihtiyaç olduğunu anlattı. Anadolu’da herkes, Hıristiyanlığın etkisinin yok sayıldığı – Hıristiyanlığın etkisi her kültürde kıymetli olan ve Müslümanlar için bile anlaşılır olan değerleri içerir – ve son yıllarda edinilen insanlığa faydalı tüm kültürel ürünlerin İslam’a mal edildiği gazeteleri okumak istiyordu. Böylece Müslümanlar tarafından yayımlan